Kent; yalnızca insanların barınma, çalışma ve ulaşım ihtiyaçlarını karşılayan fiziksel bir mekân değil; aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, kültürel birikimlerin, ekonomik faaliyetlerin ve siyasal kararların yoğunlaştığı, çeşitlendiği ve biçimlendiği ortak yaşam alanıdır. Bu nedenle yürüdüğünüz cadde, geçtiğiniz sokak, oturduğunuz meydan size kentin dününe ve bugününe dair bir hikâye anlatır. Kenti anlamak, tam da bu hikâyenin arkasına bakmayı gerektirir.
İzmir’i anlamak isteyenin yolu mutlaka Anafartalar Caddesi’nden geçer. Çünkü Anafartalar, kentin kartpostallık yüzü değil; gündelik hayatın, emekle kurulan ilişkilerin ve belleğin hâlâ nefes aldığı yerlerden biridir. Orada yürürken yalnızca dükkân vitrinlerine değil, kentin dünden bugüne taşıdığı çelişkilere de bakarsınız. Bu çelişkiler, kentin yaşadıklarını anlamaya yardımcı olur.
Anafartalar, İzmir’in bir liman kenti olarak şekillendiği dönemden bu yana ticaretin, karşılaşmanın ve birlikte yaşamanın mekânı oldu. Hanlar, küçük dükkânlar ve atölyeler boyunca Rum, Ermeni, Yahudi ve Müslüman esnaf yan yana var oldu. Bu çok kültürlü yapı, gündelik hayatın olağan bir parçasıydı. Cadde yalnızca alışveriş yapılan bir yer değil; konuşulan, pazarlık edilen, selamlaşılan ortak bir mekândı.
Cumhuriyet yıllarında da bu karakterini büyük ölçüde korudu Anafartalar. Sinemalar, kahvehaneler, kitapçılar ve lokantalarla kent merkezinin en canlı damarlarından biri olmayı sürdürdü. Üstelik bu canlılık, seçkinci bir modernleşmenin değil; herkesin erişebildiği, herkesin yer bulabildiği bir kamusal hayatın ürünüydü. Anafartalar, İzmir’de “kentli olma” hâlinin gündelik pratiklerle kurulduğu kamusal bir alandı.
1980’lerden itibaren kent başka yönlere doğru büyüdü. Yeni merkezler, alışveriş merkezleri ve güvenlikli sitelerle birlikte Anafartalar gözden düşmeye başladı. Üst ve orta sınıflar çekildi, kamu yatırımları azaldı ve cadde yavaş yavaş “ihmal edilen” bir alan hâline geldi. Bugün sıkça kullanılan “çöküntü alanı” tanımı, büyük ölçüde bu dönemin sonucudur.
Oysa Anafartalar’da yaşanan şey bir çöküşten çok, kentsel eşitsizliğin görünür hâle gelmesidir. Düşük gelirli gruplar, göçmenler, küçük esnaf ve gündelik hayat mücadelesi verenler bu caddede kalmaya devam etti. Kentin steril vitrinlerinden dışlanan hayatlar, burada varlığını sürdürdü. Bu nedenle Anafartalar rahatsız edici olduğu kadar gerçektir ve bugün baktığımızda yıpranmış cepheler, düzensizlik ve karmaşa görürüz. Ama aynı zamanda İzmir merkezinde hâlâ yoğun yaya hareketinin olduğu, ucuz ve erişilebilir bir kent parçası ile karşılaşırız. Kadifekale sırtlarındaki yoğun konut dokusuyla kent merkezi arasında bir ara kesit sunar Anafartalar. Bir geçiş güzergâhı olarak görülse de insanlar burada yalnızca tüketici kimliğiyle değil, kentli olarak vardır.
Tam da bu nedenle Anafartalar’ı “dönüştürülmesi gereken bir sorun alanı” olarak değil, korunması ve güçlendirilmesi gereken bir değer olarak ele almak gerekir. Burayı yalnızca kamusal alan olarak tanımlamak bu ele alış için yetersizdir çünkü Anafartalar, yukarıdan tanımlanmış kurallarla işleyen bir mekân değil; kullanıcıları tarafından sürekli yeniden üretilen bir müşterektir. Mimar ve düşünür Stavros Stavrides’in müşterekler ve kent üzerine geliştirdiği kuramsal çerçevede tanımladığı biçimiyle Anafartalar, bir eşik mekân olarak okunabilir. Eşik mekânlar; içerisiyle dışarısı, özel olanla kamusal olan, düzenle düzensizlik arasında kesin sınırlar çizmez; karşılaşmaları, geçişleri ve müzakereyi mümkün kılar.
