₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Spontan ve yaratıcı bir hayat: Psikodramanın iyileştirici çemberi

Kapak görseli *

İzmir’de Özgen hoca ile ofisinde buluşuyoruz. Pencereden süzülen ışık, hem mekânın hem de sohbetin havasını yumuşatıyor. Uzun zamandır tanıdığım Özgen Altınay’la bu kez hikâyesini baştan sona, psikodramanın sahnesinden çemberin güvenine, hiyerarşilerin dışına taşan eşitlik fikrine ve hayatı spontane yaşama çağrısına uzanan geniş bir söyleşi yapıyoruz.

Zigzaglı bir hayattan iyileştirici gruplara

Selin Kılıç: Kendinizden bahseder misiniz? Şu an İzmir’de benim en sevdiğim yerlerden birindeyiz. Sizin ofisinizde. Buraya nasıl geldiniz?

Özgen Altınay: Galiba benim yolum biraz zigzaglı oldu. 1978 yılında lise eğitiminden ayrılmak zorunda kaldım. Sonra marangozluk yaptım, 4–5 sene kadar. Ardından askerlik, sonra da Türkiye Denizcilik İşletmeleri’nde çalışma dönemi geldi. Ama bu yıllarda akşam lisesine devam ettim ve üniversiteyi çalışarak bitirdim.

Büyükşehir Belediyesi’ne geçtim, sosyal projelerde ve gençlik merkezlerinde çalıştım. Daha öncesinde, akşam lisesine giderken Türkiye’de ciddi sosyal sorunlar vardı. Sokakta yaşayan çok sayıda çocuk bulunuyordu. Onlara amatörce destek olmaya başladım.

O yıllarda bu alanda faaliyet gösteren dernekler yoktu. Türk Anneler Derneği’nden kişilerle, Neşe Can Hürtürk ve Birsen Arslan gibi isimlerle bir araya gelerek Sokak Çocukları Derneği’ni kurduk. Ardından, sokaktan bir çocuğu koruyucu aile olarak yanıma almamın da etkisiyle Koruyucu Aileler Derneği’ni kurduk.

Bu süreçte mesleki eğitimler almaya başladım. Rahmetli Ataman Tangör’den terapi gördüm. Ege Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki psikanaliz toplantılarına katıldım. Ataman Hoca’nın T-Group çalışmalarına dâhil oldum. Bu gruplar yüksek lisans öğrencileri ve asistanlar içindi; ben yüksek lisansa gitmiyordum ama dışarıdan kabul ediliyordum.

Sonra İnci Hoca’yla tanıştım. Onun gelişim gruplarına başladım, dört yıl süren aile terapisi eğitimi aldım. Gelişim gruplarından sonra psikodramaya başladım. Bir dönem Emre Kapkın’la çalıştım, bıraktım, iki yıl sonra tekrar başladım. Diyaliz merkezlerinde, anaokullarında, sokak çocuklarıyla ilgili projelerde çalıştım. Bireysel görüşmeler yapmaya başladım, ardından grup çalışmalarına yöneldim.

Rüya çalışmalarına da yoğun ilgi duydum. Ataman Hoca ve Emre Hoca ile çalıştım, en son İskender Savaşır’ın rüya grubuna katıldım. Sanat terapisi konusunda Arkabahçe’de Olcay Güner’den kısa süreli ama etkili bir eğitim aldım. Meslektaşlara öneririm, çok iyi bir kurumdur. Masallarla, oyunlarla, çocuklarla çalıştım; oyuncaklarla öyküler yazdık.

Psikolojiye tesadüfen açılan kapı

Selin Kılıç: Ben parça parça biliyordum bunları ama bütünlükle dinleyince de yeniden hayranlık uyandırıcı hakikaten. Eksiklikleri de vardır eminim. Peki özel olarak psikolojiye nasıl başladınız?

Özgen Altınay: Psikolojiye başlamam tamamen tesadüftü; dar gelirli bir aileden geliyorum. Aslında avukat olmak istiyordum. Akşam lisesindeyken beni motive eden şey “Avukat olacağım, fakirliği kıracağım, para kazanacağım” düşüncesiydi. Avukatları çok zengin sanırdım.

Sınavda hukuk fakültesini kazanamayınca, ikinci tercih olarak yazdığım Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü geldi. Edebiyat fakültesi olduğu için öğretmenlik yapacağımı sanıyordum. “En azından bir üniversite okurum” diye düşündüm.

Mezun olduktan sonra iki yıl boyunca mesleğimi yapmadım; vapur iskelelerinde jeton sattım. Mesleğin işe yaramadığını düşünüyordum. Ta ki Ataman Tangör’le tanışana kadar. Arkadaşım Güray Yıldırım beni ona götürdü. Güray, Ataman Hoca’nın grup terapilerinin tüm süreçlerinin protokollerini yazmıştı. Onları okuyunca “Demek ki böyle bir şey mümkünmüş” diye düşündüm. Mesleğe bakışım tamamen değişti.

Psikodramayla ilk temas: Güven arayışından sahneye

Selin Kılıç: Psikodramayla tanışma hikayeniz de mi bu peki?

