İçinden geçtiğimiz süreçte feminist hareket kazanılmış haklarını elinde tutmak, kaybetmemek için tüm dünyada mücadeleler verirken, dönüp neyin, nasıl kazanıldığına tek tek bakmaya çalışıyorum. Bu gezintiler sırasında denk geldiğim ve yayınlandığı dönem hakkında yoğun tartışmalar yaratan “Good Girls Revolt” ı bir çırpıda izledim. Dizinin anlatımının beni alenen “huylandırması” bir yana, başrollerde neden özellikle bir sarışın, bir siyah saçlı ve bir kızıl saçlı kadın seçilerek adeta bir Powerpuff Girls estetiği kurulmaya çalışıldığını da hâlâ çözebilmiş değilim. Buraya fazlasıyla takıldım ve gülmeden geçemedim; o yüzden not düşmeden devam edemeyeceğim.
Bir dava, bir dergi, bir eşik
Dizi Newsweek dergisinde çalışan ve patronlarını cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle dava eden bir grup kadını içeren 1970 tarihli medya sektöründe ilk açılan cinsiyet eşitsizliği davasından hareketle çekiliyor ve editörlerin, genel yayın yönetmeninin, yöneticilerin, muhabirlerin tamamının erkek olduğu gazetede, patronları da ironik bir biçimde ataerkil işbirliğini iliklerine kadar içselleştirmiş, bundan maddi ve sembolik olarak kazanç sağlayan bir kadın. Bu figür, dizinin en rahatsız edici ve aynı zamanda en öğretici karakterlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor: Ataerkil sistem içinde yükselmiş, bedel ödemiş ama bu bedelin karşılığını gazetede çalışan kadınlara alan açarak değil, onları sınırlayarak gösteren bir kadın.
Haber sezgisi var, yazma hakkı yok
Dizide o dönemin gündemi Kara Panterler, savaş, hak mücadeleleri sıkça konuşuluyor ve kadınların bu haberlerin kilit noktalarını çoğu zaman erkeklerden önce fark ettiğini izliyoruz. Gel gör ki kadınların “yazma hakkı” yok, sadece araştırmacı olarak çalışıyorlar ve muhabir olma hakları da yok. Ta ki örgütlü, siyah bir feminist avukat bunun açıkça “illegal” olduğunu söyleyene kadar. Mücadele tam da burada başlıyor.
Dizinin kör noktası: Patriyarkanın şiddeti yumuşatılınca
Ancak dizinin bu mücadeleyi anlatış biçimi yer yer oldukça problemli. İşyerindeki kadınların erkeklerle ilişki yaşamalarının davayı zayıflatacağı gerekçesiyle feministler tarafından adeta yasaklanması, kadınların bu noktadaki “zaafları” üzerinden anlatılıyor. Bu da yaşananların sonuçlarını yüzeysel bir noktaya çekiyor. Erkek patronlara, kocalara ve sevgililere açılan alanlar; anlayışla, hatta şefkatle affediliyor. Bu, ataerkil yapının şiddetini yumuşatan ve sorunu bireysel tercihlere sıkıştıran bir bakış açısı. Dizide kadınların sorumluluğu bölüşme çabası o kadar absürd bir yere gidiyor ki dava için yapılacak basın açıklamasından bir gün önce tüm kadınlar herhangi bir cinsel/romantik teması olan tüm erkeklere bunu söylemeyi bir borç bilip üzerine “ben zaten desteklerdim” cevabını alıp içleniyor.
Buna rağmen dizide çok güçlü anlar da var. Özellikle kadınların kendi vulvalarına ilk kez ayna ile baktıkları bilinç yükseltme toplantısının yer alması çok değerli. Keza yeni gelen feminist kuşağa “inanın bu dahi bir devrimdi” demek patriarkanın nasıl bir tehdit olduğunu anlatmak için etkileyici bir örnek. Kadınların kendi bedenlerine bile bu kadar yabancı olmak zorunda bırakıldığı bir yerde verilen direnişin anlamını gösteriyor bu an. Bugünün feminist kuşaklarına “inanın, bu bile bir devrimdi” demek için etkili bir sahne. Keza gazetenin feminist hareket hakkında kapak yapmak istemesi ve başrolün tüm itirazlarına rağmen kapakta kocaman kırmızı bir dudağın yer alması, patriarkanın feminist talepleri nasıl tehdit olarak gördüğünü ve aynı anda nasıl estetize ederek etkisizleştirdiğini çarpıcı biçimde gösteriyor.
