Geçtiğimiz yılın en dikkat çekici filmlerinden Savaş Üstüne Savaş ile Gizli Ajan, farklı coğrafyalarda geçen hikayelerine rağmen benzer bir sorunun etrafında dolaşıyor: Baskı artarken hayatta kalmak mümkün mü, mümkünse nasıl? Bu ortak eksen, iki filmi birlikte ele almayı yalnızca anlamlı değil, aynı zamanda kaçınılmaz kılıyor.
Her iki yapımın da 150 dakikayı aşan süreleri, günümüzün dikkat ekonomisi düşünüldüğünde başlı başına bir iddia. İki buçuk saatten uzun süren bu anlatılar, seyirciden yalnızca zaman değil, odaklanma ve sabır da talep ediyor. Paul Thomas Anderson’ın kısa filmleri hariç onuncu, Kleber Mendonça Filho’nun ise belgeselleri ve kısaları dışında dördüncü uzun metrajı olan bu filmler, rüştünü ispat etmiş iki yönetmenin hâlâ risk almaktan çekinmediğini gösteriyor. Üstelik Anderson ve Mendonça Filho’nun yaşları (55 ve 57) da onları aynı kuşağın politik hafızasında buluşturuyor.

Savaş Üstüne Savaş, ABD’de geçerken Gizli Ajan Brezilya’da cereyan ediyor. Coğrafyalar farklı olsa da her iki filmde de askeri ya da sivil rejimlerin muhalifler üzerindeki baskısına tanıklık ediyoruz. İki filmde de çocuklarına ulaşmaya ve onları korumaya çalışan, sürekli tedirginlik halinde yaşayan karakterler var.
Amerika’da göçmenlere yönelik hukuksuz gözaltılara karşı eylemler düzenleyen “French 75” örgütünün üyelerinden Bob’u Leonardo Di Caprio canlandırıyor. Kariyerine başarılı bir performans daha ekleyen Di Caprio’nun hayat verdiği karakter devrimci Bob bir bomba uzmanı. Örgütün liderlerinden siyahi kadın Perfidia ile aralarında duygusal bir ilişki var. Kızları Willa’nın doğumunun ardından örgüte düzenlenen operasyonla Perfidia’nın ele geçirilmesi ve tanık koruma programı kapsamında muhbir olmayı kabul etmesi, hem örgütü hem de Bob’un hayatını kökten değiştiriyor. Örgüt yer altına çekilirken, Bob Willa’yı alıp gözden uzak bir yerde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Anderson’un bu savrulmayı tüm açıklığı, zaafları ve yalınlığıyla aktarması, temsil meselesi üzerinden kimi yazılarda eleştirilmiş olsa da, tam da bu nedenle kıymetli görünüyor. Çünkü film, politik mücadelenin yalnızca ideallerden değil, kırılganlıklardan ve hatalardan da oluştuğunu hatırlatıyor. Gerçek hayatta olduğu gibi burada da hiçbir şey kusursuz değil; Anderson’un anlatısının sahiciliği ve gücü de tam olarak buradan besleniyor.
Gizli Ajan ise anlatı gücünü büyük ölçüde atmosferden ve politik hafızadan besliyor. Politik gerilim olarak ele alınabilecek bu film, aynı zamanda bir casus filmi. Hollywood casus filmlerinden farklı olarak siyasal bağlam içine yerleştirilmiş ‘ajan’ımız Marcelo, kırklı yaşlarının başında bir adam. Kendisine yeni bir başlangıç yapmayı uman Marcelo, 1977’de askeri yönetim döneminde Recife’ye gelir. Eşini kaybetmiş Marcelo’nun amacı ülkeyi oğlu Fernando ile birlikte terk edebilmek; bunun için ihtiyaç duyduğu iki pasaportu bir an önce temin etmektir.

