₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Çoklu krizler çağında Türkiye’de emek hareketi: Sınıf mücadelesi, neoliberal tahribat ve yeniden kamuculuğun kurucu iradesi

Giriş: Küresel kapitalizmin yapısal krizi ve emeğin tarihsel sıkışması

21. yüzyılın üçüncü on yılı, kapitalist sistemin yalnızca konjonktürel dalgalanmalarla ya da dönemsel durgunluklarla açıklanamayacak bir tarihsel eşikten geçtiğini göstermektedir. Türkiye’de emek hareketinin içinde bulunduğu tarihsel moment ise, yalnızca ücret düzeyleri, sendikalaşma oranları ya da toplu sözleşme süreçleri üzerinden açıklanamayacak ölçüde derin, çok katmanlı ve yapısal bir nitelik taşımaktadır. İçinde bulunulan dönem, kapitalizmin dönemsel durgunluklarla ya da konjonktürel krizlerle aşabileceği bir evreyi değil; üretim, bölüşüm ve toplumsal yeniden üretim ilişkilerinin eşzamanlı olarak krize girdiği tarihsel bir eşiği ifade etmektedir. Sermayenin uzun süredir başvurduğu mekânsal genişleme, finansallaşma ve borçlanma temelli zamansal erteleme stratejilerinin tıkandığı bu evrede kriz, artık ertelenebilir bir sapma değil; kalıcı, iç içe geçmiş ve kendi kendini yeniden üreten bir rejim haline gelmiştir.

Bu bağlamda içinde bulunduğumuz dönem, Adam Tooze’un kavramsallaştırmasıyla, tekil bir ekonomik krizden ziyade; iklim yıkımı, borçlanma rejimleri, jeopolitik gerilimler, enerji savaşları, küresel tedarik zinciri kırılmaları ve siyasal otoriterleşmenin eşzamanlı olarak işlediği bir “çoklu krizler” düzeni olarak ele alınmalıdır. Bu düzenin ayırt edici özelliği, krizlerin yalnızca yan yana gelmesi değil; birbirlerini derinleştiren, kalıcılaştıran ve toplumsal yaşamın tüm alanlarına yayılan bir bütünlük oluşturmasıdır.

Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) verilerine göre 2023 itibarıyla küresel borç stoku dünya gayrisafi hasılasının %336’sına ulaşmış; borçlanma, krizden çıkışın bir aracı olmaktan çıkıp krizin bizzat yeniden üretim mekanizmasına dönüşmüştür. Aynı dönemde Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), küresel ortalama sıcaklık artışının sanayi öncesi döneme kıyasla 1,48°C seviyesine ulaştığını açıklamış; iklim krizinin geri döndürülemez eşiklere hızla yaklaşıldığını ortaya koymuştur. Oxfam’ın 2024 Küresel Eşitsizlik Raporu ise dünya nüfusunun en zengin %1’inin küresel servetin %45’inden fazlasını kontrol ettiğini göstermektedir. Bu veriler birlikte ele alındığında, çoklu krizler çağının aynı anda bir borç, ekoloji, eşitsizlik ve demokrasi krizi olduğu açık biçimde görülmektedir.

Türkiye bu küresel kriz rejiminin pasif bir periferisi değil; neoliberalizmin otoriter formlarının emeğin sistematik mülksüzleştirilmesi üzerinden yeniden üretildiği özgün bir laboratuvar işlevi görmektedir. Son yirmi yılda uygulanan ekonomi politikaları, emeğin pazarlık gücünü aşındırmış; ücret rejimini doğrudan siyasal iktidarın müdahale alanına dönüştürmüştür. Asgari ücretin fiilen “norm ücret” haline gelmesi, sendikal hakların hukuken tanınmasına rağmen fiilen askıya alınması ve grev yasaklarının olağan bir yönetim tekniğine dönüşmesi, Türkiye’de emek rejiminin otoriter-neoliberal karakterini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu çalışma, Türkiye’de emek hareketini statik bir örgütlenme alanı ya da niceliksel göstergelerle ölçülen bir güç olarak ele almamaktadır. Aksine emek hareketi, devlet, sermaye ve toplumsal mücadeleler arasındaki ilişkiler ağı içinde şekillenen dinamik bir toplumsal-siyasal alan olarak ele alınmaktadır. Marksist geleneğin ilişkisel sınıf analizinden hareketle sınıf, sabit bir yapı değil; tarihsel olarak oluşan, çatışma ve mücadele içinde kurulan bir toplumsal ilişkidir. Bu yaklaşım, sınıfı yalnızca sömürüye maruz kalan pasif bir konumdan çıkararak; kendi yaşam alanlarını, üretim süreçlerini ve kamusal müştereklerini dönüştürme potansiyeline sahip kurucu bir özne olarak kavramayı mümkün kılar.

