₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Barışın kıyısında: Ege’nin iki yakası, aynı cesaretin hikâyesi

Dikili’de Osman Özgüven’in, Midilli’de Stratis Pallis’in attığı adım; iki kent arasındaki bir protokolün ötesinde, iki halkın yüreğine uzanan bir vicdan hattına dönüştü. Ege Barış ve İletişim Derneği ile birlikte hazırladığımız ve FİKİR Gazetesi’nde her ay yayımlanacak Barış Bülteni’nin ilk sayısında Ege Barış ve İletişim Derneği Başkanı Zeynep Altıok Akatlı, barışı “naif bir dilek” olmaktan çıkarıp yeniden kamusal bir söz haline getiriyor.

“Biraz daha dayansak
Göreceğiz çiçeklendiğini bademlerin
Güneşte ışıyan mermerleri
Denizi, kıvrımlı dalgalarını denizin.

Biraz daha dayansak
Biraz, biraz daha yükselsek.”*

Ege’nin iki yakasında otuz yıla yaklaşan bir dayanışmanın, dostluğun ve barış ısrarının öyküsü var. Birbirinin kıyılarını sabah ışığında seyreden iki halkın, ortak acılardan geçmiş ama ortak umutlarda buluşmaktan hiç vazgeçmemiş iki komşunun öyküsü… Bu öykü, Dikili’de Osman Özgüven’in, Midilli’de Stratis Pallis’in attığı cesur bir adımla başladı. Bu iki güçlü ve etkili lider öyle bir adım attılar ki, o adım sadece iki kent ve yönetici arasında değil, iki halkın yürekleri arasında yıllar geçtikçe güçlenen bir bağ ile dostluk ve barış köprüsü kurdu. Sisteme, devletlerin yazmak istediği tarihe, emperyalizme karşı kardeş hakların vicdanına, yaşanmışlıklarına, ortak acı ve sevinçlerine kısacası kültürel birikimine dayadılar sırtlarını ve güvenle, inançla en önemlisi sevgiyle attılar o ilk adımı. 

Ege Barış ve İletişim Derneği ile Midilli’nin SİNİPARKSİ Derneği, yıllar boyunca yalnızca Ege’nin iki kıyısında iki kent arasında etkinlikler, kültürel buluşmalar ya da kardeşlik mesajları üretmekle kalmadılar. Çok daha derin, çok daha kalıcı bir zemin yarattılar. Barış fikrinin etrafında dayanışma kültürü inşa ettiler. Kentlerinden ülkelerine ve bölgelerine erişen bir kavrayış için çalıştılar. Seslerini ülkelerinin ve dünyanın dikkatine eriştirdiler. Kimi zaman en zor siyasi koşullarda söylenmesi gerekeni dile getirmekten, bedel ödemekten de  çekinmediler. Atina’da Panos Trigadiz’den Ankara’da Bülent Tanık’a uzanan, siyasetçileri, sanatçıları, akademisyenleri ve barış gönüllülerini yan yana getiren bir çabanın, bir vicdan hattının taşıyıcıları oldular.

Bugün iki derneğin emekleri Atina’dan Ankara’ya, İstanbul’dan Ege’nin en küçük sahil kasabasına, adalarına kadar uzanan hikâyelere ilham verdiyse, bu büyük ölçüde o ilk adımın cesaretinden, o çoban ateşinin tükenmeyen ışığından kaynaklanıyor. Bizim -yeni kuşak temsilcileri olarak- Paris Vounatsis ile beraber bu mirası gururla devralırken, Ege’nin iki kıyısında yakamozlara, karşı kıyının ışıklarına bakarken gözlerimizde pırıldayan ateş böcekleri o geçmiş çabanın hiç sönmediğinin kanıtı aslında.

Bugünün karanlığında barışa duyduğumuz ihtiyaç

Ne yazık ki bugün barış talebi, bazen “naif bir dilek”, hatta “ütopyaya kaçan bir söylem” gibi görülebiliyor. Oysa çağımızın gerçekliği bunun tam tersini haykırıyor. Savaşlar sınır tanımıyor; yok oluş sadece insanların değil doğanın da kapısını çalıyor. Irk, din, dil ayrımı gözetmeyen eşitsizlikler dünyayı sarmışken; gıda ve su krizleri, iklim felaketleri, tüketim çılgınlığı ve kamusal alanın daralmasıyla örülen yeni şiddet biçimlerinin gölgesinde yaşıyoruz.

Bugün barış yalnızca insanlar arasındaki bir anlaşma değil; dünyanın kendisiyle kurmak zorunda olduğumuz ontolojik bir sözleşme artık. Ormanları yakarak enerji, denizleri kirleterek büyüme, geçmişi yıkarak beton bir gelecek inşa etme anlayışının ürettiği yıkım, savaşın yıkımından daha hafif değil. Gökyüzü sadece bombaların değil, açgözlülüğün de karanlığı ile örtülüyor.

