₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Meta olarak konuttan hak olarak barınmaya: Kent hakkı, yeni belediyecilik ve yeniden kamuculuk

Konut ve barınma sorunu, günümüzde yalnızca yoksulluğun ya da plansız kentleşmenin bir sonucu değil; küresel ölçekte uygulanan neoliberal politikaların kentler üzerinde yarattığı yapısal bir kriz alanıdır. Artan konut fiyatları, kiraların hane gelirleriyle kopan bağı, güvencesiz barınma biçimlerinin yaygınlaşması ve evsizliğin kronikleşmesi, barınma meselesinin teknik değil doğrudan siyasal, sınıfsal ve mekânsal bir eşitsizlik meselesi olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu yazı, küresel konut krizini kent hakkı kavramı ve bu kavram etrafında gelişen kentsel hareketler ile yeni belediyecilik deneyimleri, toplumcu belediyecilik ve yeniden kamuculuk üzerinden ele alıyor; neoliberal kentleşmenin barınma sorununu nasıl derinleştirdiğini verilerle ortaya koyarken, dünyadan ve Türkiye’den alternatif yerel yönetim pratiklerini tartışıyor.

Neoliberal kentleşme: Konutun sosyal hak olmaktan çıkışı

Refah devleti döneminde konut, sosyal politikanın ve kamusal sorumluluğun temel alanlarından biri olarak ele alınırken; 1970’lerin sonlarından itibaren küresel ölçekte egemen hale gelen neoliberal politikalarla birlikte piyasa temelli, finansallaşmış ve spekülatif bir varlığa dönüştürülmüştür (Harvey, 2012; Rolnik, 2019). Bu dönüşüm, barınma krizinin yalnızca konut üretimindeki yetersizlikten değil; bilinçli politik tercihlerden, mülkiyet rejimlerinden ve devletin yeniden yapılandırılmasından kaynaklandığını göstermektedir.

Neoliberal kentleşme rejiminin en belirgin özelliklerinden biri, konutun küresel finans piyasalarına eklemlenmesi olmuştur. Mortgage sistemlerinin yaygınlaşması, konut kredilerinin menkul kıymetleştirilmesi ve emlak yatırımlarının küresel sermaye için güvenli bir değer saklama aracı haline gelmesi, barınmayı doğrudan spekülatif dalgalanmalara açık hale getirmiştir (Fernández et al., 2016; Aalbers, 2016).

OECD verilerine göre 1990–2020 döneminde üye ülkelerde konut fiyatları reel olarak ortalama %120 artarken, hanehalkı gelirleri aynı dönemde yalnızca %30–40 bandında artış göstermiştir. IMF verileri, büyük metropollerde konut fiyat artışlarının genel enflasyonun iki ila üç katı düzeyinde seyrettiğini ortaya koymaktadır. UN-Habitat’a göre ise küresel ölçekte konut yatırımlarının yaklaşık %30–40’ı fiili barınma ihtiyacına değil, yatırım ve spekülasyon amaçlı olarak gerçekleştirilmektedir.

Saskia Sassen’in  (2014) kavramsallaştırmasıyla kentler bu süreçte küresel sermaye için birer “finansal mevduat alanı”na dönüşmüş; konut kullanım değerinden koparak dolaşım değeri üzerinden tanımlanan bir varlık haline gelmiştir.

Sosyal konutun tasfiyesi ve barınma güvencesizliği

Bu finansallaşma süreciyle eş zamanlı olarak devletler ve yerel yönetimler konut alanından sistematik biçimde çekilmiştir. Avrupa’da birçok ülkede 1980’lerden itibaren sosyal konut stokları %20 ila %60 arasında azalmış; Birleşik Krallık’ta “Right to Buy” politikasıyla iki milyondan fazla sosyal konut özelleştirilmiş ve büyük bölümü özel kiralama piyasasına devredilmiştir (Mullins et al., 2012; Hess et al., 2018). ABD’de ise 1978–2018 arasında sosyal konut harcamalarının GSYH içindeki payı yarıdan fazla düşmüştür (Harvey, 2008).

Bu yapısal dönüşüm, barınma krizini küresel ölçekte derinleştirerek kiracılaşmayı, güvencesizliği ve tahliyeleri yaygınlaştırmıştır. Avrupa Birliği’nde kiracıların yaklaşık %35’i gelirlerinin %40’ından fazlasını barınmaya ayırmak zorunda kalırken, ABD’de her yıl 2,5–3 milyon hane tahliye riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. UN-Habitat verilerine göre bugün dünya genelinde 1,6 milyardan fazla insan sağlıksız, güvencesiz veya aşırı kalabalık barınma koşullarında yaşamaktadır.

Neoliberal kentleşme, konut krizini yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda mekânsal bir eşitsizlik biçimi olarak üretmektedir. Soylulaştırma, kentsel dönüşüm projeleri ve mega yatırımlar aracılığıyla kent merkezleri yüksek gelir gruplarına tahsis edilirken, düşük gelirli gruplar kentin çeperlerine itilmekte; kentsel artı değer dar bir kesimde yoğunlaşmaktadır (Smith, 2002; Fainstein, 2010). Bu bağlamda barınma krizi, kimin kentte kalabildiği, kimin dışlandığı sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.

Kent hakkı: Barınmanın siyasal yeniden tanımı

Tam da bu yapısal kriz bağlamında Henri Lefebvre’in ortaya koyduğu kent hakkı kavramı yeniden merkezi bir politik çerçeve haline gelmiştir. Lefebvre’e  (1996) göre kent hakkı, yalnızca konuta erişim değil; kentin üretimi, kullanımı ve yönetimi üzerinde kolektif söz ve karar hakkıdır. David Harvey (2012) ise bu hakkı, bireysel bir talep değil; kentsel yaşamın bütününü dönüştürmeyi hedefleyen kolektif ve siyasal bir proje olarak tanımlar.

