₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Bir kuşağın yaşadığı istismarın kurumsallaşması: “Kullan-at” çocuk emeği

Türkiye’de son bir yıldır okullarda öğrenci, fabrikalarda işçi olarak var olan ama esasında kapitalizmin ucuz işgücü olarak gördüğü ve yararlanmak istediği bir kuşağın yaşadığı istismarın kurumsallaşması ile karşı karşıyayız.

Sermayenin ilkel birikim döneminde, en bilinen tarifiyle vahşi kapitalizm döneminde çocuk işçiliği çarpıcı bir gerçeklikti. Fabrikalar, madenler ve dokuma tezgâhları çocuklarla doluydu; çünkü çocuk, sesini çıkaramayan, hakkını arayamayan ucuz iş gücü demekti ve dönemin sanayi koşulları için oldukça işe yarar bir araç olarak görülüyordu. Üretim alanlarında büyük dişlilerin arasına rahatça girebildiği için genelde buralarda kullanılır ve çocukların elleri makinelere kapılır, kolları dişlilerin arasında ezilir, bacakları dönen millere takılırdı. Çocuk işçiliği tabii ki tarım toplumunda da gördüğümüz, yüzyıllardır süregelen bir sorun.

Karanlık başlangıçlar: çocuk emeğinin tarihi

1989 Çocuk Hakları Sözleşmesi sonrası çocuk hakları için verilen mücadelenin önemli bir kısmını, çocuk yaşta zorla çalıştırılmaya karşı var olan direniş oluşturuyor. ILO ve UNICEF’in “Child Labour: Global Estimates 2024, Trends and the Road Forward” raporundaki verilere göre: “Dünyada yaklaşık 138 milyon çocuk hâlâ ‘çocuk işçi’ — yani yaşı itibariyle çocuk olması gereken, fakat çalışıyor durumda.” Eğitim alanında ise, mesleki eğitim modelleri farklılık gösterse de ortak nokta şudur: Mesleki eğitim, kapitalist üretimin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenir. Ancak Almanya, İsviçre gibi ülkelerde “Dual Vocational Training” sistemi denen ve çocuğu görece pedagojik olarak da koruyan bir sistem vardır. Bu ülkelerde çocuk işçiliği tehlikesini büyük oranda engelleyecek kamusal mekanizmalar kurulmuştur. İşletmeler öğrenci kabul edebilmek için sertifika alır, çalışma saatleri sabittir, iş güvenliği ve sosyal koruma yükümlülükleri ağırdır. Yani çocuk emeği görece koruma altındadır; çünkü devlet piyasayı sınırlayan bir yapı kurmuştur. Latin Amerika, Güney Asya ve Afrika’daki modellerde ise bu yapılar maalesef zayıftır ve sınırları esnektir. “Uygulamalı eğitim” adı altında çocuk emeğinin aşınması, uzun çalışma saatleri ve ağır iş kazaları sıkça görülür. Yani mesele yalnız Türkiye’ye özgü değildir; kapitalizmin çocuk emeğine dönük talebi ve istismarı, yüzyıllardır var olan ciddi bir sorundur.

MESEM ve çocuk iş cinayetleri: İstisnadan yapısala

İSİG Meclisi “2024–2025 Çocuk İş Cinayetleri Raporu”nda bir yıllık eğitim-öğretim yılında en az 72 çocuk işçinin çalışırken hayatını kaybettiği; bunlardan bir kısmının MESEM’de olduğu bildiriliyor. Bu sayı son verilere göre ise 85.

Bilinen şu ki ekonomik değişimlerin ve krizlerin en büyük kaybedenleri her zaman çocuklar ve kadınlardır. MESEM örneğinde de bunu doğrulayan korkunç bir gerçekle karşı karşıyayız. Basına yansıyan olaylarda torna tezgâhına sıkışarak ölen, yüksekten düşen, kimyasal zehirlenme yaşayan, elektrik akımına kapılan, şiddet görerek ölen çocukların hikâyeleri istisna olmaktan çıkıp yapısal bir sorun hâline gelmiştir. Mesleki eğitim alacaksa da pedagojik bir eğitim alması gereken çocuklar, “çırak” olarak ustaların eline verilip ve bu konuda artık aileleri de çaresiz bırakan, halkın tepkisini umursamayan bir uygulamaya geçilmiştir.

