₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

23 yılın üç günlük özeti

Urfa’nın Siverek ilçesinde 14 Nisan günü bir lisenin eski öğrencisi, elinde av tüfeğiyle okuluna girdi. On öğrenci, dört öğretmen, bir kantin çalışanı ve bir polis yaralandı; saldırgan kendini öldürdü. Aynı gün İzmir’de Ege Üniversitesi kampüsünde, barınma hakkı ve yurtlardaki zehirlenmeler için bildiri dağıtan Öğrenci Sendikası üyelerine palalarla saldırıldı. Saldırganlar tekbir getirip bozkurt işareti yaptı; üniversite güvenliği onları kampüs içine aldı. Hastane önündeki ikinci saldırıda toplam 21 öğrenci yaralandı. Ertesi gün, 15 Nisan’da, Kahramanmaraş Onikişubat’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nda 13 yaşındaki bir sekizinci sınıf öğrencisi, eski emniyet mensubu babasının beş silahı ve yedi şarjörüyle iki beşinci sınıfa girdi. Bir öğretmen ve sekiz çocuk öldü. On üç yaralı, altısı yoğun bakımda.

Kırk sekiz saat, üç şehir, üç ayrı silah türü. Bir iktidar refleksi: “Bireysel hadisedir, terör değildir.” Bir yargı kararı: Yayın yasağı. Bir başka haber: Görüntüleri paylaşan 63 sosyal medya hesabına soruşturma. Çocukları değil, çocukların öldürüldüğünü gösterenleri susturan bir devletin sessizliği.

On iki yıl önce bir başbakan, “dindar ve kindar nesil yetiştireceğiz” demişti. O günden bu yana yirmi üç yıl geçti. Bugün dindar olup olmadığı tartışmalıdır ama kindar bir neslin yetiştiği tartışılmaz. Ege’deki palalar, Siverek’teki av tüfeği, Maraş’taki beş silahlı sırt çantası; kindarlığın üç farklı dilde konuştuğu üç cümle.

Üç kapı, tek ortak payda: İtaat

Okullarda Millî Eğitim Bakanı’nın kendi ağzıyla ifade ettiği 2.709 protokol var. İçlerinde, Bakan Tekin’in “Sizin tarikat, cemaat dediğiniz, bizim STK dediğimiz yapılar” diye tarif ettiği örgütler bulunuyor. ÇEDES, yani Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum protokolü, 2021’de imzalandıktan sonra 81 ile yayıldı. “Manevi danışman” adı altında imam, vaiz, Kur’an kursu hocası okullara girdi. Pedagojik formasyona sahip olmayan kişiler, pedagojik formasyona sahip rehber öğretmenlerin yerini aldı. Binlerce rehber öğretmen atama beklerken, çocukların psikolojik danışmanı değil “manevi danışmanı” oldu. Bitlis Hizan’da bir ortaokulda, yedinci sınıfa Kâbe maketi getirilip “şeytan taşlatıldığı” haberi bu rejimin sıradan bir günüydü. Bakan Tekin’in bu protokolleri savunurken kullandığı cümle hafızalardadır: “Onlar çocukların dağa çıkmasını engelliyor.” Devletin pedagojik yükümlülüğünü tarikata havale edenin kendi itirafı.

İkinci kapıda Ülkü Ocakları vardı. İktidar ortağı MHP’nin gençlik örgütü olan bu yapı, Millî Eğitim Bakanlığı protokolleriyle “sivil toplum kuruluşu” statüsünde okullara girdi. 2013’te Gülsuyu’nda uyuşturucu çetesine direnirken öldürülen Hasan Ferit Gedik’in hesabı hiç sorulmadı; onun katillerinin ideolojik kardeşleri, bugün Ege Üniversitesi’nin kampüsünde palalarla öğrenci kovalıyor. Ege’deki saldırının tesadüf olmadığı, üniversite güvenliğinin saldırganları içeri almasından, hastane önünde ikinci saldırıya izin verilmesinden, baro başkanının “saldırganlar dışarıdan getirildi” açıklamasından bellidir. Burada bir “güvenlik zaafı” değil, 23 yılın birikmiş siyasi tercihi vardır.

