Tarık Çelenk ile Fikir Dergisi söyleşisi*
Tarık Çelenk ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, siyasal İslamcılıktan günümüz parçalı kimlik krizlerine uzanan bir “biz” arayışını ele alıyor. Ortak hafıza, bastırılmış kimlikler, kültürel geçişkenlik ve adalet temelli bir birlik fikri üzerine düşündürücü bir çağrı.
Fikir Dergisi’nin bu sayısı, “Biz Kimiz?” sorusunu yalnızca bir kimlik tartışması olarak değil, aynı zamanda müşterek bir gelecek tahayyülünün kurucu sorusu olarak ele alıyor. Bu kapsamda, yazar ve düşünür Tarık Çelenk ile yaptığımız söyleşi, Türkiye’nin tarihsel kırılmaları, çarpık hafızası, travmatik toplumsal deneyimleri ve müşterek bir “biz” inşasına dair ihtimalleri üzerine geniş bir perspektif sunuyor.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: “Biz” tanımı nasıl evrildi?
Tarık Çelenk, Türkiye’de “biz” fikrinin 200 yıllık bir tarihsel sürecin ürünü olduğunu ve bu fikrin ilk kez Tanzimat ve Islahat Fermanları ile ciddi biçimde kurcalandığını söylüyor. 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan bu süreçte, Osmanlı toplumunun gayrimüslim unsurlarına eşit vatandaşlık vaadi verilmesiyle birlikte “biz kimiz?” sorusu ilk defa gerçek anlamda gündeme gelmiştir. Fakat bu eşitlik iddiası, toplumsal yapının derin adaletsizlikleriyle çelişmiş, eşit yurttaşlık tahayyülü hayata geçirilememiştir.
Çelenk, “O dönem yapılan, bir tür mühendislikti; bir kararsız denge kurma çabasıydı,” diyor ve ekliyor: “Gayrimüslimler eşit vatandaş ilan edilse de bu söylem pratikte karşılık bulmadı. Bu yüzden Ermeni, Rum ve Yahudi yurttaşlar sisteme güvenmediler; bu da uzun vadede ayrışmaları körükledi.”
Seküler milliyetçilikten siyasal İslamcılığa: Kimliğin dar sınırları
Cumhuriyetle birlikte “biz” söyleminin artık Müslümanlık ve Türklük üzerinden inşa edildiğini belirten Çelenk, bu tanımın İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş koşullarında katı bir biçimde donduğunu ifade ediyor. “Kemalistler bile Müslüman unsurları güvenli unsur olarak görmeye başlamıştı. Türk demek Müslüman demekti; bu da imparatorluk bakiyesinin üzerine bir ulus-devlet modeli dayatılmasına yol açtı,” diyor.
Bu süreçte yaşananları bir “travmatik toplum inşası” olarak nitelendiren Çelenk, Cumhuriyet’in ilk yüzyılını “çarpık hafıza ve bastırılmış kimlikler” üzerine kurulmuş sentetik bir bütünlük olarak tanımlıyor. “Ermeni meselesi yok sayıldı, Kürtler asimile edilmeye çalışıldı, Alevilik bastırıldı, Rumlar aşağılandı,” diyerek bu yüzleşilmemiş tarihin toplumsal bir travmaya dönüştüğünü ifade ediyor.
Soğuk Savaş’ın ardından gelen çatlaklar
Çelenk’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması, Yugoslavya’nın çözülmesi ve Orta Doğu’daki siyasal dönüşümler Türkiye’deki ulus-devlet kurgusunun da çatlamasına yol açtı. “İmparatorluk unsurları, biz kimiz sorusunu yeniden sormaya başladı. Türkiye’de Kürt sorunu bu bağlamda görünür hale geldi,” diyor.