Sınıfı yeniden düşünmek: İlişkisel bir analiz çerçevesi

Ana akım iktisat ve sosyoloji literatüründe sınıf çoğu zaman gelir düzeyi, meslek kategorileri ya da tüketim kalıpları üzerinden tanımlanırken; ilişkisel Marksist yaklaşım sınıfı, siyasal iktidar, kültürel hegemonya ve toplumsal yeniden üretim süreçleriyle iç içe geçmiş bir oluş olarak ele alır. Bu bağlamda sınıf “var olan” değil, sürekli “oluşan” bir süreçtir. Türkiye’de işçi sınıfının konumu yalnızca işyerindeki üretim ilişkileriyle değil; borçluluk, mekânsal ve kültürel dışlanma, ayrımcılık,  güvencesizlik, barınma krizi ve siyasal temsil biçimleriyle birlikte şekillenmektedir. Emek, kentte, konutta, hastanede, okulda ve dijital platformlarda yeniden üretilen çok katmanlı bir tahakküm ilişkisi içinde konumlanmaktadır.

Bu ilişkisel perspektif, sendikal alanın da sabit kimlikler üzerinden değil; kurulan ilişkiler, çatışmalar ve ittifaklar üzerinden değerlendirilmesini gerektirir. Bir sendikanın gücü yalnızca üye sayısıyla değil; devletle kurduğu ilişkiler, sermaye ile girdiği mücadeleler ve toplumsal muhalefetle kurduğu bağlar üzerinden şekillenir. Türkiye’de emek hareketi bu açıdan homojen bir bütün değil; farklı siyasal konumlara, mücadele kapasitelerine ve hegemonya ilişkilerine sahip parçalı bir alandır.

Türkiye’de emek rejiminin dönüşümü ve sendikal alanın krizi

2026 yılı itibarıyla Türkiye’de emekçilerin karşı karşıya olduğu temel gerçeklik, bölüşüm ilişkilerinde yaşanan yapısal bir kopuştur. TÜİK ve ILO verilerinin birlikte değerlendirilmesi, emeğin milli gelirden aldığı payın 2000’li yılların başında %39 seviyesindeyken 2023 itibarıyla %25 bandının altına gerilediğini göstermektedir. Bu gerileme, yalnızca ücretlerin baskılanmasını değil; emeğin siyasal ve toplumsal pazarlık gücünün sistematik biçimde zayıflatılmasını ifade etmektedir.

Asgari ücret bu dönüşümün en görünür ve simgesel göstergesidir. 2025 yılı itibarıyla asgari ücret açlık sınırının %70–80’i düzeyinde seyretmekte; ortalama ücretin asgari ücrete oranı yaklaşık 1,4 seviyesinde kalmaktadır. Bu durum, asgari ücretin istisnai bir taban olmaktan çıkıp fiili bir “norm ücret” haline geldiğini göstermektedir. Ücret, bu koşullarda artık geçim sağlayan bir araç değil; siyasal iktidar tarafından belirlenen bir hayatta kalma eşiğine indirgenmiştir.

Emeğin disipline edilmesinde borçlanma mekanizmaları merkezi bir rol oynamaktadır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ve BDDK verileri, hanehalkı borcunun kullanılabilir gelire oranının %55–60 bandına yerleştiğini; 2015–2025 döneminde bireysel kredi ve kredi kartı hacminin %600’ü aşan bir artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Borç, bu bağlamda yalnızca ekonomik bir yük değil; emeğin geleceğini ipotek altına alan bir siyasal ilişki biçimidir. Borçlu emekçi yalnızca çalışmak zorunda değil; işten atılma riskine, sendikal faaliyete katılma ihtimaline ve siyasal itaatsizliğe karşı daha kırılgan hale gelmektedir.