Üçüncü kapıdan girenler ise ne tarikata ne ocağa kayıtlıdır. Daltonlar, Casperlar, Redkitler, Şirinler, Barış Boyun çetesi. Adları çizgi film karakterlerinden ödünç, yöntemleri Kolombiya kartellerinden devşirme, pazarları sosyal medyada, hücre evleri Esenyurt sitelerinde, tetikçileri 15 ile 20 yaş arasındaki çocuklar. İddianameler, bu çetelerin sosyal medya üzerinden nasıl çocuk devşirdiğini tek tek belgeliyor: Kopuk aile bağları, tekstil atölyesinde 12 saat sigortasız çalışma, ailesinde ve çevresinde saygınlık arayışı, sosyal medyada ve bazı kliplerde idealize edilen silahlı yaşam, lüks araba ve korunaklı villa imgeleri. Savcıların kendi tanımıyla, “ne eğitimde ne istihdamda” olan bir kuşak, 18 yaş altında alınan cezaların düşüklüğü hesaplanarak motosikletli infazlara gönderiliyor. Cezaevleri, hücre evleri ve TikTok hesapları aynı üretim bandının üç istasyonu. Sinan Ateş’ten Avukat Serdar Öktem’e uzanan suikast zinciri, bu çetelerin salt suç örgütü değil, siyasi aletler olduğunu da gösterdi. Ve devlet on iki yıldır, Hasan Ferit Gedik’ten bu yana, bu yapılarla ciddi bir mücadele vermedi. Vermediği gibi, onların kullandığı çocukları geleceksizliğe iterek kadro sağladı.

Bu üç kapının ortak paydası açıktır: İtaat. Biri cemaate, biri ocağa, biri çeteye. Biri dualarla, biri bozkurt işaretleriyle, biri çizgi film lakaplarıyla. Pedagojisini, rehber öğretmenini, spor sahasını, gençlik merkezini, ücretsiz üniversitesini, iş imkânını, barınma hakkını ve geleceğini elinden aldığın çocuğun önünde kaç kapı kalır? Biat eden bir çocuk yetiştirmeyi politika haline getiren iktidar, çocuğun hangi kapıdan girdiğiyle ilgilenmez. Çünkü biat hepsinde ortaktır.

Silah: Asıl zemin

Şimdi üç kapının da önünden geçip, hiçbirine uğramayan ama her birini mümkün kılan asıl zemine gelelim: Silah. Türkiye’de yalnızca 2025 yılında İçişleri Bakanlığı 110 bin ruhsatsız silaha el koyduğunu açıkladı. Umut Vakfı’nın verilerine göre dolaşımdaki ruhsatsız silah sayısı 30 milyonu aşıyor. Cinayetlerin yüzde 82’sinde silah kullanılıyor; bunların yalnızca yüzde dördü ruhsatlı. Kuru sıkıdan dönme silahlar internetten, ev adresine, ertesi gün kargoyla geliyor. Ama mesele salt rakamlar değildir. Mesele, silahın bu toplumdaki kültürel yeri, üretiliş biçimi, meşrulaştırılma yoludur.

Bir ülke düşünün ki her erkek çocuğu 20 yaşında devlet eliyle silahla eğitilir; silaha dokunmayı reddetmek suç sayılır, reddedenlere sivil ölüm uygulanır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin onlarca kararına rağmen vicdani ret bir hak olarak tanınmaz. Okulda ant, mahallede sünnet düğününde oyuncak tabanca, askerlik uğurlamasında havaya ateş, her evde “şanlı ordu” nostaljisi. Bir çocuk bu ülkede doğduğu andan itibaren silahla tanıştırılır. Maraş’taki 13 yaşındaki çocuk, sırt çantasını beş silahla doldururken 23 yıllık değil 100 yıllık bir kültürel birikimin içine elini attı. O silahların hiçbiri ruhsatsız değildi; eski bir emniyet mensubu babanın, yani devletin kendi eliyle silahlandırdığı bir kamu görevlisinin evinden çıkmıştı. Maraş’taki silahlar, cumhuriyet harcının ve 23 yıllık iktidarın üst üste binmesiyle oluşan mirasın bire bir kaydıdır.

