“Çelişkiler, Olasılıklar ve Ütopyalar Arasında” projesinin üç günlük Haziran programı, Bergama’da Ümit Kıvanç’ın “16 Ton” belgeselinin gösterimi, kapanış forumu ve “İhtimal Eşikleri” sergisinin sanatçılarla birlikte gezilmesiyle tamamlandı. İlk gün Bergama’da çocukların çizimleri, enerji coğrafyaları paneli ve sergi açılışıyla başlayan; ikinci gün Soma’da kömürden çıkışın emek, hafıza, tarım ve adil dönüşüm sorusuna yoğunlaşan program, son gününde belgesel, forum ve sergi turuyla ortak bir hafıza ve gelecek tartışmasına dönüştü.
Üç günlük program, Bergama’dan Soma’ya, Soma’dan yeniden Bergama’ya uzanan bir hatta ilerledi. 5 Haziran’da Bergama’da çocukların “Başka Bir Dünya” çizimleriyle açılan, enerji coğrafyaları paneli ve “İhtimal Eşikleri” sergisiyle çevre adaleti, mülksüzleşme, emek ve sanatın kamusal rolünü tartışmaya açan program; 6 Haziran’da Soma’da “Bir Coğrafyanın Z Raporu” sergisi, “Türkiye’nin Aynası: Soma” belgeseli, “Soma’da Enerji, Emek ve Gelecek” paneli ve “13 Mayıs: Tanıklığın Ötesinde” sergi ziyaretiyle kömürden çıkışın ağır sorularına yöneldi.
“Çelişkiler, Olasılıklar ve Ütopyalar Arasında” projesinin son günü, 7 Haziran’da yeniden Bergama’da gerçekleşti. Bergama Kültür Merkezi’nde Ümit Kıvanç’ın “16 Ton” belgeseli gösterildi; ardından kapanış forumunda üç günlük programın bıraktığı sorular, eksikler, ihtimaller ve devam yolları konuşuldu. Gün, Odeon Pergamon Kültür Sanat Alanı’nda “İhtimal Eşikleri” sergisinin sanatçılarla birlikte gezilmesiyle tamamlandı.
Böylece ilk gün Bergama’da çevre adaleti ve mülksüzleşme sorusuyla açılan tartışma; ikinci gün Soma’da işçilerin geçimi, tarımın çözülmesi, göç, küçük çiftçilik, hafıza ve hak mücadelesiyle ağırlaştı; son gün ise belgesel sinema, forum ve sanatçı anlatılarıyla adil dönüşümün nasıl ortak bir dile, arşive ve uzun erimli bir karşılaşma alanına dönüşebileceği sorusuna bağlandı.
“16 Ton”: Kömürün fıtratı mı, işçinin hayatı mı?
Son günün ilk etkinliği Ümit Kıvanç’ın “16 Ton” belgeselinin gösterimi oldu. Film, kömür madenciliği tarihini iş cinayetleri, sınıf mücadeleleri, sermaye düzeni ve madencilerin gündelik hayatı içinden kuruyor. Gösterimin ardından Kıvanç, filmin başlangıçta doğrudan bir belgesel olarak tasarlanmadığını; gazetecilik yaptığı dönemde gittiği maden kazalarında oluşan bir birikimden, çektiği fotoğraflardan ve madencilikle ölüm arasındaki ilişkiye dair giderek netleşen bir düşünceden doğduğunu anlattı.
Kıvanç’ın konuşmasındaki en güçlü vurgu, maden ölümlerini “işin fıtratı” olarak normalleştiren dile karşıydı. Ona göre, bir madende alınacak bütün önlemlere rağmen ölüm ihtimali ortadan kaldırılamıyorsa, o madenin işletilmemesi gerekir. Bu yaklaşım, bir gün önce Soma’da tartışılan adil dönüşüm meselesiyle doğrudan birleşti: Kömürden çıkış, enerji kaynağı değişikliğinden ibaret olmayan; insan hayatını, işçilerin geçimini, yerel ekonomiyi, örgütlenme hakkını ve bölgesel planlamayı birlikte düşünmeyi gerektiren bir toplumsal mesele.
Gösterim sonrası sorularda filmin kurgu tercihleri, “16 Tons” şarkısının tarihi, altyazı meselesi, maden işçileriyle gösterimlerin yapılıp yapılmadığı, filmin Soma sonrası güncellenip güncellenmeyeceği ve maden facialarının izleyici üzerinde nasıl bir etki yarattığı konuşuldu. Kıvanç, filmin her şeyi kapsayan bir ansiklopedi olamayacağını; birbirini tamamlayan ve yan yana geldiğinde daha geniş bir hat kuran olayları seçmeye çalıştığını söyledi.
Bu seçim, “16 Ton”u yalnızca madencilik tarihine bakan bir belgesel olmaktan çıkarıyor. Film, kömürün modern kapitalizmin sınıf ilişkileri içindeki yerini, madencinin emeğini, ölüm riskinin olağanlaştırılmasını ve sermaye düzeninin farklı coğrafyalarda tekrar eden şiddetini görünür kılıyor.

