₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Başka bir konut politikası mümkün: Barınma krizinden hak temelli bir yol haritasına

Açık konuşalım: Türkiye’de barınma krizi bir konut sorunu değil, bir konut rejimi sorunudur. Bu krizi ekonomi temelli sebepler üzerinden tartışmak, meselenin yalnızca görünen yüzüne odaklanmak demektir. Oysa bugün yaşadığımız kriz, tekil bir piyasa bozulması değil; uzun yıllar boyunca adım adım kurulan bir konut rejiminin sonucudur. Bu rejimde konut, yıllar içerisinde barınma ihtiyacını karşılayan kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ekonominin lokomotiflerinden biri hâline getirilmiştir. Bu rejim çerçevesinde konut üretimi, insanların nerede ve nasıl yaşayacağını güvence altına almak için değil; büyüme rakamlarını beslemek, yatırım alanları yaratmak ve siyasal anlatılar kurmak için ele alınmıştır.

Eminim herkes, son 20 yılda kentleri şantiye alanına çeviren inşaatlara bakıp “Bu kadar yeni bina kimin için yapılıyor? Bu kadar çok eve ihtiyaç var mı?” diye sormuştur. Bu sorular zihnimizde dolaşırken Türkiye’de konut sayısı sürekli arttı. Ancak barınabilen insan sayısı artmadı; aksine barınma, giderek daha geniş kesimler için erişilemez hâle geldi.

Bugün gençler çalışarak kendi kentlerinde bir yaşam kuramıyor. Kiracılar her sözleşme döneminde yerinden edilme korkusuyla yaşıyor. Kadınlar güvencesiz ve sağlıksız konutlarda daha büyük riskler üstleniyor. Dar gelirli haneler kent çeperlerine itilerek sosyal hayattan koparılıyor.

Bu tablo bir piyasa kazası değil; konutun hak olmaktan çıkarılmasının doğrudan sonucudur. Bu nedenle barınma krizi yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Aynı zamanda mekânsal bir dışlanma, toplumsal bir eşitsizlik ve giderek derinleşen bir siyasal kırılma alanıdır.

Bizim hakkımız olan neydi?

Şu anda ülkemizde devlet eliyle yürütülen sosyal konut çalışmalarının ve kentsel dönüşüm projelerinin bu krizi çözmekte yeterli olmadığı apaçık ortada. Bunun nedenlerini, bu konuya kafa yoran birçok kişi gibi ben de bir önceki yazımda uzun uzun anlatmıştım. Merak edenler buradan ulaşabilir: 

Barınma krizi: Türkiye’de bir hak nasıl yaşanamaz hale geldi?

Sosyal konut ve kentsel dönüşüm olguları dışında, bu meseleyi kapsamlı biçimde ele alan somut ve uygulanabilir bir konut politikası elimizde var mı? Ne iktidar ne de muhalefet adına bu soruya net bir yanıt vermek mümkün. Zira bu konudaki fikirleri ortaya koyan, kamuoyuyla paylaşılmış herhangi bir kaynak bulunmuyor. Varsa da konunun gerçek muhataplarına ulaşmış değil.

Tam da bu noktada kritik bir ayrım ve hatırlatma yapmak gerekiyor. İhtiyacımız olan şey; barınmanın bu ülkenin yurttaşları için en temel haklardan biri olduğunu yeniden hatırlatmak, bu hakkı siyasi ve ekonomik güç odaklarından ayırmak ve gerçek anlamda çözüm odaklı bir yol haritası oluşturmak. Hak temelli başka bir konut politikası mümkün. Ancak her konut politikası barınma krizine çözüm değildir.

Hak temelli konut politikası neyi kapsar, neyi kapsamaz?

Hak temelli bir konut politikası, yalnızca konut üretmeyi değil; barınma hakkını güvence altına almayı hedefler. Hak temelli yaklaşım, konutu bir yatırım aracı ya da borçlanma konusu olarak ele almaz. Barınmayı, insanın kentte eşit ve onurlu biçimde yaşayabilmesinin temel koşulu olarak görür.