Ahilik miti ve “eti senin, kemiği benim” rejimi

MESEM’in birebir atıf yaparak amaçladığı sistem Ahilik teşkilatı ve Ahi örgütlenmesi “adil”, “ahlaklı”, “usta–çırak dayanışmasına dayanan” bir sistem olarak anlatılmaktadır. Ancak sistem içi olmayan tarihçiler Ahiliğin aynı zamanda kapalı, hiyerarşik ve ataerkil bir ekonomik düzen anlamına geldiğini belirtir. Usta–çırak ilişkisi, meslek öğretme-geliştirme hedefiyle tamamen adanmışlık, itaatkârlık gerektirir ve şimdi tam da MESEM’lerde görülen “eti senin, kemiği benim” sisteminin kurulduğu dönem olarak aktarılır. Çocuk emeğinin aktif olarak kullanıldığı bu döneme MESEM uygulamasının atıf yapması tam da bu açıdan oldukça ironik.

Kuruluş amacını “Okulla işletme arasında güçlü bir köprü kurmak, öğrencinin hem lise diploması hem mesleki yeterlilik kazanmasını sağlamak, sanayinin ara eleman ihtiyacını karşılamak.” olarak tarifleyen MESEM sistemi, sistemdeki bir açığı çocukların ve ailelerinin rızalarını aşan bir dayatma ile kapatmaya çalışıyor. Nitelikli işgücü yetiştirmek, genç nüfustaki işsizliği önlemek adına meslek edindirmek gibi aslında sorunları iyi tespit eden ve gören bir analizin sonucunda, çocukları ölüme sürükleyen bu sistemin kurulması uygulamanın iyi olmamasından değil; doğrudan doğruya amacın bu sorunları değil sermayenin sorunlarını çözmek olmasıyla ilgilidir. Çocukların fiilen işçi statüsüne sokulması, çalışma saatlerinin eğitimi tamamen geride bırakması, iş güvenliği koşullarının yetersizliği, uzun vadeli sosyal riskler ve erken yaşta çalışmanın pedagojik sonuçları gibi birçok olumsuz sorunun nihayetinde görmezden gelinmesinin nedeni de bu.

1990’lar ve 2000’lerde meslek lisesinde okumak “düz lisede okuyacak bir eğitim seviyesinde olmamak”la ilişkilendirildi ve bu da eğitim ve eğitim sonrası çalışma düzenine geçişte yapısal sorunlar yarattı. Özellikle üniversite sınavlarında meslek lisesi öğrencilerine yaşatılan dezavantajlı uygulamalar nedeniyle yüksek eğitime erişemeyen, devam edemeyen insanların belirli sektörlerde birikmesine neden oldu. Yani MESEM ortaya çıkmadan önce de Türkiye’de mesleki ve teknik eğitim vardı, kurumsallaşmıştı; ama hem sanayi–eğitim dengesi, hem sosyal statü–toplumsal algı hem de eğitim–istihdam uyumu açısından sorunlar birikmişti.

Dünyadan örnekler: Patrona bağlı işçi değil, okula bağlı öğrenci

Mesleki eğitim uygulamaları elbette desteklenecek bir çözümken, bir istismar sistemi hâline gelmesini engellemek için dünya genelinde birçok uygulama denenmiş. Özellikle ikili eğitim sistemi olarak geçen bu uygulamalarda çocukların hem denediği meslekten çıkış yapabileceği bir eğitim alması sağlanmış hem de çocuklar işçi statüsüne yerleştirilmemiş. Sıkı bir denetlemeyle mesleki öğrenim sürecinin pedagojik hasar verip vermediği tespit edilmiş ve cezai yaptırımlar devreye sokulmuş. Öğrencilerin bir “patronu” olması engellenmiş ve kendilerinden yine okul öğretmenleri sorumlu olmuşlar. Örneğin Almanya’da işletmeye gönderilen her öğrencinin bağlı olduğu sertifikalı eğitmen okul tarafından atanır, İsviçre’de çocuğun işyerindeki süreci haftalık olarak okul koordinatörü tarafından denetlenir, Finlandiya’da ise öğrenci staja gitse bile sorumluluk tamamen okulda kalır ve işyeri yalnızca “öğrenme ortamı” kabul edilir. Bu nedenle bu ülkelerde öğrenci “bir patrona bağlı çalışan” olarak konumlandırılmaz; çocuğun tüm sorumluluğu her koşulda okuldadır.