2000’li yıllardan itibaren derinleşen barınma kriziyle birlikte konut hareketleri, tahliye karşıtı mücadeleler, boş konut işgalleri ve kolektif mülkiyet talepleri küresel ölçekte yaygınlaşmış; konut, piyasa dışılaştırılması gereken temel bir toplumsal hak olarak yeniden tanımlanmıştır.

Yeni belediyecilik hareketi: Yerel yönetimler ve karşı-hegemonik konut politikaları

Bu mücadelelerin yerel siyasal düzlemde kurumsallaşmış biçimi, literatürde Yeni Belediyecilik (New Municipalism) olarak adlandırılan yaklaşımda somutlaşmaktadır. Yeni belediyecilik, yerel yönetimleri yalnızca hizmet sunan idari birimler olarak değil; toplumsal dönüşümün siyasal aktörleri olarak konumlandırır (Agustín, 2020). Bu yaklaşımda konut politikaları, piyasa düzenleyici teknik araçlar olmaktan çıkarak kamucu, yeniden dağıtımcı ve katılımcı bir eksende ele alınır.

İspanya bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biridir. 2008 krizi sonrası patlak veren kitlesel tahliyeler, PAH gibi güçlü konut hareketlerini doğurmuş; bu hareketler doğrudan yerel yönetime taşınmıştır. Barcelona’da Ada Colau liderliğindeki Barcelona en Comú yönetimi, uzun süre boş tutulan konutların tespiti, bu konutların zorunlu kiralama veya kamuya geçici kullanım yoluyla sosyal konut stokuna dâhil edilmesi, turistik kiralamaların sınırlandırılması, kooperatif tipi sosyal konut üretimi ve konut politikalarının mahalle meclisleriyle birlikte belirlenmesi gibi uygulamalarla konutu yeniden kamusal bir hak olarak tanımlamıştır. Madrid, Valencia ve Zaragoza gibi kentlerde de benzer biçimde tahliye karşıtı belediye müdahaleleri ve sosyal kira modelleri geliştirilmiştir.

İngiltere’de konut krizi, özellikle Londra gibi metropollerde konutun bir “finansal varlık” haline gelmesiyle (finansallaşma) dünyanın en derin barınma sorunlarından birine dönüşmüştür. Bu krize karşı yükselen Yeni Belediyecilik (New Municipalism) hareketi, barınmayı piyasanın elinden alıp toplumsal bir hak olarak yeniden inşa etmeyi hedefler.

Kolektif mülkiyet, kooperatifler ve topluluk temelli modeller

İspanya, 2008 krizi sonrası yükselen konut hareketlerinin (PAH) doğrudan yerel yönetime taşındığı en çarpıcı örnektir. “Barcelona en Comú” süreciyle Barselona Belediyesi, iki yıldan fazla süredir boş tutulan mülkleri tespit ederek, bunları zorunlu kiralama ya da kamuya geçici kullanım yoluyla sosyal konut olarak değerlendirmiştir.

Şehir merkezindeki konut stokunu korumak amacıyla yeni turistik kiralama lisansları askıya alınmış, yasa dışı ilan edilen binlerce Airbnb dairesi mühürlenerek kalıcı konut piyasasına geri kazandırılmıştır. Belediye, bir binanın tamamı satılmak istendiğinde piyasa fiyatından öncelikli satın alma hakkını kullanarak binaları kamu mülkiyetine dâhil etmiş ve kiracıların yerinde kalmasını sağlamıştır.

Yeni belediyecilik deneyimleri yalnızca İspanya ile sınırlı değildir. Community Land Trust (CLT) gibi topluluk temelli mülkiyet modelleri, konutun spekülasyondan çıkarılması amacıyla ABD ve Avrupa’da yaygınlaşmıştır. Burlington, Brüksel ve Londra gibi kentlerde yerel yönetimlerin arsa tahsisi ve finansman desteğiyle geliştirilen CLT’ler, konutu kalıcı olarak piyasa dışına çıkararak uzun vadeli erişilebilirlik sağlamıştır.

Preston modeli ve “topluluk servet inşası” (Community Wealth Building)

İngiltere’de Yeni Belediyecilik hareketinin en bilinen örneklerinden biri olan Preston Modeli, konut krizine doğrudan konut üretimi yoluyla değil; yerel ekonomik ilişkileri yeniden yapılandırarak kamucu bir müdahale geliştirmiştir. Belediye, üniversiteler, hastaneler ve diğer kamu kurumlarının harcama bütçelerini küresel şirketler yerine yerel kooperatiflere ve küçük ölçekli inşaat firmalarına yönlendirmiştir. Bu sayede yerel ekonomide tutulan sermaye, uygun fiyatlı konut projelerinin finansmanında ve kentsel dönüşümde kâr amacı gütmeyen modellerin desteklenmesinde kullanılmıştır.

Konsey konutlarının geri dönüşü 

Muhafazakâr hükümetlerin “Right to Buy” politikasıyla büyük ölçüde eriyen sosyal konut stokuna karşı, Hackney, Islington ve Southwark gibi yeni belediyeci yerel yönetimler doğrudan konut üretimine geri dönmüştür. Bu belediyeler, dışarıdan müteahhitlere ihale vermek yerine kendi bünyelerinde belediye şirketleri kurmuş; yeni projelerde sosyal kira oranlarını yaklaşık %40–50 ve üzerine çıkaran modeller geliştirmiştir. Bu projelerde, kâr amaçlı lüks konutlar yerine, kiranın yerel gelir düzeyine endekslendiği sosyal kira modelleri benimsenmiştir.