Sarı vosvosuyla benzinlikte gördüğümüz karakter, ölü bir bedenle yüz yüzedir. Hem cesetten hem de “polis kontrolü”nden kötü kokular burnumuza gelmeye başlar. Böylece Marcelo için bir şeylerin ters gideceğini anlarız. Gündelik hayatındaki basit işleyişte bile sürekli takip altında olmasının verdiği rahatsız ediciliği seyirci koltuğunda hissediyoruz.
Her iki filmde de kaçma-kovalamanın yarattığı gerginlik dışında hissettiğimiz bir şey daha var, ilkinin aksine olumlu bir duygu bu: Dayanışmanın güçlü kılması. Savaş Üstüne Savaş’ta Bob’un yardımına, Benicio Del Toro’nun canlandırdığı Carlos yetişiyor. Carlos, kurduğu topluluğun imkanlarını Bob’la paylaşıyor; zor anlarda güvenilecek bir el olarak ortaya çıkıyor. Gizli Ajan’da ise bu rolü, eski bir anarko-komünist olan Dona Sebastian üstleniyor. Dona, kurmuş olduğu komünde cuntanın dışladığı ve ötekileştirdiği kim varsa onlara alan açıyor. Ağırlıklı olarak göçmenlerden oluşan bu gruba Recife’ye gelen Marcelo da katılıyor. Böylece yerleşik baskı rejimi oluşturan askeri yönetim karşısında dışarıda bırakılanlar için bir nefes alma bölgesi oluşuyor. Seyirci olarak bizlerin de özlemini duyduğu ve kimi zaman hissettiği bu duygudaşlık ve yoldaşlık hali, umudun dayanışmada olduğuna işaret ediyor.
Politik bağlamlardaki benzerlik anlatı tercihine gelindiğinde yerini yine gerçeklikten alan bir ayrıma bırakıyor. Bir tarafta Sean Penn’in canlandırdığı komutandan kaçan Bob’ın aksiyon sahneleri, diğer tarafta on yıldan uzun zamandır yerleşmiş otoriter bir rejimin gündelik hayata sızan baskısından doğan gerilim. Bir yanda Amerika, beri tarafta Brezilya. Farklı tarihler, benzer hikayeler. “Çok Tuhaf Çok Tanıdık” diyebileceğimiz kadar yakın.
Byung-Chul Han, pandemi döneminde toplumların “sağ kalma toplumu”na indirgendığinden söz ederken, iyi yaşama arzusunun yerini yalnızca hayatta kalma kaygısının aldığını vurgulamıştı. Oysa bu iki filmde, tüm baskıya rağmen iyi yaşama isteğinin tamamen terk edilmediğini görüyoruz. Her şeye rağmen bu “fedakarlık” söz konusu olmuyor. Elden geldiğince iyi yaşama kaygısı devam ediyor. Bunu da dayanışmanın yarattığı bir arada olma haline ve mücadelenin sonraki kuşaklarca sürdürülecek olmasına duyulan inanca bağlamak mümkün.
Yine de filmler, bizim de aşina olduğumuz baskı dönemlerinde yalnızca yaşamı sürdürmeye çalışmanın, hayatta kalmanın bile başlı başına bir direniş olabilme ihtimalini düşündürüyor. Bu filmler, iyimser olmadığımız zamanlarda dahi umudu diri tutmanın yollarını arıyor ve bu yolun dayanışmadan geçtiğini hatırlatıyor. Baskı artarken hayatta kalmak zor; ama bu filmler, birlikte kalabildiğimiz sürece bunun belki de hala mümkün olduğunu fısıldıyor.
Yıl sonunda Bob Dylan: İnsan durumlarının eşiğini aşkın bir ikon kırıcı
Sahneden streaming’e: Yerel müziğin dijital varoluş mücadelesi
Etiketler: sinema eleştirisi, politik gerilim filmi, baskı dönemleri, hayatta kalma, dayanışma, Paul Thomas Anderson, Kleber Mendonça Filho, Savaş Üstüne Savaş, Gizli Ajan, Brezilya sineması, ABD sineması