AKP bu harcı devralmakla kalmadı. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilip silahlı erkek şiddetine resmi bir göz yumma söylemi kurdu. Korucuyu kaldırmayı unuttu, bekçiyi kadro olarak geri getirdi, özel güvenlik sektörünü bir çeşit paralel ordu boyutuna büyüttü. Suriye savaşında sınırı silah koridoruna çevirdi; o silahların bir kısmı iç pazara döndü. Gezi sonrasında “sokaklara inin” söylemiyle silahlı tabana çağrı yaptı. Ve bugün Kahramanmaraş valisi, 13 yaşındaki bir çocuğun sırt çantasından çıkan beş silah için “bireysel hadisedir” diyebiliyor. Silahı reddetmenin hâlâ suç, silahı taşımanın hâlâ erkeklik sayıldığı bir ülkede, 13 yaşındaki çocuğun sırt çantasından beş silah çıkması bir anomali değil, bir özettir.

Münferit olmayan tek şey

Siverek’te bir öğrenci, saldırıdan bir gün önce tehdit mesajları yüzünden gözaltına alınıp serbest bırakılmıştı. Maraş’taki çocuk hakkında yayın yasağı var. Ege Üniversitesi’nde palalı saldırganların bir kısmı hâlâ gözaltında değil. Ve İçişleri Bakanı, “olaylar birbirinden bağımsızdır” diyor. Doğrudur: Münferitlik, bu iktidarın resmi dilinde, bir araya gelmelerini görmek istemediği her şeye taktığı ortak addır. Kadın cinayetleri münferittir; işçi ölümleri münferittir; cemaat yurtlarındaki çocuk istismarı münferittir; okul saldırıları da münferittir. Münferit olmayan tek şey, bu münferitliklerin istatistiğidir.

“Dindar ve kindar nesil” derken başbakanın niyeti neydi, artık tartışmıyoruz. 23 yılın sonunda elimizdeki nesli tarif eden ifade budur. Dindarlığı okulda “manevi danışman”dan, evde fetva hattından, mahallede cemaat yurdundan öğrenen bir çocuk; milliyetçi şiddeti Ülkü Ocakları’nın “STK” statüsünden öğrenen bir genç; mafya hayalini hücre evlerinden, sosyal medya paylaşımlarından ve çizgi film lakaplarından devşiren bir çırak; ve silahı zaten babasının dolabından, devletin yüz yıllık militarist eğitiminden, toplumun sünnet düğününden miras almış bir kuşak. Üçü de birleşince Siverek, Ege ve Maraş çıkar.

Silahsızlanma bir temenni değil, politik bir programdır. Bu programı reddeden her iktidar, bir sonraki katliamın ortağıdır. Çocuğu dine biat ettiren, sokakta milise teslim eden, mahallede çeteye devreden, evdeki silahı erkekliğin nişanı sayan bir düzenden ne beklenir? Bu düzenden başınıza sağlık çıkmaz; bir sonraki Siverek, bir sonraki Ege, bir sonraki Maraş çıkar. Dokuz çocuğun bıraktığı soru bir tane değil, bin tanedir. Ama hepsinin ortak bir cevabı vardır ve cevap bu düzenin kendisinde yoktur.

Bir devlet masalının sonu

Yaşam Söyleşileri 4 | Çocuktan fail yaratan ataerkil sarmal ve eğitimin krizi

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →