₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Su mafyasının yükselişi ve yoksulların dışlanması

Su, insan yaşamının biyolojik temeli olmanın ötesinde, sosyal, ekonomik ve kültürel varoluşun merkezinde yer alan kolektif bir varlıktır. Ancak 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, neoliberal paradigmanın hakimiyetiyle birlikte, suya dair anlayış kökten bir dönüşüme uğramıştır. 1992 Dublin İlkeleri’nin dördüncü maddesinde somut ifadesini bulan “suyun ekonomik bir mal olduğu” vurgusu, suyun piyasa mekanizmaları içinde alınıp satılabilir, değer biçilebilir, özelleştirilebilir bir meta olarak yeniden kurgulanmasının teorik zeminini hazırlamıştır (Bakker, 2007). 

Yönetim boşluğunun canavarı: Su mafyası olgusu 

Metalaştırıcı politikalar, suya erişim hedefini gerçekleştirmekte başarısız olmuş ve bu başarısızlık, su kaynakları üzerinde kontrol kurarak kâr elde eden yasadışı bir ekonomi yaratmıştır: “su mafyası” ekonomisi. Bu çalışmada su mafyası kavramı, su kaynaklarına veya dağıtım altyapısına yasadışı yollarla el koyan, bu kaynağı piyasa fiyatının çok üzerinde, genellikle düzenlenmemiş ve sömürücü bir fiyatla yeniden satan ve bu süreçte genellikle şiddet, tehdit ve kamu görevlileriyle yolsuzluk bağlantılarını kullanan, organize veya yarı-organize grupları ifade etmek için kullanılmaktadır. Bunlar sadece “küçük hırsızlar” değil, neoliberal düzenin doğurduğu bir piyasanın kurumsallaşmış aktörleridir. Su mafyalarının faaliyetleri, neoliberal mantığın tüm unsurlarını abartılı bir biçimde ortaya dökmektedir: yapay kıtlık yaratarak fiyatı yükseltme, dışsallıkları (çevresel yıkım, sağlık riskleri, vb.) topluma iteleme ve devletin düzenleyici rolünü aşındırma (kolluk kuvvetlerinin yetersizliği veya rüşvetle susturulması). 

Karachi, Pakistan: Piyasa başarısızlığının metropolü

Karachi, 20 milyonu aşan nüfusuyla, neoliberal kentleşmenin tüm çarpıklıklarını sergileyen bir bölgedir. Kentin resmi su kurumu (KWSC), nüfus artışı ve yetersiz yatırım nedeniyle talebin ancak yarısını karşılayabilmektedir. Bu devasa açık, 8,000-10,000 arası tankerin doldurduğu yasadışı bir pazar yaratmıştır. Tankerler, kamu şebekesinden çaldıkları suyu, şebekeye bağlı orta sınıfın ödediğinden kat kat fazla bir fiyata, şebeke dışındaki gecekondu sakinlerine satmaktadır. Burada neoliberal mantık, iki katmanlı bir piyasa yaratmıştır: Düşük fiyatlı, sübvansiyonlu (ama yetersiz) kamu hizmeti ve yüksek fiyatlı, düzensiz özel/ yasadışı hizmet. Kent yoksullar iki katman arasında sıkışıp kalmıştır. Michigan Eyalet Üniversitesi tarafından yürütülen bir araştırma, yoksul hanelerin, suya erişimi olan orta ve üst sınıf hanelere kıyasla su için 7-30 kat daha fazla ödeme yaptığını ortaya koymuştur. 

Los Cabos, Meksika: Neoliberal turizm ve sınıfsal su ayrımı

Los Cabos, suyun coğrafi ve sınıfsal olarak nasıl yeniden dağıtıldığının çarpıcı örneğidir. Kurak bir çöl üzerine kurulu kentte, turizm sektörü (golf sahaları, lüks oteller, yazlık konutlar) devletin ve özel yatırımların odağındadır. Bu bölgede turizm tesisleri desalinasyon (tuzdan arındırma-ayrıştırma) ile desteklenirken ve suya öncelikli biçimde erişirken, işçi sınıfının ve yoksulların yaşadığı mahallelere bazen haftalarca su verilmemektedir. Su, tam anlamıyla parayla satın alınan bir ayrıcalığa dönüşmüştür. Kamunun dağıttığı tankerler yetersiz kaldığından, yoksullar yüksek fiyatlı özel tankerlere mahkûmdur. Bu durum, neoliberal su yönetiminin tipik bir sonucudur: Devlet, sermaye birikimini destekleyen alanlarda (turizm) aktif ve becerikli, sosyal destek gerektiren alanlarda ise ihmalkâr ve başarısızdır.