İngiltere’de yeni belediyeciliğin en somut “yeniden kamuculuk” araçlarından biri CLT’lerdir. Bu modelde arazi mülkiyeti ile bina mülkiyeti birbirinden ayrılır; arazi belediye veya topluluk vakfında kalır. Konutlar satılsa veya kiralansa dahi fiyatlar piyasa artışına değil, bölgedeki ortalama gelir artışına endekslenir. Böylece konutun spekülatif değeri ortadan kaldırılır ve yalnızca kullanım değeri korunur.

Yeni belediyecilik yalnızca idari bir süreç değil, aynı zamanda aşağıdan yukarıya işleyen toplumsal bir harekettir. Kiracı sendikaları ve siyasal temsil süreçleri bu çerçevede önemlidir. ACORN ve London Renters Union gibi örgütler, Bristol başta olmak üzere birçok kentte belediyelerle koordineli çalışarak kiracıların toplu pazarlık gücünü artırmıştır. Bazı yeni belediyeci yerel yönetimler, “Etik Kiralama Sertifikası” gibi uygulamalarla keyfi tahliyeleri ve aşırı kira artışlarını denetleyen yerel mekanizmalar kurmuştur.

Birçok İngiliz belediyesi, küresel yatırımcıların güvenli liman olarak kullandığı boş konutlara karşı aktif politikalar geliştirmiştir. Boş Konut Vergisi (Council Tax Premium) uygulamalarıyla uzun süre boş bırakılan mülkler için yaklaşık %200–300 oranında ek vergi getirilmiş; ayrıca bazı İşçi Partili belediyeler, Acquisition Policy kapsamında piyasadaki eski konutları satın alıp restore ederek kamu konut stokuna yeniden dâhil etmiştir.

Barking ve Dagenham örneği, veriye dayalı bir müdahale politikası olarak öne çıkmaktadır. Belediye, tahliye riski taşıyan haneleri önceden tespit etmeye yönelik veri analitiği ve risk modelleme sistemleri geliştirerek, barınma krizine kriz anından önce müdahale edilebilen bir kamusal hizmet alanı yaratmıştır.

Viyana ve Zürih gibi kentlerde ise güçlü kooperatif ve sosyal konut sistemleri sayesinde konut stokunun yaklaşık %60’ı piyasa baskısından korunmaktadır. Viyana’da bu oran, konutların ya doğrudan belediyeye ya da belediye destekli kâr amacı gütmeyen kooperatiflere ait olması sayesinde sağlanmaktadır. Sosyal konutlar yalnızca en yoksul gruplara değil, orta sınıfın büyük bir bölümünü kapsayacak şekilde tasarlanmakta; böylece sınıfsal gettolaşmanın önüne geçilmektedir.

Berlin, konutun finansallaşmasına karşı en sert sivil ve yerel tepkilerin ortaya çıktığı kentlerden biridir. 2020 yılında hayata geçirilen Kira Tavanı (Mietendeckel) uygulaması, her ne kadar federal mahkeme tarafından yetki aşımı gerekçesiyle iptal edilmiş olsa da, yerel yönetimin piyasaya doğrudan müdahale iradesini simgelemiştir. 2021’de gerçekleştirilen referandumda Berlin halkı, ellerinde 3.000’den fazla konut bulunduran büyük emlak şirketlerinin mülklerinin kamu mülkiyetine alınması yönünde oy kullanmıştır.

ABD gibi piyasa odaklı konut rejimlerinde dahi yeni belediyecilik pratikleri, konutu spekülasyondan arındırmaya yönelik yerel müdahaleler geliştirmektedir. Burlington’da Bernie Sanders’ın belediye başkanlığı döneminde temelleri atılan CLT modeli, arazi mülkiyetini topluluk vakfında tutarak konut fiyatlarını piyasa dalgalanmalarından kalıcı olarak korumuştur. Portland, San Francisco ve New York gibi kentlerde ise “Just Cause Eviction” düzenlemeleri ve yıllık kira artışlarını sınırlayan yerel kira kontrolü mekanizmaları güçlendirilmiştir.

Latin Amerika, feminist yaklaşımlar ve göçmen konutu

Latin Amerika’da yerel yönetimler, konut sorununu “demokratik katılım” ve “Anayasal hak” ekseninde ele alır.

Latin Amerika deneyimleri, kent hakkının hukuksal ve kurumsal düzeyde tanınabileceğini göstermesi açısından önemlidir. Brezilya’da Şehir Statüsü, konutun toplumsal işlevini anayasal güvence altına almış; Porto Alegre’de katılımcı bütçeleme yoluyla konut yatırımları halkın doğrudan karar süreçlerine dahil edilmiştir. Dünyaya yayılan “Katılımcı Bütçeleme” modeli burada başlamıştır. Halk mahalle meclislerinde toplanarak belediye bütçesinin hangi konut ve altyapı projelerine harcanacağına doğrudan karar verir.

São Paulo’da ise konut hareketleriyle belediyeler arasında kurulan müzakere mekanizmaları sayesinde boş kamu binaları sosyal konuta dönüştürülmüştür. Belediye, kent merkezinde spekülasyon amacıyla boş tutulan binaları tespit ederek, mülkiyetin “toplumsal işlevini” yerine getirmediği gerekçesiyle sosyal konuta dönüştürme politikaları izlemiştir.

Uruguay’da, devletin arsa sağladığı, halkın ise kendi emeğiyle inşa ettiği konut kooperatifleri (FUCVAM Kooperatifleri), mülkiyetin bireysel değil kolektif olduğu bir model sunar. 