2000’li yıllarda ise AK Parti’nin temsil ettiği siyasal İslamcı çizginin “Türk-İslam sentezi” ekseninde yeni bir biz tanımı üretmeye çalıştığını ama bunun da otoriterleşme, sistem krizi ve adaletsizliklerle birlikte başarısızlığa uğradığını belirtiyor: “Artık mesele Kürtçülük, İslamcılık ya da Kemalizm değil; iktidara yakın olanlar ve dışarda kalanlar arasında bir bölünme söz konusu. Bu da ortak bir biz tahayyülünü daha da imkânsızlaştırıyor.”
“Biz” olmak ne zaman mümkün olur?
Çelenk, günümüzde “biz”in sadece sembolik anlarda –örneğin bir milli maçta– geçici olarak kurulabildiğini, fakat toplumsal düzlemde kalıcı bir birlikten söz etmenin güç olduğunu belirtiyor. “Milli takım Portekiz’e yenildiğinde, Avrupa’daki Kürt diasporasının Portekiz bayraklarıyla sokağa dökülmesi, bu duygusal kopuşun bir göstergesidir,” diyor.
Çelenk’e göre kalıcı bir “biz” inşası ancak adalet, hukukun üstünlüğü ve eşit yurttaşlık temelinde mümkündür. Bunun içinse yüzleşilmesi gereken bir geçmiş, sembolik olarak onarılması gereken bir hafıza vardır:
“Ermenilere ne diyeceğiz? Dışarıdaki Ermenilere, Anadolu’nun torunlarına ‘Sana onurlu vatandaşlık veriyoruz, bu topraklarda eşit haklarla yaşama hakkın var’ dememiz gerekir. Kürtlere, Alevilere, Rumlara, her birine… Asılmış insanların üzerine tuvalet yapılmaz; o insanların incinmiş gönülleri onarılmalıdır.”
Kültür, sanat ve gündelik yaşamın inşa gücü
Söyleşinin son bölümünde Tarık Çelenk, “biz”i yalnızca siyasal değil kültürel ve gündelik hayatta da inşa etmenin yollarına işaret ediyor. Ona göre ortak hafıza, yalnızca anayasa maddelerinde değil, müzikte, romanda, mutfakta, halk hikâyelerinde, televizyon dizilerinde, türkülerin kökeninde yaşar.
“Erzurum türküsü dediğinizde, o türkü aslında bir Ermeni türküsü çıkabiliyor. Türk sanat müziği dediğimiz şey Bizans ve İran etkisinin bir karışımı. Ortodoks kilise müziğiyle Itri’nin besteleri aynı damarda akıyor.”
Bu kültürel geçişkenliğin, yüzeysel benzerliklerden değil, derin tarihsel etkileşimlerden beslendiğini söyleyen Çelenk, bu yapının edebiyatta, sinemada, şehir planlamasında, hatta gastronomide dahi yeniden üretilebileceğini belirtiyor. Ona göre bu geçişkenlikler doğru kişilerce işlendiğinde “çarpık hafıza” yerine “ortak hikâye” kurulabilir.
Birlik için sopa değil, hukuk gerekir
Çelenk’in çağrısı net: Türkiye’de gerçek bir “biz” inşa edilecekse, bu ancak yüzleşme, onarım, eşitlik ve hukukun üstünlüğü temelinde olabilir. “Bizim sicilimiz İngiltere kadar kötü değil ama biz hâlâ her farklılığı tehdit olarak görüyoruz,” diyen Çelenk, bu çelişkinin yalnızca siyasi liderlikte değil, aydınlardan sanatçılara, yerel topluluklardan üniversitelere kadar her alanda dönüşüm gerektirdiğini ifade ediyor.
“Kürtçe anons yapınca vatan mı bölünür? Bu köylülük değil, vahşi köylülüktür. Bu toplum, derin bir beyin cerrahisiyle travmalarını iyileştirmedikçe müşterek bir gelecek kuramaz.”
*Bu söyleşi FİKİR Dergisi’nin ikinci sayısında yayınlanmıştır.

