₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

İranlı gazeteci Reza Talebi: “İran’da halk ile rejim arasında bir bağ kalmadı”

Geçtiğimiz ay başlayan protestoların ardından dünya gündemine oturan İran’da yaşananları ele aldığımız “Mollalar, ABD ve “veliaht prens: İran’ın geleceğine kim yön verecek?”  başlıklı dosyada durumun bölge ve Türkiye için önemli olduğunu ve İran’daki protestoların ardından yaşanacakların dünya siyasetine yön vereceğini dile getirmiştik.

İran’da sular henüz durulmuş değil. Protestolar sırasında internetin sık sık kesilmesi dolayısıyla yaşananları anlık olarak takip etmek mümkün olmamıştı. Aradan geçen süre zarfında bilanço yavaş yavaş açığa çıkıyor. ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı’na (HRANA) göre İran’daki protestolar sırasında ölü sayısı 4 binin üzerindeyken gözaltına alınanların sayısı ise 20 binin üzerinde.

İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, geçtiğimiz hafta yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında binlerce İranlının öldürüldüğünü kabul etti ve bu ölümlerden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ı sorumlu tuttu. Öte yandan, Trump ise kendisine yönelik İran destekli bir suikast iddiasına karşın “Herhangi bir şey olursa tüm ülke havaya uçacak. Onları kesinlikle çok sert vuracağım” ifadelerini kullandı.

İran’da yaşananlar pek çok soruyu beraberinde getiriyor. Biz de bu temel soruları gazeteci Reza Talebi’ye yönelttik.

“Toplumsal bir öfke ortaya çıktı”

İran’da riyalin değer kaybının ardından protestolar patlak verdi. Bu, kuşkusuz belirli sorunların birikiminin patlama noktasıydı. Peki, protestoların yer yer “rejimin kalbi” olarak nitelendirilen çarşı-pazar esnafı arasında başlamasını nasıl değerlendirebiliriz?

İran’daki protestoları yalnızca “çarşı esnafının protestosu” olarak okumak doğru olmaz. Protestolar pazarda başlamadı ancak çarşı-pazar dinamiği süreci tetikleyen ve hızlandıran bir unsur oldu. İran’da tarihsel olarak pazar burjuvazisi ile dinî kurumlar arasında güçlü bir ittifak vardı. Bu ittifak, 1979 Devrimi’nden sonra da uzun süre devam etti. Ancak özellikle 2009’dan sonra ve ardından derinleşen siyasi ve ekonomik krizlerle birlikte bu yapı ciddi biçimde sarsıldı.

Bu dönemde İran’da klasik ve geleneksel pazar burjuvazisinin yerini, giderek ideolojik ve güvenlik temelli yeni bir burjuvazi aldı. Devrim Muhafızları başta olmak üzere, devletle iç içe geçmiş oligarşi yapılar, ekonomik alanı adım adım ele geçirdi. Bu yeni oligarşi, geleneksel pazar kültürüyle hiçbir uyum taşımıyordu. Böylece İran’da aslında bir sınıfsal dönüşüm yaşandı: geleneksel muhafazakâr burjuvazi zayıflatıldı, yerine ideolojik sadakat temelinde şekillenen yeni bir ekonomik elit inşa edildi.

Oysa İran çarşısı tarihsel olarak istikrar yanlısı, kriz karşıtı ve uzlaştırıcı bir roldeydi. Ancak zamanla pazar, merkezi ekonomik aktör olma konumunu kaybederek küçük burjuva düzeyine geriledi. Ne ekonomiyi yönlendirebilecek gücü kaldı ne de toplum ile devlet arasında arabuluculuk yapabilecek kapasitesi. Sürekli baskı altında kalan bu kesim, ayakta durmakta zorlandı ve nihayetinde sisteme karşı tepkisel bir konuma sürüklendi.