Yeni belediyecilik pratikleri, konutu yalnızca barınma ihtiyacı olarak değil; yaşamın yeniden üretimi bağlamında ele alır. Feminist belediyecilik yaklaşımları bakım emeğini, güvenliği ve ortak yaşam alanlarını merkeze alırken; Berlin ve Amsterdam gibi kentlerde göçmenler ve mülteciler için geçici barınmayı kalıcı sosyal konuta dönüştüren hibrit modeller geliştirilmiştir.

Bu modellerin ortak “yeniden kamucu” ilkeleri:

  1. Arsa mülkiyetinin kamulaştırılması: Arazinin spekülatif bir meta olmaktan çıkarılması.
  2. Kullanım değeri vs. değişim değeri: Konutun bir yatırım aracı değil, bir barınma alanı olarak öncelenmesi.
  3. Hane gelirine endeksli kira: Kiranın piyasaya göre değil, insanların kazancına göre belirlenmesi.
  4. Aşağıdan yukarıya demokrasi: Konut politikalarının emlak lobileriyle değil, kiracı sendikaları ve mahalle meclisleriyle yapılması.

Türkiye’de barınma krizi: İstanbul, Ankara, İzmir…

Türkiye’de 2000 sonrası dönemde uygulanan neoliberal kentleşme politikaları, özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde barınma krizini yapısal bir toplumsal sorun hâline getirmiştir. Konut, sosyal politika alanının asli bir bileşeni olmaktan çıkarılarak büyüme, sermaye birikimi ve rant üretimi odaklı bir ekonomik araca dönüştürülmüş; kullanım değeri yerine değişim değeri üzerinden tanımlanan piyasa merkezli bir konut rejimi kurumsallaşmıştır. Bu dönüşüm, barınmayı temel bir hak olmaktan uzaklaştırarak finansallaşmış bir yatırım nesnesine indirgemiştir.

Bu süreç, Karl Polanyi’nin piyasanın toplumdan koparak kendi kurallarını dayattığı “büyük dönüşüm” tespitinin Türkiye kentlerindeki mekânsal karşılığıdır. İstanbul, Ankara ve İzmir’de konut üretimi ve kentsel gelişme, kamusal ihtiyaçlar doğrultusunda değil; inşaat odaklı büyüme modeli, finansallaşma ve rant paylaşımı ekseninde şekillenmiştir. Konut, barınma ihtiyacını karşılamaktan ziyade sermaye birikiminin başlıca araçlarından biri hâline gelmiştir.

İstanbul’da 2010–2023 yılları arasında konut fiyatları reel olarak yaklaşık %150 oranında artmış; kira bedelleri hane gelirlerindeki artışın çok üzerinde seyrederek barınmayı geniş kesimler için erişilemez hale getirmiştir. Ankara’da kamu arazilerinin özelleştirilmesi ve kentin çeperlerinde yoğunlaşan toplu konut politikaları, merkezi ve ulaşılabilir konut alanlarını daraltmış; konut üretimi, kentsel yaşamla bağını koparan, düşük nitelikli ve piyasa bağımlı bir yapıya bürünmüştür. İzmir’de ise turizm yatırımları, kısa süreli kiralama uygulamaları ve üst gelir gruplarına yönelik konut projeleri, mevcut konut stokunu barınma işlevinden uzaklaştırarak krizi derinleştirmiştir. Bu üç büyükşehir örneği, barınma sorununun yalnızca niceliksel bir konut açığı değil; aynı zamanda sınıfsal, mekânsal ve demokratik bir kriz olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Ne yazık ki bu derinleşen krize karşı kamuoyuna sunulan birçok politika önerisi, sorunu hâlâ yeni yapılaşma alanları ve çeperde üretilen konut sayısı üzerinden ele almaktadır. Oysa Türkiye’nin temel meselesi yeni yerleşim alanı eksikliği değil; imar sınırlarının sürekli genişletilmesiyle kent çeperlerinde düşük yoğunluklu alanların konuta açılması, altyapı maliyetlerinin artması ve kent merkezlerinin boşalmasıdır. Bu yaklaşım, barınma krizini çözmek yerine mekânsal ayrışmayı, ulaşım maliyetlerini ve sosyal eşitsizlikleri derinleştirmektedir. (Ekici, 2025)

Asıl mesele, Türkiye’deki kentlerin mevcut yapı stokunun önemli bir bölümünün depreme dayanıksız olmasıdır. Ülkenin büyük bölümünün aktif fay hatları üzerinde yer aldığı düşünüldüğünde, milyonlarca konutun ciddi risk altında olduğu bilinmektedir. Buna karşın, riskli yapıların yoğunlaştığı mahallelerde yaşayan düşük gelirli hane halklarının piyasa mekanizmaları aracılığıyla dönüşüme katılması fiilen imkânsızdır. Bu nedenle kentsel dönüşüm, bireylerin çözebileceği bir mesele olmaktan çıkmış; mevcut yapı stokunun hangi kamusal araçlarla dönüştürüleceği, bu dönüşümün nasıl finanse edileceği ve sosyal maliyetinin kime yükleneceği sorularını içeren kamusal ve siyasal bir mesele hâline gelmiştir. (Ekici, 2025)

Kamusal alanın daralması, barınma krizinin temel belirleyicisidir. Özelleştirme ve deregülasyon politikalarıyla kamu arazileri piyasanın kullanımına açılmış; kıyılar, parklar ve merkezî kent alanları yatırım ve rant mekânlarına dönüştürülmüştür. Sosyal politikalar ise hak temelli bir çerçeveden koparılarak, siyasal sadakat üreten yardım mekanizmalarına indirgenmiştir. Bu dönüşüm, yurttaşı barınma hakkı olan bir özne olmaktan çıkarıp borçlu ve kırılgan bir piyasa aktörüne dönüştürmüştür.