Güney Afrika: Yasadışı piyasanın şiddetle kurumsallaşması

Güney Afrika, su mafyası olgusunun en şiddetli ve kurumsallaşmış halini görebileceğimiz bir ülkedir. Burada su mafyası, sadece su çalmakla kalmaz kamu ihalelerine müdahale eder, altyapıyı sistematik olarak sabote eder, rakip firmalara ve kamu çalışanlarına yönelik şiddet uygular, hatta su görevlilerini öldürür. EThekwini Belediyesi’nde 2022-23 yılları arasında 8 çalışan öldürülmüştür. Güney Afrika İnsan Hakları Komisyonu’nun bu sabotajları “terör eylemi” olarak nitelendirme önerisi, sorunun boyutunu anlamak açısından çarpıcıdır. Bu olgular, su hizmetlerinin kar odaklılığının ve metalaştırma sürecinin yerel yönetimleri nasıl zayıflattığını ve kârlı tanker ihaleleri ile organize suç için nasıl mükemmel bir ortam hazırladığını ortaya koymaktadır.

İran: “Hydra-endüstriyel kompleks”

İran vakasında su eşitsizliğine ve suya erişimde ayrımcılığa sebep olan piyasa aktörleri, devletin ta kendisi veya onun ayrıcalıklı uzantılarıdır (Devrim Muhafızları’na bağlı şirketler). Bu durum literatürde devlet-içi neoliberalizm olarak da adlandırılmaktadır. Su politikası, kamu yararından ziyade, bu devlete bağlı müteahhitlik ve inşaat şirketlerinin (Mahab Qods, Khatam al-Anbia) kârı için oluşturulmuştur. Baraj inşaatları ve devasa su transfer projeleri, bir “kalkınma” söylemi altında, doğal ekosistemleri (Zayandeh Rud nehri, Urmiye Gölü) geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip etmiş, su kaynaklarını tüketmiş ve büyük bir iç göçe neden olmuştur. Bu modelde, su kaynakları üzerindeki kontrol ve bunlardan elde edilen rant, devletin siyasi-askeri seçkinleri arasında paylaşılan bir metadır. 

Alternatif bir su yönetimi için politika önerileri

Sunulan vakalar, neoliberal su politikalarının evrensel erişim vaadini yerine getirmediğini, aksine derinleşen eşitsizlikler, yönetim çöküntüleri ve yeni tip suç örgütlerinin doğuşuyla sonuçlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Su mafyaları, bu politikaların başarısızlığının kaçınılmaz bir ürünüdür.

Bu tabloyu tersine çevirmek, neoliberal paradigmanın ötesine geçen belirli ilkeler üzerine inşa edilmiş alternatif bir su yönetimini gerektirmektedir…

Su hakkının üstün norm olarak tesis edilmesi: 

Su, anayasal ve yasal düzeyde ulaşılamaz olmaktan çıkarılıp, devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir insan hakkı olarak tanınmalı ve böyle bir pratik inşa edilmelidir. Bu, “yaşam için asgari suyun” (günde 50-100 litre) ücretsiz veya sembolik bir ücretle garanti altına alınması, kalan kısmın ise artan blok tarifelerle (sosyal tarife) fiyatlandırılması anlamına gelir. Detroit’in “Lifeline Planı” bu yönde bir adımdır.

Katılımcı ve demokratik su yönetimi: 

Su kaynaklarının yönetimi, merkezi bürokrasilerden ve özel şirketlerden, havza ölçeğinde örgütlenmiş, şeffaf ve hesap verebilir su kullanıcı birlikleri ve yerel halka devredilmelidir. Brezilya, Porto Alegre’deki katılımcı bütçeleme modeli, yoksulların karar alma sürecine ağırlıklı katılımıyla başarılı olmuştur. Porto Alegre, Katılımcı Bütçeleme (Participatory Budgeting- PB) modelinin öncüsüdür. Bu modelin odağında, belediye bütçesinin önemli bir kısmının vatandaşların doğrudan katıldığı mahalle toplantıları, forumlar ve temsilcilik seçimleri yoluyla nasıl harcanacağına karar verilmesi vardır. Su ve sanitasyon altyapısı, bu sürecin en öncelikli kalemlerinden biridir. İşin yenilikçi tarafı, katılım mekanizmasında daha yoksul mahallelerin toplantılarında alınan kararlara, daha varlıklı bölgelerde alınan kararlara göre daha fazla ağırlık verilmesiydi. Bu, kaynakların en çok ihtiyaç duyulan yerlere yönlendirilmesini sağlayan sistematik bir yoksul yanlısı yaklaşımdır. Bu sürecin etkin uygulandığı dönemde (1989-1996), şehirde musluk suyu erişimi %80’den neredeyse %100’ekanalizasyon hizmetlerine erişim ise %50’nin altından %85’e yükselmiştir. Vatandaşlar, paralarının nereye harcandığına doğrudan kendileri karar vermiştir. Bu durum, kamu hizmetlerine olan güveni artırmış ve yolsuzluğu geriletmiştir. İyileştirilen altyapı sayesinde su kayıp-kaçak oranları düşmüş ve sistemin finansal sürdürülebilirliği güçlenmiştir. 