Hak temelli bir konut politikası, konutu yalnızca “üretilecek bir sayı” ya da “satılacak bir meta” olarak değerlendirmez. Konutu, insanın şehirde kalabilme, yaşam kurabilme ve geleceğe tutunabilme hakkının temel unsuru olarak ele alır.

Bugün Türkiye’de uygulanan konut politikalarının önemli bir kısmı, barınma sorununu çözmekten çok konutu krediye erişebilenler için mümkün kılmaya odaklanmaktadır. Oysa barınma krizi, tam da krediye erişemeyenlerin krizidir. Hak temelli bir yaklaşım, en kırılgan olanı merkeze alır.

Türkiye’de konut politikası neredeyse tamamen mülkiyet üzerinden kurulmuş durumdadır. “Ev sahibi olma” ideali, barınma hakkının önüne geçmiştir. Hak temelli konut politikası tam da bu nedenle “herkes ev sahibi olmalı” fikrini sorgular; borçlandırmayı sosyal politika gibi sunan modelleri reddeder. Konut hakkı, ev sahibi olma hakkıyla eşitlenemez. Herkesin ev sahibi olması ne mümkündür ne de gereklidir. Ancak herkesin güvenli, erişilebilir ve sürdürülebilir biçimde barınma hakkı vardır. Hak temelli yaklaşım tam olarak bu hakkı savunur.

Bu çerçeve barınmayı beş temel ilke üzerinden ele alır: uygun maliyetlilik, güvence, mekânsal erişim, yaşanabilirlik ve ayrımcılığın önlenmesi. Konutu yalnızca bir çatı olarak değil; işe erişim, eğitim, sağlık, bakım ve güvenlik gibi tüm kent haklarıyla birlikte düşünür. Türkiye’de bugün uygulanan konut politikaları ise büyük ölçüde bu bütüncül bakıştan uzaktır. Sosyal konut adı altında sunulan modellerin önemli bir kısmı, barınma hakkını güvence altına almak yerine uzun vadeli borç ilişkileri üretmektedir. Bu durum, en kırılgan kesimleri sistemin dışında bırakırken krizi çözmek yerine yeniden üretmektedir.

Hak temelli bir çıkış için politika seti

Barınma krizini çözmekten söz ederken en sık yapılan hata, tek bir aracı “mucize çözüm” gibi sunmaktır. Oysa bugün yaşadığımız kriz, tek bir eksikliğin değil; birbirini besleyen yapısal sorunların toplamıdır. Bu nedenle hak temelli bir konut politikası, tek bir uygulamaya indirgenemez. Aksine, birlikte çalışan ve birbirini tamamlayan bir politika seti gerektirir.

Bu setin merkezinde yer alan temel ilke nettir:

Barınma, piyasanın insafına bırakılabilecek bir ihtiyaç değil; kamusal sorumluluk gerektiren bir haktır.

Bu ilkeye sadık kalındığında konut politikası, “kaç konut üretildiği” sorusundan çıkar; “kimlerin, nerede ve hangi güvencelerle barınabildiği” sorusuna odaklanır. Hak temelli bir çıkış, aşağıdaki temel başlıklar üzerinden kurulabilir.

1) Kiralık konut rejimi ve kiracı güvencesi

Türkiye hızla bir kiracı toplumuna dönüşürken, kiracılık hâlâ geçici ve korunaksız bir durum olarak ele alınmaktadır. Oysa hak temelli bir konut politikası, kiracılığı istisnai değil; kalıcı ve meşru bir barınma biçimi olarak tanır. Tahliye tehdidiyle yaşamayı normalleştirmez.

Kiracının her sözleşme döneminde yerinden edilme korkusu yaşadığı bir düzende, barınma hakkından söz edilemez. Bu nedenle hak temelli bir yaklaşım, kira ilişkilerini yalnızca sözleşme serbestisine bırakmaz; kamusal güvencelerle destekler. Amaç, kiracının ev sahibi karşısındaki yapısal kırılganlığını azaltmak ve barınmayı öngörülebilir kılmaktır.