Bu tabloya eşlik eden diğer faktörler çok daha genişti: Riyalin dramatik değer kaybı, yapısal ve sistematik yolsuzluk, uzun süreli yaptırımlar, Devrim Muhafızları’nın hem ideolojik hem de ekonomik bir aktör olarak güçlenmesi, kamu kaynaklarının ideoloji adına yağmalanması, kriz yönetimindeki açık yetersizlik, sendikaların, grevlerin ve toplumsal örgütlenmenin sert biçimde bastırılması…

Tüm bunların sonucunda, bu kez sadece tek bir sınıf değil, pazar esnafından yoksullaşmış orta sınıfa, işsiz gençlerden marjinalleşmiş kesimlere kadar uzanan sınıflar üstü ve koalisyon niteliğinde bir toplumsal öfke ortaya çıktı.

Devletin buna verdiği yanıt ise reform ya da çözüm değil, ağır ve kanlı bir bastırma oldu. Yaşanan şiddet ve kayıplar, krizi bitirmedi; aksine gelecekte çok daha sert dalgalarla geri dönecek bir gerilimi kalıcı hâle getirdi. Çünkü ortada bu yapısal sorunlara dair herhangi bir gerçek çözüm iradesi yok.

“Halk ile rejim arasında bir bağ kalmadı”

İran’daki rejim, protestoların öncesinde yaşanan süreçlerde de dahil olmak üzere pek çok kez özellikle ABD ile masaya oturmaya ve anlaşmaya çalıştı. Bunu uluslararası gündemi takip ettiğimizde görebiliyoruz. Ancak Trump yönetimi bu bağlamda genellikle katı bir sınır çizdi. Bu kez daha sert bir sınır çizilmiş görünüyor çünkü İran’a müdahale seçeneği de ön planda. Rejim günden güne zayıflıyor mu? Bu durumu nasıl değerlendirebiliriz?

Bugün karşı karşıya olduğumuz Trump Amerika’sı, önceki dönemlerin Amerika’sından niteliksel olarak farklıdır. Küresel ölçekte baktığımızda, uluslararası sistemde hukukun aşındığı, normların zayıfladığı ve güç siyasetinin daha çıplak bir biçimde öne çıktığı son derece kaotik bir tablo görüyoruz. Bu bağlamda İran rejimi aslında yıllar boyunca elinde ciddi fırsatlar bulundurdu.

İran, özellikle Obama ve Biden dönemlerinde, krizi yönetmek ve uluslararası sistemle daha rasyonel bir ilişki kurmak için zaman kazandı. Hatta Trump’ın ilk döneminde bile ABD’nin henüz resmen nükleer anlaşmadan çekilmediği o yaklaşık bir yıllık ara dönemde diplomatik bir manevra alanı mevcuttu. Dönemin Dışişleri Bakanı Tillerson, müzakereye tamamen kapalı bir çizgide değildi. Ancak İran yönetimi bu süreci değerlendirmedi ve sahayı giderek Pompeo çizgisine ve Trump’ın ikinci dönemine bıraktı.

Bütün bunlar olurken İran henüz bölgedeki vekil güçlerini büyük ölçüde koruyordu Hava sahası ihlallerine maruz kalmamıştı. İsrail’le doğrudan çatışmaya girmemişti. Üst düzey askeri komutanlarını kaybetmemişti. ABD ile ilişkilerde Çin ve Rusya’ya aşırı bağımlı bir dengeye sürüklenmemişti.

Ancak rejimin ideolojik bakışı, uluslararası siyasetin temel gerçeklerini görmesini engelledi. Küresel güç mücadelelerinde ebedî sadakatler veya değişmez müttefikler yoktur. Bu gerçek; on iki günlük savaş tecrübesinde, Venezuela örneğinde, Suriye’de ve bugün Gazze’de açık biçimde ortaya çıktı. İran rejimi ise hâlâ ideolojik bağlılıkların stratejik gerçeklerin yerini tutabileceğini varsaydı.

Bugünkü Trump ise önceki Trump’tan da daha sınırsız, daha öngörülemez ve kuralsız bir aktör konumunda. Dün müzakere yürütebilen bir lider, bugün aynı dosyada askeri müdahaleye kolaylıkla yönelebilir. Bu risk artık teorik değil, fiili bir ihtimaldir.

