₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Altın Portakal Ulusal Yarışma: Erkekler, çocuklar ve göçmenler

Ulusal yarışma, film festivallerimizin en merak edilen seçkisi olmuştur hep. Özellikle Adana ve Antalya, ulusal yarışma kategorisiyle ön plana çıkan film festivalleri. Türkiye’de üretilen güncel sinemayı görmek ve filmleri bütüncül olarak ele almak için bulunmaz bir fırsat. Ne var ki bir süredir beklenen düzeyde bir rekabet görmek mümkün olmuyor, birkaç filmin ön plana çıkmasıyla sonuçlanıyor yarış. Bu sene de farklı bir manzara yoktu. Altın Koza’da Pelin Esmer’in “O da Bir Şey mi?” filminin ödülleri süpürmesi gibi Altın Portakal’a da “Tavşan İmparatorluğu” damga vurdu. Yarışan filmlerin yarısını görebildim, erkeklerin hikayelerinin baskın olduğu bu hikayelerde göçmenler ve çocuklar hayatta kalmaya çalışıyor.

Seçkideki filmlerin çoğunluğu ilk film. Bunlardan biri de Erkan Yazıcı’nın Doğudan Fragmanlar’ı. 1916 yılında Rus işgali sırasında Trabzon’da geçen hikaye, Zeynep ve Safiye’nin işgal tehdidinden kaçışını konu alıyor. Bu kaçış esnasında Rus bir generalle yollar kesişiyor. Gerçek mekanlarda çekildiği vurgulanan film, çoğunlukla kapalı mekanda geçiyor. İlginçtir ki biz mekanın içini görmüyoruz; içeride konuşulanları duyuyoruz yalnızca. Bir deneme olarak değerlendirilebilir ama olumlu sonuçlandığını söylemek güç. İzlemenin zamanla zorlaştığı yapım, bir süre sonra sabır testine dönüşüyor. Salonun önemli bir kısmı filmin sonuna kadar dayanamadı, sinemanın özü olan hareketli görüntü çok sınırlı olduğu için podcast veya fotoğraf sergisi olarak yeniden kurgulanabileceğini düşünüyorum.

pastedGraphic.png

Tunç Davut’un yönetmenliğini yaptığı “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi” filmi ise bir tür aile ve göç hikayesi. Filmin kahramanları emekli mühendis baba Refik, hayvancılığa kafayı takmış, aileyi sürekli maddi zarara uğratan İhsan ve Almanya’ya yerleşmek üzere olan akademisyen Nalan. Diğer tarafta Refik beyin evinde temizlik işçisi olarak çalışan, yurt dışına kaçmak isteyen  Suriyeli Nesrin, çocukları ve Ahmet… Film, hikayenin kronolojisine uymayan bir kovalamaca sahnesi ile açılıyor. Boş bir inşaatta bir adamdan kaçarken yakalanan Nesrin’i bir daha film boyunca göremeyiz. Film boyunca Nesrin’i ararız. Bu arayışta film aile ilişkileri, ötekileşme, sınıfsal ayrımlar, bakım emeği ve vicdan üzerine şekillenir. Kurbanlık bir koyunun tam kesilecekken hamile olmasının anlaşılması ve hayatının kurtulması ile kaybı meçhul bir göçmen kadının aranması üzerine bir ilişki kuran film izleyicinin aklında bıraktığı “kefaret” imgesi ile kapanır. Koyun ve Nesrin kurulan bu ilişki belki de Nesrin hamile olduğu için hayatındaki erkek tarafından öldürülmeye çalışıldığı şeklinde yorumlanabilir; ancak film bu soruyu cevaplamaz. Zanaati kuvvetli bu ‘temiz’ film, festivalden eli boş döndü. Mersin Sinema Ofisi’nin desteklediği ilk film olan Kesilmiş Bir Ağaç gibi, önümüzdeki günlerde Ankara’da da yarışacak.

pastedGraphic_1.png

Bir “aile filmi” olarak ele alınabilecek diğer bir film de Parçalı Yıllar. Hasan Tolga Pulat, 1975-1980 yılları arasındaki Erotik Film dönemini Aytekin karakteri üzerinden anlatıyor. Aydemir Akbaş’ı anıştıran Aytekin Aktaş, politik filmlerde yan rollerde yer alan idealist ve yoksul bir oyuncudur. Erotik filmlerde başka seslendirme sanatçılarıyla birlikte dublaj yaptığını görürüz. Karısının hastalığı tedavi masraflarını karşılamak için paraya ihtiyacı olan Aytekin, erotik filmlerin başrolü teklifini geri çevirmez. Kendisini çeşitli şekillerde kamufle etmeye çalışsa da zamanla tanınır ve ailesi tarafından da yaptığı iş öğrenilir. Dönemin farklı boyutlarını karakterler çerçevesinde ele alan film, bu furyanın ortaya çıkışını sektörün durumunu da anlatarak aktarır. Erkek oyuncuların hayatlarına daha rahat devam ettiği kadın oyuncuların ise öldürüldüğü, intihar ettiği bir dönemi erkek bir karakter üzerinden işleme tercihinin konforlu bir alan yarattığı söylenebilir. Festivalin geçen yıl anaakıma-popüler sinemaya göz kırpan Mukadderat filmine seçkide yer vermesiyle izlediği tutumu bu sene de Parçalı Yıllar ile devam ettirdiği düşünülebilir. Yetkin Dikinciler’in performansıyla sırtladığı filmin çok benlik olmadığını söylemeliyim, yine de karanlıkta kalmış bir dönemi anlatması bakımından kayda değer bir çalışma. Vizyona girdiğinde seyircilerden ilgi görebilir. Ödül töreninin de en önemli ve ilgi çekici konuşmasını performansıyla ödüle layık görülen oyuncu Bilge Şen yaptı. Filmin de önemli konularından biri olan yoksulluğa ve sektördeki eşitsizliğe dikkat çekti.