Kira rejimi düzelmeden barınma krizi çözülemez. Bu, tüm politika setinin ilk ve vazgeçilmez halkasıdır.

2) Kamusal ve sosyal kiralık konut stoğu: Piyasayı dengeleyen kamu zemini

Konut piyasasının tümüyle serbest bırakıldığı bir düzende barınma krizinin çözülmesi mümkün değildir. Hak temelli bir yaklaşım, kamunun konut alanında yalnızca düzenleyici değil; doğrudan dengeleyici bir aktör olarak var olmasını gerektirir.

Burada kritik nokta şudur: Kamusal kiralık konut, yalnızca “en yoksullar” için tasarlanmış dar bir sosyal yardım modeli olmamalıdır. Amaç, yoksulluğu damgalayan bir sistem kurmak değil; geniş toplumsal kesimler için erişilebilir, piyasa fiyatlarını aşağı çeken ve kiraları dengeleyen bir kamusal alternatif yaratmaktır.

Kamusal kiralık konut stoğu barınma krizini tek başına çözmez; ancak krizin toplumsal bir yıkıma dönüşmesini engelleyen bir tampon mekanizma oluşturur. Türkiye’de bugün bu işlevi görebilecek ölçekte bir kamusal kiralık konut stoğunun neredeyse hiç olmaması, kiracıları tamamen piyasanın insafına bırakmaktadır.

3) Arazi ve arsa politikası: Konutun hammaddesini yönetmek

Konut politikası tartışmalarında en sık gözden kaçırılan gerçek şudur: Konutun maliyetini belirleyen en temel unsur arsadır. Arsa spekülasyonu kontrol altına alınmadan uygun maliyetli konut üretimi mümkün değildir.

Hak temelli bir konut siyaseti, arsayı yalnızca bir piyasa nesnesi olarak değil; kamusal bir kaynak olarak ele alır. Kamu arazilerinin barınma politikalarının hizmetine sunulması, imar kararlarından doğan değer artışlarının kamuya geri kazandırılması ve arsa stokçuluğunun sınırlandırılması bu yaklaşımın temel unsurlarıdır.

Bu noktada altı çizilmesi gereken cümle nettir:

Arsayı yönetemeyen bir kamu otoritesi, konutu da yönetemez.

4) Kentsel dönüşümde yerinde barınma hakkı

Kentsel dönüşüm, Türkiye’de uzun süredir barınma krizini derinleştiren bir mekanizma olarak işlemektedir. Yapılar yenilenirken insanlar yerinden edilmekte; mahalleler dönüşürken toplumsal bağlar kopmaktadır.

Hak temelli bir konut politikası için dönüşümün temel ilkesi açıktır:

İnsanlar yaşadıkları yerde kalabilmelidir.

Barınma hakkı yalnızca yeni bir konut edinme hakkı değil; mevcut yaşam alanında kalabilme güvencesini de içerir. Bu nedenle dönüşüm süreçlerinde mülkiyet sahipleri kadar kiracıların da korunması, geçici çözümler yerine kalıcı barınma güvenceleri üretilmesi gerekir. Aksi hâlde kentsel dönüşüm, modern bir yerinden edilme aracına dönüşür.

5) Konutu “kent” yapan şartlar: Ulaşım, donatı ve işe erişim

Başarılı konut politikaları yalnızca “ev üretmez.” Konutu mahalle ve kent ölçeğinde ele alır. Okul, sağlık, kamusal alan, toplu taşıma ve istihdama erişim olmadan üretilen her konut, barınma krizini mekânsal olarak yeniden üretir.

Bu nedenle hak temelli bir yaklaşım, konutu kent hakkından ayrı düşünmez. “Konut vardır ama kent yoktur” durumunu normalleştirmez. Sosyal konutun kentin çeperine sıkıştırılmasına değil; kent içinde ve karma yaşamı destekleyen modellere dayanır.