Neoliberal ideoloji, yalnızca konut politikalarını değil, kentli özneyi de dönüştürmüştür. Performans, rekabet ve bireysel sorumluluk söylemleri; barınma sorununu yapısal bir eşitsizlik değil, bireysel başarısızlık meselesi olarak sunmuştur. Borçlanma, özellikle büyükşehirlerde konuta erişimin temel yolu hâline gelirken, hane halkları uzun vadeli finansal bağımlılıklara sürüklenmiştir.

Bu dönüşüm sürecinde yerel yönetimler de kamusal çözüm üreten aktörler olmaktan uzaklaştırılmış; şirketleşme, müteahhitleşme ve merkezileşme politikalarıyla piyasa ve merkezi iktidara bağımlı hâle getirilmiştir. Belediyeler, barınma hakkını koruyan kurumlar yerine, inşaat ve rant odaklı büyüme stratejilerinin yerel uygulayıcıları olarak konumlandırılmıştır.

Sonuç olarak İstanbul, Ankara ve İzmir gibi kentlerde derinleşen barınma krizi; piyasa başarısızlığından çok, kamusal alanın tasfiyesi, yerel demokrasinin zayıflatılması ve konutun metalaştırılması sürecinin bir ürünüdür. Barınma sorunu, teknik ya da geçici bir kriz değil; doğrudan siyasal, sınıfsal ve mekânsal bir adalet meselesi olarak ele alınmalıdır.

Müştereklerin kentinden kent hakkına: Türkiye’de toplumcu belediyecilik mirası ve yeniden kamucu konut paradigması

Bu bağlamda Türkiye’de konut ve barınma meselesi, tarihsel olarak yalnızca bina üretimi ya da fiziksel mekân düzenlemesi olarak değil, kentsel demokrasinin, toplumsal eşitliğin ve sınıfsal adaletin temel bir mücadele alanı olarak şekillenmiştir. “Yeniden Kamuculuk” perspektifi, neoliberal dönemin bireysel mülkiyet, piyasa temelli finansman ve özel sektör öncülüğündeki konut çözümlerine karşı; kolektif mülkiyet biçimlerini, kullanım değerini ve müşterekleşmeyi merkeze alan bu tarihsel birikimi güncel bir siyasal ve yönetsel çerçeveye taşımayı hedeflemelidir.

1. 1970’lerin radikal mirası: Piyasa karşıtı ilk barikatlar

1973–1977 yılları arası dönem, belediyelerin merkezi hükümetin yerel uzantısı olmaktan çıkarak halkın örgütlü gücünü temsil eden siyasal aktörlere dönüştüğü özgün bir tarihsel momenttir. Bu dönemde konut sorunu, teknik bir imar meselesi olarak değil, doğrudan sınıfsal sömürü ve arsa spekülasyonu bağlamında ele alınmıştır.

Ankara’da Vedat Dalokay yönetimi, konut sorununu temelde bir “arsa spekülasyonu” problemi olarak tanımlamış; belediyeye ait kamu arazilerini müteahhitlere satmak yerine, özellikle işçi kooperatifleri olmak üzere konut kooperatiflerine tahsis etmiştir. Batıkent projesinin ilk temelleri bu dönemde, arazinin kamulaştırılması ve spekülatif piyasa ilişkilerinden arındırılması yoluyla atılmıştır.

İstanbul’da Ahmet İsvan dönemi, gecekonduyu “işgal” olarak değil, “kent hakkı”nın fiili bir ifadesi olarak tanımlayan radikal bir bakış açısı sunmuştur. Gecekondu bölgelerine altyapı hizmetleri götürülürken halktan katılım payı alınmaması; barınma hakkının, gıda güvencesiyle birlikte ele alınarak Tanzim Satış Mağazaları aracılığıyla desteklenmesi, konutu yaşam hakkının ayrılmaz bir parçası olarak gören bütüncül bir kamuculuk anlayışını yansıtmaktadır.

Kocaeli’nde Erol Köse döneminde ise sanayi işçilerinin barınma sorununa yönelik olarak belediye–sendika iş birliğiyle geliştirilen konut projeleri öne çıkmıştır. Bu yaklaşım, barınmayı üretim süreçleriyle doğrudan ilişkilendirerek, konutun yalnızca tüketim nesnesi değil, emekçi yaşamının temel bir bileşeni olduğunu vurgulayan özgün bir yeniden kamuculuk pratiği sunmuştur.

2. İzmir Gültepe deneyimi: Aydın Erten ve “halkla birlikte” kentleşme

1977–1980 yılları arasında İzmir Gültepe’de uygulanan deneyim, Türkiye’de “yerel demokrasi” ve “barınma hakkı” kavramlarının en ileri örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Aydın Erten’in öncülüğünde yürütülen bu süreçte, planlama teknik bir uzmanlık alanı olmaktan çıkarılarak doğrudan halkın katılımına açılmıştır.