pastedGraphic_2.png

Ulusal Yarışma’da bu yılın en deneyimli yönetmeni Özcan Alper’in Erken Kış filmi de yer aldı. Açılış sahnesiyle belgesel estetiğini kullanan film, önemli bir gerçekliğe işaret ediyor: Kaçak taşıyıcı annelik. Bu “iş”i yapan Lia ve çocuğun babası Ferhat’ın İstanbul’dan Gürcistan’a yolculuğunu izliyoruz film boyunca. Hamileliği döneminde ve sonraki 6 aylık emzirme süreci boyunca pasaportu elinden alınan Lia’nın memleketine iade edilme yolculuğu bu. Ne var ki Lia bebekten ayrılmak istemiyor. Ferhat’ın eşi Handan ile yol boyu yaptığı telefon konuşmalarından anlıyoruz pek çok şeyi. Yol güzel resimler sunuyor, puslu manzaralar. Alper’in hakim olduğu bir coğrafya, kendi ifadesiyle “Kafkas Sineması”… Yolun çeşitli nedenlerle uzaması anlatıyı katmanlı hale getiriyor ancak otostop çeken çift üzerinden çevre sorunlarına değinmek eklektik kalıyor. Öte yandan uzayan yolculukla birlikte Lia ve Ferhat arasındaki arzudan haberdar oluyoruz. Lia’yı canlandıran ve En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Leyla Tanlar’ın ifadesiyle Türkiye’de kalıp bebekten ayrılmamak için kadınlığını kullandığı düşünebilecekse de otelde kaldıkları sahnede yaşanan yakınlaşma fazlasını imliyor. Çocukluğundan beri kamyon şoförü babasıyla sağlıklı ilişki kuramayan Lia ile annesi tarafından terk edilen Ferhat’ın arasındaki ilişki klişe duruyor. Her ne kadar filmin sonunda başka bir kaçak taşıyıcı anne adayı görüntüsü görsek ve bu çerçevede asıl odaklanılmak istenen hikayenin bu olduğunu düşünsek de Ferhat ile Lia’nın arasındaki ilişki taşıyıcı anneliğin önüne geçiyor. Bunu yaratan önemli hususlardan biri de Ferhat karakterinin Lia kadar iyi yazılmamış olması, keşke Ferhat ile Lia arasına “romantik” bir boyut katılmasa ve tamamen Lia’ya odaklanılsaydı diye hayıflanmaktan alamıyorum kendimi. Sinemamızın kadim meselelerinden adamların varoluş sancılarıyla bir kadının bedenin sömürülmesiyle yaşadığı durumun eşitlenmesi politik olarak da sorunlu. “O da bir şey mi?” filminde Timuçin Esen’in oynadığı Levent karakterine annesinin söylediği gibi “Bıktık be sizin travmalarınızdan.” Aynı sitemi Erken Kış’ta Esen’in canlandırdığı Ferhat karakterine de iletsek fena olmaz sanki.

pastedGraphic_3.png

Beğendiğim filmlerden biri ise Ziya Demirel’in “En Güzel Cenaze Şarkıları”. Kısalarından beri bu farklı kafayı seviyorum. Sinemamızda yenilikçi bir şeyler yapmaya çalışan yönetmenler beni her zaman heyecanlandırıyor, “Ela ile Hilmi ve Ali” ile yıllar önce Altın Koza’da ödülleri toplayan Demirel de onlardan biri. Bu sefer de eşini kaybeden Saadet’i merkezine alarak orta sınıfın iki yüzlülüğünü mizahi bir dille anlatıyor. Esra Dermancıoğlu’nun bu rolde döktürdüğünü söylemeliyim. Epizodik anlatımla öyküler ve karakterler birbirine bağlanıyor. İlk bölümde Saadet’i kardeşi ve annesiyle yaşadığı evde görüyoruz. Kadınlar arasındaki güçlü ve eğlenceli ilişkiyi gördüğümüz ilk bölümle yüksek açılıyor film. Sonraki bölümlerde hikaye ilerliyor ve Saadet’in arkadaşları, oğulları ve akrabalarıyla tanışıyoruz. Büyük oğlu Murat, annesi Saadet’in babası hayattayken internetten tanıştığı bir adamla konuştuğunu öğreniyor. Fakat esas şaşkınlığı ve üzüntüyü yaratan ise gerçekte böyle biri olmadığını ve annesinin bu kişiye yüklü para kaptırıp dolandırıldığını öğrenmesiyle yaşıyor. Diğer taraftan Saadet’in küçük oğlu vefat eden babasının doğum gününde onu anmak için tanıdıklarını konuşturarak video çekiyor. Youtube’da içerik üretme derdiyle babasını araçsallaştıran evlat da bize acı kahkaha attırıyor. Bir yandan düştükleri duruma gülüp eğlenirken kendimizle yüzleşiyoruz belki, gülüyoruz ağlanacak halimize. Bu topraklara çok uygun olduğuna inandığım bir kara mizah damarı gelişecekse, buralardan serpilecek. Son bölümde ise dolandırıcıları izliyoruz, “At Hırsızları” olarak adlandırılan bu bölümün biraz sarktığını düşünüyorum. Daha kısa tutulsaydı daha sağlam bir final yapabilirdi. Bu filmin eli boş dönmesinin jürinin yaş ortalamasıyla ilgisi var mı diye düşünmeden edemiyorum, ismiyle bile orijinal şeyler anlatan “En Güzel Cenaze Şarkıları” şimdiyse Ankara’da şansını deneyecek.