Kapanış forumu: Sözü çoğaltmak, arşivi büyütmek
Belgesel gösteriminin ardından yapılan kapanış forumu, üç günlük programın ne bıraktığını ve bundan sonra nasıl sürdürülebileceğini tartışmaya açtı. Günseli Baki, projenin Kasım 2025’te başladığını; sanatçı atölyeleri, çocuk çalışmaları, saha ziyaretleri, seminerler, sergiler, belgesel gösterimleri ve panellerle genişleyen bir süreç olarak ilerlediğini anlattı.
Forumda öne çıkan başlıklardan biri, projenin fiziksel katılımın ötesinde nasıl kalıcılaşacağıydı. Fatih Kurunaz, üç gün boyunca ortaya çıkan birikimin dijital ortamda erişilebilir hale gelmesinin önemine dikkat çekti. Proje ekibi de web sitesi üzerinden sergiler, saha çalışmaları, kavramlar sözlüğü, kaynaklar ve kayıtların arşivlendiğini; sürecin yalnızca üç günlük etkinlik takvimiyle sınırlı kalmaması için bu belleğin büyütüleceğini aktardı.
Tunca Subaşı, büyük kentler dışında yapılan bu tür çalışmaların bütünüyle bir esere dönüştüğünü söyledi. Ona göre sergi, konuyu ajitasyona ya da doğrudan temsil iddiasına sıkıştırmadan, sanatçıların sahada edindiği duyguları ve karşılaşmaları çoğul bir dille görünür kıldı.
Gökçe Yeniev ise projenin başındaki temel meselenin “araştırma yapıp gitmek” olmadığını hatırlattı. Akademik bilginin yerel deneyimle yeniden buluşması, hikâyenin öznesi olan insanlarla temas kurması ve kültür sanatın bu karşılaşmaya alan açması, projenin kurucu niyetlerinden biriydi. Yeniev’e göre kültür sanat ayağı, düşük salon katılımına rağmen başka dolaşım kanalları açıyor; sergiler, kayıtlar ve dijital arşiv aracılığıyla etki zamana yayılıyor.

Üçüncü ayak: Yerel katılım, medya ve sivil toplum
Forumda en çok tartışılan konulardan biri, projenin “üçüncü ayağı” oldu. Yücel Tunca, akademi ve sanat arasındaki köprünün kurulduğunu; ancak medya, halkla ilişkiler, sosyal medya, yerel katılım ve sivil toplumla daha güçlü buluşma ayağının ayrıca düşünülmesi gerektiğini belirtti. Tunca’ya göre sözün çoğalması, yalnızca iyi bir içeriğin üretilmesine değil, o içeriğin muhataplarıyla buluşmasını sağlayacak örgütlü bir iletişim emeğine de bağlı.
Fikret Adaman ise bu tür çalışmaların her zaman geniş katılım üretmeyebileceğini, ancak uzun vadeli etkisinin ve tarihsel kaydının önemsenmesi gerektiğini söyledi. Adaman’a göre adil dönüşüm, ekolojik kriz ve emek meselesi üzerine kurulan karşı hegemonik alanlar çoğu zaman küçük adımlarla, sınırlı karşılaşmalarla ve ısrarlı kayıtlarla oluşuyor.

Fırat Genç, son yıllarda birçok insanın farklı yerlere dağıldığını, ancak bu dağılmanın aynı zamanda yeni bağlar ve yeni üretim alanları yarattığını söyledi. Bergama’daki üç günün kendisinde yarattığı duyguyu, görünmez kalmış dayanışma hatlarının fark edilmesi olarak tarif etti. Hale Eryılmaz ise Kuzey Ege’de ekolojik yıkımla uğraşan sanatçı grupları, kültür kurumları ve ekoloji inisiyatifleri arasında daha güçlü bir haberleşme ve karşılaşma zemini kurulabileceğini belirtti.
Ekin Çuhadar, kültür sanat alanının ekoloji ve iklim tartışmalarına daha fazla dahil olduğu bir dönemde, bu çalışmanın Türkiye’nin farklı bölgelerinde benzer meselelerle uğraşan akademisyenler, sanatçılar, yerel aktörler ve sivil toplum yapıları için bir başlangıç olabileceğini söyledi. Ayşe Buğra ise üç günlük programın akademik bilgi, sanat çalışmaları, ekolojik coğrafya ve yerel kültür sanat faaliyeti arasında anlamlı ilişkiler kurduğunu; bu tür buluşmaların yalnızca büyük kalabalıklarla ölçülmemesi gerektiğini vurguladı.
Forumda dile getirilen katkılar, adil dönüşüm tartışmasının enerji ve ekoloji alanıyla sınırlı kalamayacağını gösterdi. Emek, tarım, sanat, hafıza, yerel örgütlenme, dijital arşiv, çocuklar, gençler ve bilgi üretimi aynı hattın parçaları olarak konuşuldu.