Bu dış tabloya, İran içindeki son derece ağır bir gerçeklik ekleniyor, binlerce insanın öldürüldüğü bir iç bastırma süreci yaşandı. Bu ölçekteki şiddet, toplumda yalnızca korku üretmez aynı zamanda intikam duygusunu ve rejime yönelik derin nefreti besler. Üstelik bu durum, İran’daki toplumsal sermayenin neredeyse tamamen tükenmiş olduğu bir dönemde yaşanıyor. Halk ile rejim arasında artık duygusal, tarihsel ya da sembolik bir bağ kalmamış durumda.

Daha da çarpıcı olan şudur, geçmişte dış müdahaleye kategorik olarak karşı çıkan birçok kesim bile maruz kaldıkları baskı, kitlesel ölümler ve umutsuzluk nedeniyle bu pozisyonlarını sorgular hâle gelmiştir. Bu, dış müdahalenin meşruiyet kazandığı anlamına gelmez ancak rejimin uyguladığı şiddetin toplumsal refleksleri kökten tahrip ettiğini açıkça gösterir.

Sonuç olarak rejimin zayıflaması yalnızca dış baskılarla ilgili değildir. Asıl kırılganlık Bölgesel nüfuz ağlarının aşınmasında, derin ekonomik çöküşte, toplumsal sermayenin tükenmesinde sosyal talepler karşısında mutlak geri adım atmama ısrarında sürekli ve kontrolsüz baskı politikalarında yatmaktadır. Ve en kritik nokta şudur, rejim bu krizlere karşı gerçekçi, onarıcı ve kapsayıcı bir çözüm üretme kapasitesini de iradesini de yitirmiş görünmektedir.

“Rıza Pehlevi, ABD ve İsrail açısından “kolaylaştırıcı bir figür”

“Veliaht Prens” olarak nitelendirilen Rıza Pehlevi’nin İran’ın geleceğinde rol alması ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz? Halkın hafızasında baskı, otorite ve yoksulluk ile özdeşleşen Şah rejiminin şu ya da bu şekilde tekrar İran’ın geleceğinde rol alma ihtimali var mı?

Ben şahsen Rıza Pehlevi’yi İran’ın geleceğinde belirleyici ya da ana kaldıraç bir aktör olarak görmüyorum. Elbette kendisini destekleyen kesimler vardır; ancak bugün elimizde onun gerçek toplumsal karşılığını ölçebilecek güvenilir ve kapsayıcı hiçbir veri yoktur. Bu nedenle İran’daki tüm protestoları ya da muhalefeti Rıza Pehlevi’ye indirgemek — hatta bazı çevrelerin yaptığı gibi İsrail veya ABD’ye bağlamak — analitik olarak yanıltıcı bir indirgemedir.

Şu da açıktır ki Rıza Pehlevi’nin Kürdistan ve Azerbaycan gibi bölgelerde, ayrıca dindar kesimlerin önemli bir bölümünde ciddi bir toplumsal meşruiyeti yoktur. Bu, onu ülke çapında birleştirici bir figür olmaktan uzaklaştırmaktadır. Öte yandan, ileride çıkar temelli bazı grupların ya da rejim içinden kopabilecek unsurların ona yönelme ihtimali teorik olarak mümkündür fakat şu aşamada ne böyle bir yönelim ne de rejim içinde ciddi bir çözülme veya kitlesel kopuş gözlemlenmektedir.

Ayrıca Rıza Pehlevi’nin son protestolar sürecinde izlediği siyasi ve taktik tutum, muhalefet içinde ciddi eleştirilere yol açtı. Birçok muhalif aktör, bu tutumun rejime manevra alanı açtığını ve Ali Hamaney’e silahsız sivillere karşı sınırsız şiddet uygulama bahanesi sunduğunu dile getirdi. Bu eleştiriler sadece marjinal çevrelerden değil, muhalefetin farklı ideolojik damarlarından da geldi.