Özgen Altınay: Hayır. Psikodrama İnci Doğaner sayesinde oldu. Onun aile terapisi eğitimine başladım, orada “psikodrama” diye bir yöntemi duydum. Kendime güvenmediğim için “Eğitim grubuna değil, gelişim grubuna gideyim” dedim.

Marangozluktan gelmiştim, yabancı dilim yoktu, diğerlerinin eğitimi daha iyiydi. İlk yıl gelişim grubuna devam ettim. Daha sonra Emre Kapkın’la başladığım psikodramayı yaklaşık bir yıl sürdürebildim.

Asıl belirleyici olan, İnci Doğaner’in ayda bir yapılan ve 19–20 yıl süren açık gruplarına katılmamdı. Ne öğrendiysem ondan öğrendim. Bana ilham veren, kaderimi değiştiren kişidir.

Moreno’nun mirası: Grup terapisinin gücü

Selin Kılıç: Ben de İnci Doğaner’le ilk tanıştığımda şey demiştim, siz benim hocamın hocasısınız 😊 Peki, psikodrama nedir, faydaları nedir?

Özgen Altınay: Psikodrama, Moreno’nun geliştirdiği bir grup terapisidir. Grup terapileri ondan önce yoktu. Sosyometri, yani grup içi seçimler, psikodramanın önemli bir parçasıdır. Moreno, çalışma kamplarında insanları kendi seçimleriyle yerleştirerek iyileşmeler gözlemlemiş.

Psikodrama geçmiş anılar ve travmalarla çalışır. “Artı gerçeklik” dediğimiz, eski hikâyelerin sahnede yeniden canlandırılması tekniğini kullanır. Rol değiştirme en güçlü tekniklerdendir; bir başkasının yerine geçerek onun açısından bakmayı sağlar.

Grup, bireysel terapiden daha büyük bir güç taşır. Herkes birbirinin “yardımcı egosu” olur. Grup, yöneticiden büyüktür. Moreno’nun dediği gibi, “Tanrı bir daha dünyaya gelse grup olarak gelirdi.” Grup güvenli bir ortam sağlar; herkes birbirinin hikâyesinden yararlanır.

Psikodramada seyirciler de sürecin parçasıdır. Rol geri bildirimleri ve özdeşimler, kişiye yalnız olmadığını hissettirir. Ortak hikâyeler, iyileşmenin en önemli aşamalarındandır. Seyirci olarak katılanlar bile, süreçte kendi hikâyelerine temas eder.

Rol geri bildirimleri ve özdeşim: yalnız olmadığını hissetmek

Selin Kılıç: Kendi hikayesinden bir şeyler bularak, görerek belki.

Özgen Altınay: Tabii, kişi kendi parçalarını görür. Rol geri bildirimlerinde, girilen rolde neler hissedildiği paylaşılır. Ardından “özdeşim” aşamasına geçilir; oyunda neyle özdeşim kurulduğu ve bunun kişinin hayatındaki karşılığı konuşulur.

Bu aşama çok iyileştiricidir. Kişi yalnız olmadığını hisseder, kendini öteki gibi görmez, garip ya da hastalıklı hissetmez. Ortak hikâyeler kişiye güç verir. Sinemada ya da bir sanat eserinde bizi tetikleyen sahneler gibi, psikodramada da sahnedeki olay, içimizdeki özdeş bir hikâyeye dokunur ve çözülme başlatır.

Hiyerarşisiz alan: Çemberin güveni ve eşitlik

Selin Kılıç: Peki, mükemmel çember, eşitlik, grup terapisi, hiyerarşi ve psikodrama desem neler söylersiniz? Bu kelimeler neler çağrıştırır?

Özgen Altınay: Hiyerarşi yalnızca toplumsal değil, duygusal ve psikolojik biçimlerde de vardır. Hastalık kavramı bile toplumsal hiyerarşiler yaratır. Şaman toplumlarında “deli” kutsal sayılırken, modern toplumda psikolojik kategoriler genelde olumsuz işler.

Psikodrama, meslekleri, tanıları, etiketleri kapının dışında bırakır. Duygular arasında hiyerarşi yoktur; ağlamak, öfke, sevinç eşit derecede değerlidir. Hiçbiri eleştirilemez, yargılanamaz.

Çember, güven halkasıdır. Herkes merkeze eşit uzaklıktadır. Azınlığın reddi yoktur; bir kişi farklı düşündüğünde onun sesi bastırılmaz, konuşulur. Çember iletişimi güçlendirir, güvenli alan yaratır; bazen anne kucağı, bazen anne karnı gibi koruyucudur.

Spontanite: çocukluğun yaratıcılığıyla yaşamak

Selin Kılıç: Hem kurduğunuz bütün çemberler için teşekkürler. Sohbet etmek çok güzeldi. Bütün kayıt cihazlarını unuttum. Eee hocam başka diyesim geldi. Çok güzeldi sizi dinlemek her zamanki gibi. Son olarak ne söylemek istersiniz?

Özgen Altınay: Galiba psikodramanın en değerli yanı spontanitedir. Spontanite, çocukluğun yaratıcılığıyla birlikte yaşar. Herkese spontan ve yaratıcı bir hayat öneriyorum. Bunun denenmesinin, insan hayatına çok katkı sağlayacağını düşünüyorum. Kendim için de böyle bir hayat diliyorum.

Kapak görseli: Sarsılan İmge