“İhtimal Eşikleri”: Yerle gök arasında bir sergi
Programın son durağı, Odeon Pergamon Kültür Sanat Alanı’ndaki “İhtimal Eşikleri” sergisinin sanatçılarla birlikte gezilmesi oldu. Küratörlüğünü Günseli Baki’nin üstlendiği sergide Berna Dolmacı, Hakan Kırdar, Selin Atik, Sezgi Abalı, Talha Demiral, Tunca Subaşı, Yücel Tunca ve Zekiye Buğurcu’nun işleri yer aldı. Sergi, 5 Haziran’da açıldı ve 28 Haziran’a kadar izleyiciyle buluşacak.
“İhtimal Eşikleri”, Soma, Bergama ve Ayvalık hattındaki enerji dönüşümünü kayıp ve ihtimallerin aynı anda var olduğu bir eşik olarak ele alıyor. Kömürden çıkış, yenilenebilir enerjiye geçiş, çevre adaleti, mülksüzleştirme ve adil dönüşüm kavramları, sanatçıların saha ziyaretleri ve seminerler sırasında edindikleri bilgilerle birlikte duyusal bir deneyime dönüşüyor.
Serginin “Yerle Gök Arasında” başlıklı metninde öne çıkan eşik fikri, Soma’daki açık ocak maden sahalarının yarattığı uçsuz bucaksız manzaralarla Bergama kırsalındaki rüzgâr enerji santralleri, taş ocakları, güneş panelleri ve canlı bitki örtüsünün yan yanalığından besleniyor. Bu karşılaşmalar, enerji dönüşümünü düz bir ilerleme hikâyesi olarak değil; yıkım, umut, direnç, tükenmişlik, emek, yerel yaşam ve canlılar arası ilişkiler arasında kurulan kırılgan bir süreç olarak düşündürüyor.
Günseli Baki, sergi turunun başında projenin hazırlık sürecini anlattı. Sanatçılar, proje danışmanlarının çevre adaleti, mülksüzleştirme ve adil dönüşüm üzerine hazırladığı seminerlere katıldı; ardından Soma’da açık ocak maden sahalarını, Bergama’da ise yenilenebilir enerji yatırımlarının yoğunlaştığı alanları deneyimledi. Bu karşılaşmalar, sergideki işlerin yalnızca kavramsal değil, aynı zamanda duyusal ve mekânsal bir zeminden doğmasını sağladı.

Eserlerin açtığı eşikler
Yücel Tunca’nın “Yara” adlı fotoğraf serisi, açık ocak madenlerinin dönüştürdüğü yeryüzünü canlı bir hafıza yüzeyi gibi ele alıyor. Toprağın yüzeyindeki yarıklar, kesikler ve katmanlar, müdahalenin coğrafyada bıraktığı geri dönüşsüz izleri görünür kılıyor.
Zekiye Buğurcu’nun “Yeryüzü” çalışması, madencinin yeraltına inerken yeryüzünde bıraktığı hayallere, küçük umutlara ve gündelik yaşam arzusuna bakıyor. Kömür tozuyla kurulan yüzey, yeraltı ile yerüstü arasındaki duygusal bağı, çıkışsızlık ve yaşama arzusu arasındaki gerilimle birlikte taşıyor.
Talha Demiral’ın “Pasa” çalışması, kömür üretiminden arta kalan atık toprakta yaşamın tutunma ihtimalini araştırıyor. Farklı oranlarda toprak ve kömür karışımıyla büyümeye bırakılan bitkiler, iyileşmiş bir doğa anlatısı kurmuyor; kırılgan, belirsiz ve sürekli tehdit altında bir bekleyiş duygusu yaratıyor.
Hakan Kırdar’ın “Havza” çalışması, Soma’yı Türkiye’deki kömür havzalarıyla birlikte düşünmeye çağırıyor. Buğdaydan üretilen ve yakılarak kömürü andıran yüzeylere dönüştürülen tabelalar, ekmek, emek, kömür ve çevre arasındaki çelişkileri görünür hale getiriyor.