Sermayenin şekillendirdiği kentlerde mekân, çoğu zaman düzenlenecek, temizlenecek ve tüketime hazır hâle getirilecek bir vitrin olarak ele alınır. Bu yaklaşımda “iyileştirme”, farklılıkların törpülenmesi; “düzen” ise hayatın tek tipleştirilmesi anlamına gelir. Oysa Anafartalar, tam da bu düzen fikrine direnen bir yerdir. Düzensizliğiyle, karmaşasıyla ve yan yana var olan farklı hayatlarıyla kentin steril yüzüne karşı güçlü bir hatırlatmadır: Kent, yalnızca sermayenin dolaşımı için değil, toplumun gündelik yaşamı için vardır.
Bu nedenle Anafartalar’da yürütülecek her çalışma, mekânı ehlileştirmeyi ya da metalaştırmayı amaç olarak gören klasik kamucu anlayıştan ayrılmalıdır. Burada ihtiyaç duyulan şey, kontrol eden ve sınır çizen bir kamusallık değil; müşterekleşmeyi güçlendiren yeni bir kamuculuk yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, mekânı kullanıcılarından arındırarak değil; onların varlığını ve söz hakkını görünür kılarak güçlendirir. Bu aşamada yeniden kamucu tavır ister sakini ister ziyaretçisi olsun kentlinin buradaki varlığını arttıracak çözüm ve kullanımlar arayışına girmelidir. Yürütülecek her türlü çalışma yerin kendi dinamiklerini destekleyecek, eşik mekânları çoğaltacak ve karşılaşmaları mümkün kılacak biçimde kurgulanmalıdır.
Anafartalar için mesele yeni bir vitrin yaratmak değil; var olan hayatı görünür kılmaktır. Kentin geleceği, mekânın ne kadar parlatıldığıyla değil; müşterek hayatın ne kadar korunup çoğaltıldığıyla ölçülür. Anafartalar da ancak bu bakışla ele alındığında, İzmir’in geçmişiyle bugünü arasında canlı bir bağ kurmaya devam edebilir.
Anafartalar okuması ve yeniden kamuculuk üzerinden geliştirilecek bir program; yerin kendi dinamiklerini oluşturarak, var olan dinamikleri geliştirerek kentli ile kent arasında zayıflayan bağları onarma potansiyeline sahiptir. Bu alanda yapılacak çalışmaların deneyimi sermaye dinamikleri ile hareket eden, değişen ve ‘dönüşen’ kenti toplumsal bir bakış açısı ile rehabilite etmek için bir bilgi oluşturabilir.
Anafartalar, geçmişten günümüze bir karşılaşma mekânı olarak karşımıza çıkmakta ve anlattığı dönüşüm hikayesi İzmir kentinin dünden bugüne nasıl şekillendiğine dair ipucu vermektedir. Bu noktada kentin dönüşümünün sermaye bağlamında sıkça tartışıldığı bu günlerde, mekânın politik değerini ve ifadesini hatırlamalıyız. Kent, yalnızca binaların, yolların ve meydanların toplamı değildir. Kent, kendi kendine işleyen bir ekosistemdir; gündelik hayatın ritmiyle, toplumsal ilişkilerin dokusuyla var olur. Lefebvre’nin mekânın toplumsal olduğuna dair önermesi tam olarak bu gerçekliğin anlatımıdır. Mekân, insan ilişkilerinin bir ürünü olduğu kadar, bu ilişkileri yeniden şekillendiren bir etkendir. Yerelde toplumsal bağın güçlenmesi üstten dayatılan ve çoğu zaman kabullenilen dinamiklere karşı yeni bir söz söyleme potansiyeli taşır. Bu sebeple kente dair düşünürken kentin eşik mekanlarını iyi anlamak ve doğru değerlendirmek gerekir çünkü; kent dayatılanı değil, yaşanabileni kabul eder.
Not: “Eşik mekân” ve “müşterek” kavramları için bkz. Stavros Stavrides, Commons and the City, Zed Books, 2016.
Henri Lefebvre, The Production of Space, Blackwell, 1991.
Etiketler: Anafartalar Caddesi, Kemeraltı çarşısı, İzmir kent belleği, eşik mekân, müşterekler, yeniden kamuculuk, kentsel eşitsizlik, kamusal mekân, Lefebvre mekânın üretimi, Stavrides müşterekler