Mahallelerde kurulan Mahalle Komiteleri aracılığıyla imar planları belediye ofislerinde değil, doğrudan mahalle sakinleriyle birlikte tartışılmış ve şekillendirilmiştir. Sahipsiz araziler parsellenmiş ve kamulaştırılarak evi olmayanlara tahsis edilmiş; bu süreç, “gecekondu çözümü” olarak adlandırılan kamucu bir yerinde dönüşüm pratiğinin temelini oluşturmuştur. Belediye, inşaat malzemelerini kendi tesislerinde üretmiş; tuğla ve briketler maliyetine halka sunulmuştur. İmece usulüyle yollar açılmış, kanalizasyon ve altyapı çalışmaları kolektif emekle gerçekleştirilmiştir. Bu deneyim, konutu yalnızca bir barınak değil, doğrudan bir “kentsel müşterek” olarak inşa eden yaklaşımıyla tarihsel bir eşik niteliği taşımaktadır.

3. Devrimci ölçek: Batıkent ve Murat Karayalçın dönemi

1990’ların başında Ankara’da Murat Karayalçın döneminde hayata geçirilen Batıkent projesi, dünya ölçeğinde en büyük kooperatifleşme temelli konut üretim modellerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Kent-Koop modeli, 130’dan fazla konut kooperatifinin bir üst birlik çatısı altında örgütlenmesini ve belediye ile doğrudan ortaklık kurmasını esas almıştır.

Bu modelde belediye araziyi sağlamış ve altyapı yatırımlarını üstlenmiş; kooperatifler ise kâr amacı gütmeksizin konut üretimini gerçekleştirmiştir. Batıkent deneyimi, konut finansmanını sermaye piyasalarına, banka kredilerine ya da özel sektör kârına değil; halkın kolektif tasarrufuna ve örgütlü gücüne dayandırması bakımından yeniden kamuculuğun en güçlü örneklerinden biridir.

4. Tarihsel ekseni tamamlayan diğer deneyimler

Türkiye’de toplumcu belediyecilik mirası yalnızca büyük ölçekli projelerle değil, yerel ve özgün pratiklerle de zenginleşmiştir. Fatsa’da Fikri Sönmez’in öncülüğünde yürütülen “Çamura Son” kampanyası, barınma alanlarının kolektif biçimde iyileştirilmesini; halk meclisleri aracılığıyla belediye bütçesinin barınma ve altyapıya yönlendirilmesini sağlamıştır.

Dikili’de Osman Özgüven dönemi, doğrudan barınma hakkı ile ilgili değil ama; su, ulaşım, ekmek ve sağlık hizmetlerinin ücretsiz ya da düşük ücretli sunumuyla birlikte ele alarak yaşam hakkının bütüncül bir şekilde iyileştirilmesine odaklanmıştır. Bu yaklaşım, konutu tek başına bir politika alanı değil, temel kamusal hizmetlerle iç içe geçmiş bir hak olarak tanımlamıştır.

Dersim/Ovacık ve Tunceli’de Maçoğlu döneminde uygulanan politikalar, büyük ölçekli ve kâr odaklı ihaleler yerine kooperatifleşme, üretim ve halk katılımını önceleyen bir yerel yönetim anlayışı sunmuştur. Toplu taşımanın ücretsiz hale getirilmesi, su fiyatlarının düşürülmesi ve kooperatif üretiminin desteklenmesi gibi uygulamalar, doğrudan bir konut politikası içermese de özel müteahhit kârını merkezine almayan kamucu bir yaşam ve mekân anlayışını güçlendirmiştir.

Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen yönetimi, kentsel estetik ve peyzajı soylulaştırmanın bir aracı olarak değil, halkın kullanım değerini artıran kamusal yatırımlar olarak ele almıştır. 

İzmir’de geliştirilen uzlaşma temelli yerinde dönüşüm ve kooperatif uygulamaları ise rant paylaşımını değil, mülkiyet sahibinin mahallesinde kalabilmesini ve sosyal dokunun korunmasını esas alan alternatif bir dönüşüm pratiği ortaya koymuştur.

Sonuç: Yerel yönetimler için konut ve barınma sorununda Yeniden Kamucu yol haritası

Barınma krizinin çözümü, teknik ya da yönetsel bir kapasite meselesi değil; müteahhitleri, piyasa aktörlerini ve rant mekanizmalarını değil, yurttaşın kent hakkını merkeze alan açık bir siyasal irade meselesidir. Bu nedenle yerelden yükselen yeniden kamuculuk dalgası, neoliberal kentleşme rejimine karşı konut hakkını savunan bütünlüklü ve programatik bir hat üzerinden inşa edilmelidir.

1. Aşama: Kurumsal yapılanma 

Yerel yönetimler, bünyelerindeki belediye iştiraklerini (İZBETON, KİPTAŞ vb.) klasik müteahhitlik mantığından çıkararak birer Kamusal Konut Ajansına dönüştürmelidir. Bu yapılar aracılığıyla üretilen konutlar satılmamalı; belediyenin elinde tutulan kalıcı sosyal konut portföyünün bir parçası haline getirilmelidir. Finansman modeli ise piyasa kredilerine dayandırılmak yerine, satılan ya da geliştirilen üst gelir grubu konut projelerinden elde edilen artı değerin düşük gelir gruplarına yönelik kiralık sosyal konut üretimine aktarılması esasına dayanmalıdır. Böylece konut, belediye açısından bir gelir kaynağı değil, sürdürülebilir bir kamusal hizmet alanı olarak yapılandırılabilir.

2. Aşama: Arsa rejiminin dönüştürülmesi

Belediyelere ait araziler üzerindeki spekülasyonu sona erdirmek için mülkiyet devrine dayalı satış politikalarından vazgeçilerek “üst hakkı” temelli bir arsa rejimi benimsenmelidir. Bu modelde belediye, arsayı kooperatiflere ya da kamusal konut projelerine devretmez; belirli ve sınırlı süreli kullanım hakkı tanır. Böylece arsa maliyeti konut fiyatından düşer, erişilebilirlik artar ve kamusal mülkiyet korunur. Konutun el değiştirmesi durumunda ortaya çıkabilecek değer artışı ise serbest piyasa koşullarına bırakılmamalı; asgari ücret artışı ya da benzeri sosyal göstergelere endekslenerek spekülatif kazanç engellenmelidir.