Tüm bu iyi koşullarda da sermayenin “işçileştirmeyi” tamamen doğru bir şekilde yapmış olması teknik olarak elbette imkânsız. Kapitalist düzende işçileşmenin iyi bir versiyonu elbette yok. Keza MESEM’lerden önce de özellikle göçmen çocukların ucuz işçilikte kullanılırken işkenceye, şiddete uğrayarak, ağır koşulları kaldıramayarak öldüğü haberlerini de yıllarca okuduk.

Koruyucu mekanizmalar mümkün, siyasi irade nerede?

MESEM sistemi çocuklara bir zorunluluk olarak sunulmadığında elbette sistem içerisinde “iyi bir uygulama” olabilir. Bunun gerçekleşmesi yalnızca kağıt üzerinde değil, dünyadaki iyi örneklerde olduğu gibi somut, bağlayıcı ve yaptırımı olan mekanizmaların kurulmasıyla mümkündür. Çocuklar işçi statüsünde değil öğrenci statüsünde, uluslararası normlara göre çalıştırıldığında; patronlara değil okudukları kurumlara bağlı bir staj sisteminde devam ettiklerinde ve çalışma alanları ile koşulları denetlendiğinde meslek öğrenmek için önemli bir adım atmış olacaklardır. Çocukların yaşı, yaptıkları işin niteliği ve çocukların zarar görmeyeceği işlerin seçilmesi; çalışma saatlerinin düzenlenmesi, sağlık kontrollerinin ilgili bakanlık tarafından düzenli olarak yapılması, eğitim devamlılığının Almanya–İsviçre örneklerinde olduğu gibi güvence altına alınması gibi birçok çözüm mevcuttur. Örneğin; İsviçre’de bir öğrenci herhangi bir makinede çalışmadan önce “Genç İşçi Güvenliği Protokolü” kapsamında işyeri tarafından hazırlanan risk analizi okul tarafından incelenir; risk seviyesi yüksekse staj otomatik olarak durdurulur. Her sene güvenli çalışma alanları listesi güncellenir. Bu örneklerle birlikte Türkiye’de de gece çalışması, vardiyalı çalışma, tehlikeli makine kullanımı kesin biçimde yasaklanabilir ve bu sınırı aşan işletmelere caydırıcı cezalar verilebilir.

İşgücünün değil, çocuğun üstün yararı

Eğer sistem içi bir çözüm olarak mesleki eğitim ve piyasa arasında gerçek bir uyum hedefleniyorsa; ki komünizm her zaman bundan daha iyi çözümlere sahiptir; bunun merkezinde çocukların güvenliği ve hakları yer almalıdır. Çocukları olası tüm olumsuz sonuçlardan korumayan, yalnızca iş gücünü önceleyen bir yaklaşım kabul edilemez. İş gücünün değil, çocukların üstün yararının esas alındığı bir sistem için ısrar etmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.

Kadınlar için güvenlik ayrıcalık değil hak: Enif Yavuz Dipşar İstanbul’un şiddetle mücadele hattını anlatıyor

20 Kasım’ın ötesinde: Sulukule’de çocukların hayata tutunduğu alanlar

Çocuklar için zor bir ülke: Bir mirastan çoğalan okul

Etiketler: çocuk emeği, çocuk işçiliği, MESEM, mesleki eğitim, çocuk hakları, iş cinayetleri, ucuz işgücü, kapitalizm, eğitim politikaları, Türkiye’de çocuk işçiliği, ILO, UNICEF