pastedGraphic_4.png

Festivalde ödülleri toplayan “Tavşan İmparatorluğu” ise Seyfettin Tokmak’ın filmi. Beko’nun oğlu Musa’ya odaklanan film, engelli taklidi yaparak geçinmeye çalışan bir aileyi anlatıyor. Köyde yaygın olarak uygulanan bu yönteme Musa da babası tarafından zorlanıyor. Babayı oynayan Sermet Yeşil, her zamanki gibi çok iyi oynuyor. Film, iş cinayeti sonucunda Musa’nın annesinin öldüğü haberiyle başlıyor. Sonrasında da erkek dünyasının şiddetiyle baş başa kalıyor Musa. Engelli taklidi yapmayı reddeden Musa, okulu denetlemeye gelen görevliye orada oynanan bir oyun olduğunu ve bazı kişilerin numara yaptığını söylüyor. Kendisine taklidi nasıl yapacağını öğreten okul müdürünün kızıyla ise yoldaşlık ilişkisi kuruyor. Esas yoldaşlığı ise tazıların avından kaçırarak mağaraya götürdüğü tavşanlarla yapıyor. Tazıların tavşanları avlaması üzerinden bahis oynayan köylüler de hayvanlar üzerinde erkeklerin para amacıyla nasıl tahakküm kurduğunu gözler önüne seriyor. Musa karakterini canlandıran Alpay Kaya’nın filmin çekildiği Elazığ’da çobanlık yaptığını öğrenince hiç şaşırmadım. Hayvanlarla kurduğu dolaysız ilişki, perdeden bizlere geçiyor. Film çekimi esnasında çoğalan tavşanlardan dördünü köyüne götürmesi de bunun göstergesi. Görüntü yönetmeni ve sanat yönetmeni gibi önemli görevleri yabancılara emanet eden Tokmak, teknik olarak güçlü bir film sunuyor bize. Mekanlar, kostümler, her şey o kadar gerçek ki. O dünyaya kısa sürede dahil olmamız bu başarının ispatı. Karanlık sahneler bizim de içimize kasvet çökmesine sebep oluyor. Ümraniye Cezaevi’nde çocuklarla gönüllü olarak çalışan Tokmak, filmin sonunda bize çocuklarda kurtuluş olduğunu göstererek direngenlik aşılamayı ihmal etmiyor. Filmin final sahnesinde Musa’nın kayıkta tavşanlarla göle açılması umut vererek kapatıyor bu sert filmi. Biz de Musa’nın bıraktığı güçlü umut duygusuyla çıkıyoruz salondan.

İlk filmler kimi açılardan tecrübeli sinemacıların filmlerinin seviyesinin altında kalsa da geleceğe dair ümit veren yapımlar da var. Sinemamızın sıkıştığı yerden çıkabilecek gücünün olduğunu görmek, farklı konulara dair kafa yorulduğunu anlamak tünelin sonundaki ışığı gösteriyor gibi. Umarım artık filmler patinaj yapmayı bırakır ve yeni anlatım yollarıyla yeni anlatılar kurar. Sinemacıların deneme cesaretini gösterdiği günlere karşılık festivallerin de risk almaktan çekinmeyen özgürlükçü atmosferi kurmaları gerekir. Bunun için de geçmişe dair özeleştiri vermek iyi bir başlangıç olabilir, sansür dönemlerinden kalma yöneticilere jüri üyeliği vererek bunun yapılamayacağı aşikar.

Bağlar, Kökler ve Tutkular, Sahibinden Rahmet, Kanto ve Aldığımız Nefes de merak ettiğim filmlerden. Aldığımız Nefes önümüzdeki günlerde Ankara Film Festivali’nde olacak. Umarım diğer filmler de kısa zamanda gösterim imkanına kavuşur.

Altın Portakal izlenimleri: Uluslararası Yarışma’da karakter potporisi, Ulusal Belgesel’de portre çalışmalar