Fırsat eşitliği ile karar mekanizmaları arasındaki uçurum
Ancak yine de dizinin sonunda aklımda kalan soru şu oldu: Sorunu tamamen fırsat eşitsizliği/eşit işe eşit ücret çelişkisinde görmek yeterli mi? Bugün hala bu sorun neden çözülmedi? Çünkü muhalif basın dahi hala erkek patronların ya da erkek egemen sistem içinde güç kazanmış, elbette bedel de ödemiş ama örgütlenmeye mesafeli duran kadınların yönetiminde LGBTİ+ların ve kadınların önünü kapatmaya devam ediyor. Fırsat eşitliğinin yaratıldığı alan ile karar mekanizmaları arasında uçurumlar var. Yani yapı aynen olduğu gibi, bazı yerlerinde delikler açılmış olsa da duruyor.
Dizide geçen dava 1969–1970 yıllarında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Newsweek dergisinde çalışan kadınlar tarafından açılıyor ve kadınların talepleri temelde görünürlükten ziyade eşitlik zemininde ilerliyor: Haber odasında yazarların 1/3’ünün kadın olması, araştırmacıların 1/3’ünün erkek olması, bir kadın üst düzey editörün karar alma süreçlerine dahil olması. Açılan iki dava sonucunda nihayet bu taleplerde uzlaşma sağlanmış olsa da eşit işe eşit ücret hakkı tam olarak kazanılamadı. Türkiye Gazeteciler Sendikası verilerinde de gördüğümüz gibi hala da eşit işe eşit ücret alındığı bir sisteme tam olarak geçilmemiş durumda.
Türkiye’de istisnai figürler dışında gazetecilik uzun süre erkeklerin kamusal alanı olarak kaldı, kadınları moda sayfaları gibi “kadın sayfaları” dışında görmek oldukça zordu. Halihazırda günümüzde kadınları artık gazeteciliğin her kolunda ve riskli haberlerin başında görebiliyoruz. Ancak eşit işe eşit ücretin ya da işyerinde mobbing ve tacizin son bulmaması sektörün karar mekanizmalarının erkeklerde olduğunu, eril dinamiklerle yönetildiği gerçeğini de ortaya döküyor.
Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın verilerine göre bugün dahi medya yönetiminde kadın oranı %20’ler seviyesinde . 2000’lerden sonra kadın gazeteciler cinsiyetçi iş bölümü, eşit ücret, taciz ve mobbinge karşı daha görünür biçimde ses çıkarmaya başladı; ancak bu mücadeler çoğunlukla sendikalar, kadın dernekleri ve bireysel dayanışma ağları üzerinden yürüdü, yapısal bir dönüşüme dönüşmedi . Bugün kadın gazeteciler hâlâ, ataerkil medya kültürünün yanı sıra siyasi baskı, yargı tacizi, güvencesiz çalışma ve apaçık yoksulluk koşullarıyla da mücadele ediyor.
Eşitlik mi, yapısal dönüşüm mü?
Haliyle bu dizi bana sadece geçmiş kazanımlar hakkında bir yolculuk yaşatmadı, “Eşitlik talebi, patriarkal bir yapıya dahil olmak için yeterli mi, yoksa o yapıyı dönüştürmeden kazanılan her hak geçici mi?” sorusunu da sordurdu.
Mevcut gündemde medya sektöründe kadınlara dönük mobbing, istismar ve tacizin boyutlarını yeniden gördük. Yine maruz kalan kadınlar “neden sustun, neden konuşmadın” diye suçlandı. Direkt istismar ve tacizin olmadığı yerde yaşanan mobbingler, ilerlemesi engellenen kadınlar ise belli ki hiç gündem edilmiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği politika belgelerini vitrinlerine koyan birçok kurumun dahi kadınların “fazla ileri gittiği” anlara koydukları sınırlar, yıldırma politikaları mevcut. Her defasında eşitliği yeniden talep etmek ve bunun için mücadele etmek elbette güç gerektiriyor. Bu gücü kazanmak ise kadınların bir araya gelebileceği, deneyimlerini paylaşabileceği, sorunları tartışıp çözümleri birlikte üretebileceği kolektif alanların yaratılmasıyla mümkün. Tıpkı Susma Bitsin Platformu’nun yaptığı gibi, örgütlenme zeminleri açarak patriyarkal düzene karşı kalıcı bir baskı oluşturmak ve bu mücadeleyi sürdürürken bilinç yükseltmeyi kolektif bir pratik haline getirmek gerekiyor.
Bir kuşağın yaşadığı istismarın kurumsallaşması: “Kullan-at” çocuk emeği
Etiketler: good girls revolt, newsweek davası, kadın gazeteciler, medya sektörü cinsiyet eşitsizliği, cam tavan, eşit işe eşit ücret, gazetecilikte mobbing, gazetecilikte taciz