Bununla birlikte altını çizmek gerekir ki katliamların ve sistematik şiddetin asli sorumluluğu, İsrail’in, ABD’nin ya da Rıza Pehlevi’nin değil doğrudan Ali Hamaney ve İran rejiminin omuzlarındadır. Bu sorumluluğu başka aktörlere yıkmak, gerçeği çarpıtmaktır.

Benim okumama göre Rıza Pehlevi bugün daha çok ABD ve İsrail açısından “kolaylaştırıcı” bir figür olarak işlev görüyor. İlginç biçimde bu durum, Hamaney’in de işine geliyor. Çünkü rejim, toplumsal muhalefeti karmaşık ve çok sesli bir yapı olarak görmek yerine, tek bir şahsa indirgeme ve böylece muhalefeti bölme imkânı elde ediyor.

Rıza Pehlevi’nin İsrail ve ABD ile kurduğu yakın ilişki ve bu ülkelerin sembollerine yaslanan dili, İran içindeki muhalefetin çeşitliliğini görünmez kılıyor. Bu yaklaşım, sol hareketlerin, etnik ve ulusal azınlıkların, liberal ve milliyetçi muhaliflerin seslerinin bastırılmasına dolaylı olarak zemin hazırlıyor ve rejimin “dış güçler” söylemiyle baskıyı meşrulaştırmasını kolaylaştırıyor.

Bu nedenle, mevcut toplumsal, etnik ve mezhepsel derin yarılmaların olduğu bir ülkede, Rıza Pehlevi’nin İran’ın geleceğinde merkezi bir rol üstlenmesi bana göre mümkün görünmüyor. Böyle bir senaryo, İran’a demokrasi değil eni bir otoriterliğin dayatılması anlamına gelir ve bu da kaçınılmaz olarak bölünmeleri daha da derinleştirir yani birlik üretmez.

“İran, ABD açısından Çin’i kuşatma stratejisinin bir parçasıdır”

Uluslararası denklemde ABD’nin temel rakibi Çin. Bu bağlamda İran’ı kuşatmak ve oradaki rejimi değiştirmek Çin’i kuşatmanın bir aracı olarak okunabilir. Fakat halkın istekleri ABD emperyalizminin planlarından daha farklı. İran’da rejim, ABD, Rıza Pehlevi ve halk ekseninde pek çok unsurun iç içe geçtiği bir denklem oluşmuş durumda. Bu denklemin gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çin faktörü bugün bu denklemin en kritik unsurlarından biridir. ABD’nin Batı ve Orta Asya’daki stratejik hamlelerini anlamak için Çin’i merkeze koymak gerekir. İran dosyası artık sadece İran’la ilgili değildir. ABD açısından bu dosya, Çin’i kuşatma ve küresel güç rekabetinde baskı altına alma stratejisinin bir parçasıdır. Bu nedenle İran’ın, bu yeni jeopolitik dizilimde ABD’ye yakın bir pozisyona itilmesi Washington için son derece önemlidir.

Ancak şunun altını net biçimde çizmek gerekir: Trump’ın İran’a dair motivasyonu İran halkına yardım etmek değildir. Aynı şey İsrail için de geçerlidir. Amaç, İran’daki kanlı ve baskıcı rejimi sona erdirmekten çok, Çin’e maliyet yüklemek, İran’ı zayıflatmak ve ülkeyi üç sert seçenekten birine zorlamaktır: Diktatörlüğe ve sürekli baskıya katlanmak, tam teslimiyet içeren bir uzlaşma ya da iç savaş ve/veya askeri müdahale riski. Bu senaryoların her biri, doğrudan ya da dolaylı biçimde Çin’i de etkileyecek niteliktedir.

Bugün gelinen noktada, eğer Çin ve Rusya Ali Hamaney’i geri adım atmaya zorlamazsa, dış müdahale ihtimali tamamen dışlanamaz. Böyle bir müdahale yalnızca İran’la sınırlı kalmaz. Çin’le farklı düzeylerde ilişkileri olan diğer aktörlere, hatta hem ABD hem Çin’le çalışan bazı Arap ülkelerine de sirayet edebilir.