6) Yerel demokrasiyi güçlendiren barınma politikaları

Barınma krizi mahallede yaşanır. Bu nedenle çözüm de mahalleden başlamak zorundadır. Hak temelli bir konut politikası, yerel yönetimleri yalnızca uygulayıcı değil; asli karar verici aktörler olarak görür.

Katılımcı planlama, mahalle forumları ve yer seçimi süreçlerine halkın dâhil edilmesi barınma hakkının temel bileşenleridir. Yerel demokrasiyi güçlendirmeyen bir konut politikası, ne kadar teknik olarak “doğru” olursa olsun toplumsal meşruiyet üretemez.

7) Kooperatifçilik ve topluluk temelli modeller

Piyasa dışında, dayanışmaya dayalı konut üretim biçimleri barınma krizine karşı önemli bir alternatiftir. Ancak bu modeller “iyi niyet” örnekleri olarak değil; kamusal politikaların tamamlayıcı unsurları olarak ele alınmalıdır.

Hak temelli kooperatifçilik, bireysel mülkiyet yerine kolektif kullanım hakkını merkeze alır. Amaç, konutu yatırım aracına dönüştürmeden uzun vadeli ve uygun maliyetli bir barınma imkânı sunmaktır. Bu tür modeller ancak kamunun arazi, finansman ve hukuki çerçeve desteğiyle ölçek kazanabilir.

8) Boş konutlar ve spekülasyonla mücadele

Barınma krizinin derinleştiği bir ülkede on binlerce konutun boş tutulması, bireysel bir tercih değil; kamusal bir sorundur. Konutun yatırım amacıyla atıl tutulması, barınma hakkıyla açık bir çelişki içindedir.

Hak temelli bir yaklaşım, konutun birikim aracı olarak sınırsız biçimde kullanılmasına müdahale eder. Boş konutların kamusal kullanıma kazandırılması, kısa dönemli kiralamanın sınırlandırılması ve spekülatif mülkiyetin vergilendirilmesi bu çerçevenin araçlarıdır. Amaç, cezalandırmak değil; konutu yeniden barınma işlevine döndürmektir.

9) Hedefli sosyal destekler: Yardım değil güvence

Kira yardımları ve sosyal destekler, barınma krizinin akut etkilerini hafifletmek için gereklidir. Ancak bu araçlar tek başına çözüm değildir. Aksi hâlde kamu kaynakları, doğrudan piyasayı besleyen bir mekanizmaya dönüşür. 

Hak temelli bir yaklaşımda sosyal destekler geçici ve hedeflidir. En kırılgan gruplar için bir koruma kalkanı işlevi görür; ancak kalıcı konut politikalarıyla birlikte uygulanır. Çünkü barınma hakkı, yardım değil; güvence meselesidir.

10) Konut politikası için kalıcı kurumsal yapı ve hesap verebilirlik

Hak temelli bir konut politikası, yalnızca doğru araçları belirlemekle kurulamaz; bu araçların birlikte ve süreklilik içinde işlemesini sağlayacak kalıcı bir kurumsal yapı gerektirir. Aksi hâlde konut politikaları dönemsel tercihlere ve parçalı uygulamalara göre savrulur.

Türkiye’de konut alanında yetkilerin dağınık, sorumlulukların belirsiz olması; kira rejimi, arazi politikası, dönüşüm ve sosyal destekler arasında bütüncül bir yaklaşım kurulmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle hak temelli bir yaklaşım, konut politikalarının merkezi idare ile yerel yönetimler arasında eşgüdüm içinde yürütülmesini ve barınma hakkının şeffaf veri ve izleme mekanizmalarıyla güvence altına alınmasını zorunlu kılar.

Bu politika seti ne söylüyor?