Bu model, “özel sektör verimliliği” retoriğine karşıdemokratik katılımla yönetilen bir kamu hizmetinin nasıl hem etkili hem de adil olabileceğini ortaya koymakta ve suyu bir hak olarak tanımlamanın aynı zamanda aşağıdan bir demokratikleşme meselesi olduğunu kanıtlamaktadır.

Kamusal ve sosyal olarak kontrol edilen su hizmetleri: 

Su, kâr amacı gütmeyen, kamuya hesap veren ve yeniden yatırımı önceliklendiren bir kamu hizmeti olarak yeniden yapılandırılmalıdır. Özelleştirme değil, kamusal (merkezi ve yerel) kurumların kapasitesinin, şeffaflığının ve toplumsal denetiminin güçlendirilmesi esas alınmalıdır. Las Vegas, dünyanın en kurak bölgelerinden birinde (Mojave Çölü) kurulmuş, hızla büyüyen bir megapoldür. Geleneksel yaklaşım (daha fazla baraj, daha uzaktan su transferi) artık sürdürülemez noktaya geldiğinde kent, çözümü, arzı artırmakta değil, talebi yönetmekte ve azaltmakta buldu. Çok katmanlı, agresif bir su koruma (conservation) ve verimlilik programıyla ev sahiplerine, su tüketimi yüksek olan çim bahçelerini, kurakçıl peyzaja (xeriscaping) dönüştürmeleri karşılığında metrekare başına nakit teşvik ödemesi yapıldı. Bütün yeni binalarda yüksek verimli armatürler (tuvaletler, duş başlıkları) zorunlu tutuldu. Otellerde, sıcak suyun hemen gelmesini sağlayan dolaşım sistemleri kurularak, musluğun açık kalma süresi kısaltıldı ve israf edilen su miktarı azaltıldı. Belirli bir eşiğin üzerindeki kullanım için su fiyatı katlanarak artırıldı. Bahçe sulama için gün ve saatler belirlenerek ihlallere yüksek cezalar uygulandı. Nüfus %50’nin üzerinde artmasına rağmen, toplam su tüketimi %40’tan fazla azalmıştır. Kent sakinleri arasında su tasarrufu bilinci güçlü bir norm haline gelmiştir.

Las Vegas, neoliberal çözümün tipik örneği olan büyük mühendislik projelerine (desalinasyon, uzun mesafeli transfer) bağımlı kalmak yerine, yerel düzeyde talep yönetimi, düzenlemeler ve teşviklerle sürdürülebilirliği sağlamanın mümkün olduğunu gösterir. Bu yöntem, kaynak yönetiminden tüketim yönetimine geçişin de yol aldıran sonuçları olabileceğini ortaya koymaktadır. 

Geleneksel bilginin ve topluluk hareketinin canlandırılması:

Hindistan/ Rajasthan’ın kurak bölgelerinde, modern baraj ve kanal projeleri başarısız olmuş, yeraltı suları aşırı tüketilmişti. Aktivist Rajendra Singh ve Tarun Bharat Sangh (TBS) isimli STK, çözümü geleneksel su toplama yapılarını (rainwater harvesting) yeniden inşa etmekte buldu. Johad’lar, topraktan yapılan, yağmur suyunu toplayan ve yeraltı sularını besleyen küçük, yayvan göletlerdir. TBS, köylüleri organize ederek, basit el aletleriyle ve yerel malzemelerle binlerce johad, kontrol barajı ve su bendi inşa etti. Projelerin planlanması, inşası ve bakımından tamamen yerel topluluklar sorumluydu. Dışarıdan mühendislik firmalarına başvurulmuyor ve ağır ekipman kullanılmıyordu. Suyu başka yere taşımaktansa yağışın olduğu yerde tutmak ve toprağa sızdırmak esastı. Tek bir köyde değil, tüm bir nehir havzası ölçeğinde çalışılıp etki maksimize ediliyordu. Çalışmaların yapıldığı bölgelerde su tablası birkaç metreden onlarca metreye yükselmiş, kuruyan nehirler (örneğin Arvari Nehri) yeniden akar hale gelmiştir. Kuraklık nedeniyle terk edilen tarım arazileri yeniden işlenmeye başlamış, hayvancılık canlanmış, köyden kente göç tersine dönmüştür. Ayrıca geleneksel yapıların inşası, büyük baraj projelerine kıyasla çok düşük maliyetlidir.