Öte yandan küresel enerji dengeleri değişmiştir. Venezuela dosyası ve alternatif enerji kaynakları nedeniyle Ortadoğu’nun ABD açısından göreli önemi azalmıştır. Bu durum, Körfez ve Arap ülkelerinde ciddi bir tedirginlik yaratmıştır. Bazı ülkeler bu nedenle Çin’e daha fazla yaklaşmayı düşünürken, İran’ın komşuları ise olası bir iç savaşın ve bölgesel kaosun kendi güvenliklerini tehdit edeceği endişesiyle açık bir askeri müdahaleye mesafeli durmaktadır.

Şunu da açıkça söylemek gerekir, ABD saldırmasa bile Ali Hamaney’in gerçekleştirdiği kitlesel ve vahşi baskı, rejimin ülke üzerinde sürdürülebilir bir hakimiyet kurmasını fiilen imkânsız hale getirmiştir. Bu durum İran’ı adı konmamış, belirsiz ve son derece tehlikeli bir geçiş sürecine sokmuştur.

En az zararlı senaryo şudur: Bütün aktörlerin asgari müşterekte buluşarak Ali Hamaney’in sahneden çekilmesini sağlaması ve ardından ister barışçıl bir devrimle ister köklü yapısal reformlarla, kontrollü bir dönüşüm sürecinin başlatılması. Ancak bunun tek şartı vardır: Gerçek bir geçiş adaleti (transitional justice) mekanizmasının kurulması. Aksi halde felaketler zinciri durmaz.

Bazı çevreler İran halkının ABD müdahalesi istediğini iddia ediyor bu doğru değildir. İran toplumu, Irak ve Suriye örneklerinden çok iyi biliyor ki, bir suç rejiminden kurtulmak için dış askeri güce dayanmak, uzun vadeli ve ağır yıkımlar doğurur. Toplum bu konuda geçmişe kıyasla çok daha bilinçlidir.

Bununla birlikte Çin’in, Rusya’nın, komşu ülkelerin ve Arap dünyasının İran üzerinde geri adım attırıcı bir baskı oluşturup oluşturamayacağı hâlâ belirsizdir. Gerçekte İran bugün karanlık bir tünelin içindedir ve tüm bu aktörler arasında bir güç mücadelesi yaşanmaktadır. Ne yazık ki yaşanan kitlesel katliam, ülke üzerinde son derece derin ve onarılması zor bir yara açmıştır.

Bu yaranın iyileşmesini sağlayabilecek tek gerçek adım, rejimin sahneden çekilmesidir. Ancak bunun iç savaşa ya da dış müdahaleye evrilmesi, felaket olur. Umudum şudur: İran halkı, kendi gücüyle ve kendi iradesiyle bu rejimi değiştirebilir ve böylece yabancı aktörlerin insani olmayan hedeflerine alan açılmaz. Dileğim, bugüne kadar İran’da olumlu bir rol oynamamış olsa bile, Pekin ve Moskova’nın en azından bu kez Hamaney’i geri çekilmeye zorlayacak bir etki yaratabilmesidir, çünkü artık içerdeki derin hoşnutsuzluk ve büyük katliam göz ardı edilemez.

Mollalar, ABD ve “veliaht prens”: İran’ın geleceğine kim yön verecek?

ABD – Rusya rekabetinin üç cephesi: Ukrayna, Suriye ve Venezuela’da neler oluyor?                                                                 

Trump’ın yeni güvenlik doktrini Avrupa’yı sarstı: ‘Yurtsever partiler’ çağrısı ve kopuş ihtimali

Etiketler: İran, İran protestoları, Ali Hamaney, riyal krizi, Devrim Muhafızları, Rıza Pehlevi, ABD-İran, Trump, Çin, Rusya, Ortadoğu, geçiş adaleti