3. Aşama: Mahalle (yerel) odaklı ve katılımcı yaklaşım

Kentsel dönüşüm ve yeniden yapılandırma süreçlerinde Mahalle Meclisleri yasal ve fiilî muhatap olarak tanınmalıdır. Karar alma süreçleri teknik raporlar ve kapalı kapılar ardındaki uzlaşmalarla değil; doğrudan mahalle sakinlerinin katılımıyla yürütülmelidir. İmar artışlarından elde edilen değer belediye bütçesinde eriyip gitmemeli; ilgili mahallenin ortak ihtiyaçlarına yönlendirilmelidir. Kreşler, yaşlı bakım evleri, ortak çamaşırhaneler ve bakım alanları gibi kolektif kullanım mekânları, kentsel dönüşümün asli çıktıları haline getirilmelidir.

Geçmişin gücüyle geleceği kurmak

Türkiye’nin 1970’li yıllardaki toplumcu belediyecilik birikimi — Vedat Dalokay, Terzi Fikri, Aydın Erten ve Ahmet İsvan örneklerinde olduğu gibi — bugün Berlin, Barselona ya da Viyana gibi kentlerin aradığı çözümleri yarım asır önce deneyimlemiş ve büyük ölçüde başarıya ulaştırmıştır. Yeniden kamuculuk, bu tarihsel mirası nostaljik bir referans olarak değil; çağdaş Yeni Belediyecilik anlayışının finansal ve teknolojik araçlarıyla (veri temelli planlama, kalıcı kiralık kamu konut stoku, Community Land Trust modelleri) harmanlayarak güncellemek anlamına gelmektedir.

Kentleri küresel finans piyasalarının birer yatırım sahası olmaktan çıkarıp; her yurttaşın güvenli, erişilebilir ve onurlu bir barınma hakkına sahip olduğu müşterek yaşam alanlarına dönüştürmek için birlikçi-bütünlükçü bir perspektiften, yeniden kamucu bir yol haritası şu temel ilkeler etrafında şekillenmelidir:

  1. Mülkiyet Değil Kullanım Hakkı:
    Belediyelere ait arsalar satılmamalı; bu alanlar üzerinde üst hakkı modeliyle, mülkiyeti kamuda kalan ve arsa maliyetinden arındırılmış kalıcı kiralık sosyal konut stoku oluşturulmalıdır.
  2. Kolektif Üretim ve Kooperatifçilik:
    Konut üretiminde kâr odaklı müteahhitlik sistemi yerine; halkın, sendikaların ve meslek odalarının dâhil olduğu kâr amacı gütmeyen konut kooperatifleri desteklenmeli, belediye iştirakleri bu sürecin doğrudan örgütleyicisi haline getirilmelidir.
  3. Spekülasyona Karşı Kamusal Müdahale:
    Kentlerdeki boş konutlar ve kısa süreli (Airbnb vb.) kiralama faaliyetleri etkin biçimde denetlenmeli; konutu bir finansal yatırım aracına dönüştüren aktörlere karşı, barınma ihtiyacı olan kiracıların korunmasını esas alan kira düzenleme ve tahliye koruma mekanizmaları hayata geçirilmelidir.
  4. Demokratik ve Katılımcı Planlama:
    Kentsel dönüşüm kararları, Gültepe deneyiminde olduğu gibi mahalle meclisleri ve yerel topluluklarla birlikte alınmalı; yerinde dönüşüm, kentsel bellek ve sosyal doku korunmalıdır.
  5. Bütünleşik Sosyal Adalet Yaklaşımı:
    Konut, yalnızca dört duvardan ibaret görülmemeli; sosyal konut alanları kreşler, yaşlı bakım merkezleri ve ortak sosyal mekânlarla desteklenerek kapsayıcı ve dayanışmacı bir kent yaşamı yeniden inşa edilmelidir.

Son söz yerine

Dünya genelinde kent hakkı temelli kentsel hareketler ve yeni belediyecilik deneyimleri, barınma krizinin teknik bir planlama sorunu değil; doğrudan siyasal, sınıfsal ve mekânsal bir mesele olduğunu açık biçimde göstermektedir. Bu deneyimler, konutun piyasa dışılaştırılabileceğini, yerel demokrasinin somut ve maddi karşılıklar üretebileceğini ve kent hakkının soyut bir slogan değil, uygulanabilir kamusal politikalarla hayata geçirilebileceğini ortaya koymaktadır.

Bu perspektiften bakıldığında konut, bir yardım ya da sosyal destek nesnesi değil; kolektif bir hak, demokratik bir talep ve kentsel adalet mücadelesinin merkezî bileşeni olarak yeniden tanımlanmaktadır.

Yeniden kamuculuk I – Kamunun ölümü ve dirilişi

Yeniden kamuculuk II: Çoklu krizler çağında toplumsal yeniden kuruluşun yerelden yükselen manifestosu

Krizler çağında mekânı yeniden düşünmek

İzmir Duvarı: Bir sınır değil, ilişkisel bir diyalog imkânı

Etiketler:

konut krizi, barınma hakkı, kent hakkı, yeni belediyecilik, sosyal konut, kamuculuk, finansallaşma, kira krizi, kentsel dönüşüm, kooperatif konut, community land trust, Türkiye konut politikası

KAYNAKÇA 

Aalbers, M. B. (2016). The financialization of housing: A political economy approach. Routledge.