Bu örnek, merkezi, büyük ölçekli, teknokratik su projelerine karşı, yerel, küçük ölçekli, topluluk odaklı ve ekolojik bir alternatifi temsil eder. Delhi’deki su mafyasının yeraltı suyunu tüketen yaklaşımının tam zıttıdır. Suyun yönetimini, bürokratların ve müteahhitlerin elinden alıp, suya doğrudan bağımlı olan toplulukların ellerine vererek sürdürülebilirliği ve adaleti birlikte sağlamanın mümkün olduğunu gösterir.

Ekolojik sınırların ve adil paylaşımın tanınması: 

Su politikaları, mutlak ekolojik sınırlar (havza yenilenme hızı, nehir minimum canlı akışı, vb.) çerçevesinde planlanmalıdır. Sanayi ve tarımda su verimliliği zorunlu hale getirilirken, Los Cabos’taki gibi ekolojik olarak sürdürülemez ve sosyal olarak adaletsiz su kullanımları (örn. golf sahaları) ortadan kaldırılmalıdır.

Bütünleşmiş ve yenilikçi kamusal modellerin geliştirilmesi:

Singapur, neredeyse hiç doğal içilebilir su kaynağı olmayan, komşusu Malezya’dan su ithalatına bağımlı bir şehir-devlettir. Ulusal güvenlik meselesi haline gelen su sorununu çözmek için “Ulusal Musluk” (National Tap) adı verilen farklı kaynaklara dayalı, son derece planlı bir strateji geliştirilmiştir. Şehrin atık suyu, mikrofiltrasyon, ters osmoz ve UV dezenfeksiyon gibi ileri arıtma teknolojileriyle, içme suyu kalitesine getirilmiştir. Bu suyun bir bölümü, sanayiye (yonga üretimi tesisleri gibi) ve soğutma kulelerine verilmiş bir kısmı da barajlara karıştırılarak dolaylı içme suyu kaynağı haline getirilmiştir. Hükümet, şeffaf bir kamuoyu bilgilendirme kampanyası yürüterek, halkın “geri dönüştürülmüş su” fikrine olan direncini kırmayı başarmıştır. Suyu doğrusal (kaynak-kullanım-atık) bir modelden, döngüsel bir modele dönüştürmüştür. Tüm sistem, kamu kuruluşu PUB tarafından planlanmış, finanse edilmiş ve işletilmektedir. Bu örnek, büyük ölçekli, uzun vadeli altyapı yatırımlarının ancak güçlü bir kamusal iradeyle mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır.

Singapur örneği, su güvenliğinin sadece özelleştirme veya piyasaya inisiyatifi ile değil, uzun vadeli, bütünleşik ve kamu tarafından yönetilen stratejik planlamayla sağlanabileceğini kanıtlar. Su mafyasının hesap vermeyen ve öngörülemeyen dünyasının tam karşısında, şeffaf, teknolojik ve planlı bir kamusal başarı hikayesi sunar.

Mafyaya karşı sıfır tolerans ve toplumsal dayanışma: 

Su mafyalarına karşı, yalnızca cezai yaptırımlar değil, aynı zamanda onların varlık nedenini ortadan kaldıracak politikalar (evrensel şebeke erişimi, sosyal tarifeler) uygulanmalıdır. Kamusal tabanlı izleme ağları (WaterCAN örneği) ve gazeteciler desteklenmeli, su hırsızlığına karışan kamu görevlileri için ağır yaptırımlar getirilmelidir.

Suya erişim krizi, teknik bir sorun olmanın ötesinde ve “kaynak kıtlığı” safsatasından ziyade, derin bir siyasi tercih ve dağıtım adaleti krizidir. Su mafyalarının varlığı, bize mevcut yolun aslında bir yol olmadığını açıkça göstermektedir. Yapılması gereken, suyu, insan onurunun, bir bütün olarak ekosistemin ve toplumsal dayanışmanın sağlam zeminine yeniden yerleştirmektir. SDG 6’ya anlamlı bir içerik kazandıracak olan da ancak bu radikal dönüşüm olacaktır.

Kesinti değil, gasp: Polen Ekoloji ile su adaleti krizi üzerine

Afet kentinin anatomisi – Bölüm 2 | Kuruyan barajlar, tükenen akiferler: Su krizi kapıda

Etiketler: su hakkı, su krizi, su yönetimi, suyun metalaşması, neoliberalizm, su özelleştirmesi, su adaleti, kamusal hizmet, kamu politikası, kent yoksulluğu, eşitsizlik, yolsuzluk, organize suç, tanker ekonomisi, altyapı yönetimi, yerel yönetimler, iklim adaleti, SDG 6