Bugün Türkiye, konut politikaları açısından basit ama belirleyici bir ayrımın eşiğinde duruyor:

Daha fazla konut mu üreteceğiz, yoksa daha adil bir kent mi kuracağız?
İnsanları kentin dışına mı taşıyacağız, yoksa kent hakkını genişletecek modeller mi geliştireceğiz?
Borçlandırma üzerine kurulu bir sistemi mi sürdüreceğiz, yoksa hak temelli, sürdürülebilir ve erişilebilir bir barınma politikasını mı inşa edeceğiz?

Bu soruların yanıtı yalnızca şehircilik politikasını değil; Türkiye’nin demokrasi pratiğini, sosyal adalet anlayışını ve siyasal geleceğini de belirleyecek.

Biz bu politika setinin neresindeyiz?

Bu politika seti, teorik olarak kolay uygulanabilecek önlemlerden; somut ve sorunu kalıcı yöntemlerle çözmeye odaklı ilkelerden oluşuyor. Bu alanda çalışan, yetkileri ve görevleri bulunan, politika üretmekle sorumlu birçok kişinin düşünebileceği ve hatta rahatça hayata geçirebileceği yaklaşımlar bunlar.

Peki neden Türkiye’de hayata geçirilemiyor? Çünkü sorun teknik kapasite eksikliği değil; siyasal tercihler. Konutun yatırım aracı olarak korunması, arsa rantının dokunulmazlığı, yerel yönetimlerin yetkisiz bırakılması ve kiracıların siyasal özne olarak tanınmaması bu setin önündeki temel engellerdir. Türkiye’de barınma krizi “yapılamadığı” için değil; bilinçli olarak yapılmadığı için derinleşmektedir.

Bu nedenle çözüm, teknik bir reformdan çok konut politikasının yönünü değiştirecek bir siyasal irade gerektiriyor. Bugün barınma krizinin ağırlığını en çok hisseden kesimler; gençler, kadınlar, düşük gelirli çalışanlar, kiracılar, öğrenciler ve bakım emeğinin yükünü taşıyan haneler… Bu kesimler, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin en büyük siyasal aktörlerine dönüşecek.

Konut hakkını güçlendirmek, bir kent politikası olduğu kadar Türkiye’de siyasetin yönünü belirleyecek ana eksenlerden biri olacak. Türkiye’nin geleceği, kente ve yurttaşa nasıl bir yaşam sunduğumuzla belirlenecek. Bu yüzden konut artık yalnızca bir yapı değil; bir demokrasi meselesi, bir sosyal adalet meselesi, bir toplumsal barış meselesidir. Ve belki de en çok, bu ülkenin vatandaşına “bu şehirde senin de bir yerin var” deme meselesidir.

Konut hakkı artık siyasetin merkezine taşınmak zorundadır. Barınma sorunu yaşayanlar bu ülkenin en büyük yeni siyasal öznesidir. Gençler, kadınlar, kiracılar, güvencesiz çalışanlar… Hepsi aynı yerden sesleniyor: Bu şehirlerde yaşamak istiyoruz.

Muhalefetin ve yerel yönetimlerin önünde açık bir sorumluluk var. Barınma krizini yalnızca eleştiren değil; başka bir konut siyasetini kuran bir hatta ihtiyaç var. Çünkü başka bir yol mümkün. Ancak o yol kendiliğinden açılmayacak. Hak temelli bir konut siyaseti, ancak kararlılıkla ve ısrarla savunulursa hayata geçebilir.

Barınma krizi: Türkiye’de bir hak nasıl yaşanamaz hale geldi?

Avrupa Parlamentosu’nun “anne milletvekilleri” için getirdiği oy hakkı düzenlemesi: Demokrasiye annelik katmak

Cumhuriyet’in İlk Yüzyılında Kentleşme Pratiklerine Bir Bakış ve İkinci Yüzyılın Kentlerini Planlama

Etiketler: barınma hakkı, konut rejimi, konut krizi, kiracı güvencesi, kamusal kiralık konut, sosyal konut, arsa spekülasyonu, yerinde dönüşüm, kent hakkı, mekânsal adalet, konut kooperatifleri, boş konut politikası