Agustín, Ó. G. (2020). New municipalism as space for solidarity. Soundings, 74(1), 54–67. https://doi.org/10.3898/SOUN.74.04.2020

Aslan, Ş. (2010). 1973–1980 Ankara: Toplumcu belediyecilik ve Vedat Dalokay. Dipnot Yayınları.

Barcelona City Council. (2018). Right to housing plan 2016–2025. Ajuntament de Barcelona.

Bayraktar, U., & Penpecioğlu, M. (2019). Urban transformation and state rescaling in Turkey. International Journal of Urban and Regional Research, 43(2), 315–332.

Brenner, N., Marcuse, P., & Mayer, M. (2012). Cities for people, not for profit: Critical urban theory and the right to the city. Routledge.

Buğra, A. (2020). Kapitalism, poverty and social policy in Turkey. İletişim Yayınları.

Buğra, A., & Keyder, Ç. (2022). Social policy and citizenship in Turkey. İletişim Yayınları.

City of Vienna. (2021). Social housing in Vienna: Facts and figures. Vienna Housing Department.

Community Land Trust Network. (2021). Community land trusts: Affordable housing models. CLT Network.

Dardot, P., & Laval, C. (2009). La nouvelle raison du monde: Essai sur la société néolibérale. La Découverte.
(İng. çev.: The new way of the world, Verso, 2013)

Dinçer, İ. (2009). 90’lı yıllarda sosyal demokrat belediyecilik ve konut politikaları: Karayalçın dönemi. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, 26(2), 1–20.

Eke, A. (2018). 70’li yıllarda toplumcu belediyecilik: Ankara ve İstanbul deneyimi. İletişim Yayınları.

Ekici, Y. (2025). Konut yatırım aracı olmaktan çıkmadan barınma hakkı güvence altına alınamaz. BirGün. https://www.birgun.net/makale/konut-yatirim-araci-olmaktan-cikmadan-barinma-hakki-guvence-altina-alinamaz-672031

European Commission. (2023). Housing affordability in the EU. Directorate-General for Employment, Social Affairs and Inclusion.

Fainstein, S. S. (2010). The just city. Cornell University Press.

Fernández, R., Hofman, A., & Aalbers, M. B. (2016). London and New York as a safe deposit box for the transnational wealth elite. Environment and Planning A, 48(12), 2443–2461.

Gülmez, O. (2025a). İzmir duvarı: Bir sınır değil, ilişkisel bir diyalog imkânı. Fikir Gazetesi.
https://fikirgazetesi.org/2025/11/15/izmir-duvari-bir-sinir-degil-iliskisel-bir-diyalog-imkani/

Gülmez, O. (2025b). Yeniden kamuculuk II: Çoklu krizler çağında toplumsal yeniden kuruluşun yerelden yükselen manifestosu. Fikir Gazetesi.
https://fikirgazetesi.org/2025/12/07/yeniden-kamuculuk-ii-coklu-krizler-caginda-toplumsal-yeniden-kurulusun-yerelden-yukselen-manifestosu/

Gülpınar, T. (2012). Yerel hükümet: Gültepe – Bir özerklik deneyimi (1973–1980). İletişim Yayınları.

Harvey, D. (2008). The right to the city. New Left Review, 53, 23–40.

Harvey, D. (2012). Rebel cities: From the right to the city to the urban revolution. Verso.

Hess, D. B., Tammaru, T., & van Ham, M. (2018). Housing estates in Europe: Poverty, ethnicity and segregation. Urban Geography, 39(10), 1546–1568.

International Monetary Fund. (2023). Global housing watch. IMF Publications.

İzmir Toplumcu Belediyecilik Sempozyumu. (2023). Sonuç bildirgesi.
https://www.izmimod.org.tr/haberler/izmir-toplumcu-belediyecilik-sempozyumu-sonuc-bildirgesi-yayinlandi

Lazzarato, M. (2012). La fabrique de l’homme endetté. Éditions Amsterdam.

Lefebvre, H. (1968). Le droit à la ville. Anthropos.
(İng. seçme yazılar: Writings on cities, Blackwell, 1996)

Marcuse, P. (2009). From critical urban theory to the right to the city. City, 13(2–3), 185–197.

Mullins, D., Murie, A., & Pawson, H. (2012). Social housing: Decline, privatization and restructuring. Policy & Politics, 40(2), 197–214.

OECD. (2022). Housing affordability in cities. OECD Publishing.

PAH – Plataforma de Afectados por la Hipoteca. (2017). Housing, eviction and resistance in Spain. PAH Reports.

Polanyi, K. (1944). The great transformation: The political and economic origins of our time. Beacon Press.

Rolnik, R. (2019). Urban warfare: Housing under the empire of finance. Verso.

Sassen, S. (2014). Expulsions: Brutality and complexity in the global economy. Harvard University Press.

Smith, N. (2002). New globalism, new urbanism: Gentrification as global urban strategy. Antipode, 34(3), 427–450.

Şengül, T. (2018). Türkiye’de kentleşmenin siyasal ekonomisi. In A. Köse & F. Şenses (Eds.), Türkiye’de kapitalizm, devlet ve sınıflar (ss. 245–272). İletişim Yayınları.

Tekeli, İ. (2011). Toplumcu belediyecilik ve İzmir deneyimi. Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

TOKİ. (2023). Konut üretim istatistikleri. T.C. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı.

TÜİK. (2023). Konut satış istatistikleri. Türkiye İstatistik Kurumu.

UN-Habitat. (2020). World cities report 2020: The value of sustainable urbanization. United Nations.

UN-Habitat. (2022). Housing at the centre of the new urban agenda. United Nations.