Ve biz biliyoruz ki:
Barış artık sadece insana değil, dünyaya lazım.
Onu yaşamın gereklilikleri arasına sokamadığımız her gün, ödediğimiz bedel büyüyor.

Bir festivalden çok daha fazlası: Barışın yeniden çağrılması

Geçtiğimiz Eylül ayında Midilli’de ilkini gerçekleştirdiğimiz Barış ve Irkçılık Karşıtı Festival, işte bu ihtiyaçtan, bu karanlığa karşı yakılmış umut ateşinden doğdu. İki derneğin yıllardır taşıdığı ortak birikimi kamusal alana yeniden ve güçlü bir biçimde taşıdı. Belgeseller, sergiler, konserler ve en önemlisi iki ülkenin belediye başkanlarını bir araya getiren bir yuvarlak masa toplantısı, Ege’de halklar arasında zaten var olan kardeşliği görünür ve hissedilir kıldı, güçlendirdi.

Biz, “silahlanma yarışının parçası olmayı reddettiğimizi” ve “Ege’nin bir barış ve dostluk denizi olduğunu” açıkça söyleyerek bu festivalin kapısını araladık. Yükselen milliyetçiliğe karşı dayanışmanın; nefret söylemine karşı kültürel diplomasinin; ayrışmaya karşı ortak yaşam idealinin mümkün ve gerekli olduğunu gösterdik.

Cesaret ve umut: Barışın gerçek yakıtı

Her dönem barış isteyenlerin sesi karşı duvarlara çarpmış, kimi zaman duyulmamış olabilir. Ama tarihin tüm kırılma anlarında barışı savunanlar sayesinde yeni bir yol açılmıştır. Osman Özgüven’in kriz anlarında iki bayrağı yan yana dalgalandırma cesareti, Atatürk ile Venizelos’un akılcı ve güçlü barış vizyonu, halkların birbirine omuz vererek geçirdiği zor zamanlar… Bütün bu örnekler bize şunu hatırlatıyor:

Barış asla kendiliğinden oluşmaz. Asla kahraman bekleyerek gelmez.
Barışa inananların cesaretiyle mümkün olur.

Bugünün Dünya’mızı kuşatan şavaşlar, kıyım ve tüketim karanlığında da ihtiyacımız olan tam olarak budur: Sözü çoğaltmak, umudu büyütmek ve geriye değil ileriye bakan bir kardeşlik bilincini diri tutmak.

Ege’nin iki yakasında başladığımız bu yolculuk, yalnızca geçmişin bir hatırası değil; geleceğe doğru yürünecek yolun başında kurulmuş bir köprüdür. Çağlar boyunca kadim uygarlıkların dizdiği defalarca yağmurlarla yıkanmış, güneşle kurumuş taşlar üzerinde tanıklıklara, yaşananlara derin bir saygıyla, akıl ve vicdanla birleşen bir bellekle yürümek bir tercihtir. Yol kenarındaki dikenleri, yola devrilen ağaçları temizleyerek, yıkılan taşları yenileyerek yol kenarındaki asırlık bilge zeytinleri, gelincik tarlalarını selamlayarak yürümek. Ya da barikatler kurmak, dikenli tellerle sınırlar, şiddet ve korku kapıları inşa etmek, binlerce yıllık mimari şaheserleri atıl ve metruk bırakıp, ruhsuz ve çirkin paralı köprüler kurmak. Keyfi dayatmalar, nefret dili ve tehdit üretmek. Biz tarihe, hakikate, uygarlığa, ahlaka, bilime, estetiğe, dayanışmaya ve iyiliğe inanıyoruz.

Ve şimdi, tam da şimdi— Seferis’in dizelerinden aldığımız ilhamla
Biraz daha dayanırsak, biraz daha cesaret gösterirsek,
bademlerin nasıl çiçeklendiğini hep birlikte göreceğiz.
Barışı öğretmenin, barışı yaşatmanın tam vaktidir.

*Yorgo Seferis / Destansı Öykü (Mithistorima)

FİKİR Söyleşileri sona erdi: Barış belediyeciliği ve barış gazeteciliği ile ortak dil mümkün

QAD Barış Araştırmaları Derneği ile söyleşi: Barış nasıl toplumsallaşabilir?

Etiketler: Ege, barış, Türkiye Yunanistan, sivil toplum, kültürel diplomasi, dayanışma, Midilli, Dikili, ırkçılık karşıtlığı, kamusal alan, iklim krizi, gıda krizi, su krizi