Sezgi Abalı’nın “Şeylerin İçindeki Öz” çalışması, dönüşüm tartışmasını insan merkezli bakışın dışına taşıyor. Yunt Dağı’ndaki saha ziyaretinden, rüzgâr enerji santrallerinin yarattığı uğultudan ve arıların yön duygusundan hareket eden çalışma, ekolojik döngüdeki kırılganlığı arılar, bitkiler, rüzgâr ve ses üzerinden kuruyor.
Berna Dolmacı’nın “Dip” çalışması, organik malzemelerle kurduğu geniş yüzeyde tahribatın karanlık ve maddesel izlerini görünür kılıyor. Deniş köyünün yıkıntıları, açık ocak manzaraları ve kömürün çamurumsu izleri, doğanın ekonomik değere indirgenmesinin bıraktığı derin yaraya dönüşüyor.
Selin Atik’in “Vaat” çalışması, külle yıkanmış kumaşlar ve beton kütleler üzerinden, halka yukarıdan verilen sözlerin nasıl sıkışmış, taşıyıcılığını kaybetmiş ve yıkıma dönüşmüş yapılara evrildiğini düşündürüyor. Çalışma, mülksüzleştirme süreçlerinde insanların yaşadıkları yerle kurdukları bağın nasıl aşındığını görünür hale getiriyor.
Tunca Subaşı’nın “Hayat Altı” çalışması ise madencilerin göçük anlarında hayatta kalmak için kurduğu “domuz damı” destek sisteminden yola çıkıyor. Madenciler Ömer Akkabak ve Yıldırak Yılmaz’ın emeğiyle kurulan yapı, yeraltında hayatı sürdürmenin kırılgan araçlarını ve enerji üretiminin ardında görünmez kılınan emeği anıtsallaştırıyor.

Adil dönüşümün sanatla kurduğu soru
“İhtimal Eşikleri” sergisi, enerji dönüşümünü çelişkili ve katmanlı bir süreç olarak kuruyor. Kömürden çıkış zorunluluğu ile yenilenebilir enerji yatırımlarının yarattığı yeni mülksüzleşme biçimleri aynı coğrafyada yan yana duruyor. Serginin sorduğu temel soru buradan doğuyor: Dönüşüm, emeği, toprağı, hayvanları, bitkileri, hafızayı ve yerel toplulukların söz hakkını hesaba katmadan adil olabilir mi?
Projenin son günü bu soruya kesin bir yanıt vermek yerine onu büyüterek kapandı. Ümit Kıvanç’ın “16 Ton”u kömürün emek tarihindeki şiddeti ve madenciliğin ölümle kurduğu karanlık bağı hatırlattı. Kapanış forumu, akademi, sanat, yerel inisiyatifler, sivil toplum ve medya arasında daha güçlü bağlar kurma ihtiyacını açtı. “İhtimal Eşikleri” sergisi ise yıkım ile umut, direnç ile tükenmişlik, yeraltı ile yerüstü, insan ile diğer canlılar arasındaki kırılgan sınırları görünür kıldı.
Soma, Bergama ve Ayvalık hattında başlayan bu tartışma, adil dönüşümün madenlerin kapanması ya da enerji kaynaklarının değişmesiyle tamamlanamayacağını bir kez daha gösterdi. Günseli Baki’nin belirttiği gibi asıl mesele, yerle gök arasındaki o kırılgan eşikte, emekle, yeryüzüyle, hafızayla ve diğer canlılarla nasıl daha adil bir yaşam kurulabileceği sorusunda düğümleniyor.

Üç günün bıraktığı hat
İlk gün Bergama’da çocukların çizimleriyle başlayan soru, enerji dönüşümünü çevre adaleti ve mülksüzleşme ekseninde tartışmaya açmıştı. İkinci gün Soma’da aynı soru, kömürden çıkışın işçiler, tarım, göç, küçük çiftçilik, hafıza ve hak mücadelesiyle kurduğu zor ilişkiye taşındı. Son gün ise bu iki hattı belgesel, forum ve sanatçılarla sergi turu üzerinden ortak bir dile dönüştürdü.
Neden önemli?
Adil dönüşüm çoğu zaman teknik planlama ya da enerji politikası başlığı altında ele alınıyor. Bergama’daki kapanış günü, bu tartışmanın hafıza, emek, yerel katılım, sanat, ekoloji, küçük üreticilik, çocuklar, gençler ve canlılar arası ilişkilerle birlikte düşünüldüğünde gerçek anlamına kavuşabileceğini gösteriyor.
Hafızadan ihtimale
“16 Ton” kömürün emek tarihindeki ağır bilançosunu hatırlattı; kapanış forumu ortak üretim, arşiv ve yerel katılım ihtiyacını açtı; “İhtimal Eşikleri” ise dönüşümün duyusal, ekolojik ve politik katmanlarını görünür kıldı. Üç günün sonunda geriye kalan soru açık: Geleceği kim kuracak ve o gelecekte kime, hangi canlılara, hangi hafızaya yer olacak?
Soma durağı: “Bir Coğrafyanın Z Raporu”ndan adil dönüşümün zor sorusuna