Türkiye’de son yirmi yılı aşkın süredir emek rejiminin aldığı biçim, yalnızca küresel neoliberal dönüşüm dinamikleriyle ya da soyut bir “piyasa baskısı” ile açıklanamaz. AKP iktidarı, neoliberal birikim modelinin Türkiye’deki siyasal taşıyıcısı olarak, emek sürecinin ve yeniden üretim koşullarının otoriter araçlarla yeniden yapılandırılmasında kurucu bir rol üstlenmiştir. Grev yasaklarının olağan bir yönetim pratiğine dönüşmesi, toplu pazarlık mekanizmalarının fiilen işlevsizleştirilmesi, taşeronlaşma ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, kamu emekçilerinin, toplumsal muhalefetin siyasal denetim altına alınması ve sosyal politikaların hak temelli olmaktan çıkarılarak sadaka ve borçlanma rejimi üzerinden kurgulanması, bu sürecin başlıca bileşenleridir. Bu bağlamda AKP, krizi yönetmekten ziyade krizi emek aleyhine derinleştiren; düşük ücret, yüksek borçluluk ve güvencesizlik ekseninde şekillenen bir emek rejimini zor, ideolojik hegemonya ve kurumsal tahkimat yoluyla kalıcılaştıran bir iktidar formu olarak işlev görmektedir. Dolayısıyla Türkiye’de emek hareketinin karşı karşıya olduğu tıkanma, yalnızca örgütsel zayıflıkların değil, emek karşıtı bu siyasal yeniden yapılanmanın doğrudan bir sonucudur.

Mülksüzleşme bu sürecin mekânsal boyutunu oluşturmaktadır. Barınma krizinin derinleşmesi, konutun bir yatırım aracına dönüşmesi ve büyükşehirlerde kira bedellerinin asgari ücretin %60–80’i arasına yerleşmesi, barınmayı fiili bir ücret kesintisi mekanizmasına dönüştürmüştür. Ücretlerin büyük bölümünün kiraya gitmesi, sınıf mücadelesini işyeri dışına taşımakta; sendikal mücadelenin yalnızca ücret artışı talepleriyle sınırlı kalmasının tarihsel olarak yetersizliğini açığa çıkarmaktadır.

Türkiye’de sendikal alan, niceliksel büyüklük ile siyasal özerklik arasındaki yapısal gerilim üzerinden şekillenmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2024–2025 verilerine göre sendikalaşma oranı %14–15 bandında seyretmekte; özel sektörde bu oran %7–8’e kadar düşmektedir. 2015–2024 döneminde en az yirmi büyük grevin “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanmış olması, sendikal hakların hukuken tanınmasına rağmen fiilen askıya alındığını göstermektedir. Bu tablo, sendikal alanın niceliksel olarak sınırlı, niteliksel olarak ise derin bir siyasal hegemonya krizi içinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye’de sendikal alan, üç büyük konfederasyon etrafında örgütlenmiştir. HAK-İŞ, kamu kaynaklarıyla büyüyen ve iktidar blokuyla kurduğu organik ilişkiler aracılığıyla neoliberal emek rejimini meşrulaştıran bir işlev üstlenmektedir. TÜRK-İŞ, tarihsel kitleselliğine rağmen 1980 sonrası dönemde uzlaşmacı ve savunmacı bir hatta sıkışmış; sendikal mücadeleyi büyük ölçüde toplu sözleşme süreçlerine indirgemiştir. DİSK ise üye sayısı sınırlı olmasına rağmen karşı-hegemonik mirası taşımakla birlikte özel sektörde örgütlenme güçlüğü ve süreklilik sorunu yaşamaktadır.

Kamu emekçileri alanında sendikalaşma oranı %70’in üzerinde olmasına rağmen, bu nicelik siyasal özerklik üretmemektedir. Memur-Sen’in devletle kurduğu organik ilişki, kamu emekçilerini kamusal hizmetlerin piyasalaştırılmasına karşı mücadele eden bir özne olmaktan uzaklaştırmaktadır. Buna karşılık KESK, kamusal hizmetlerin tasfiyesine karşı güçlü bir siyasal dil üretmiş; ancak baskı rejimi, ihraçlar ve kurumsal kapasite ve politik konumlanış sorunları nedeniyle toplumsal ölçekte etkili olamamıştır.

Meslek örgütleri, neoliberal dönüşümün kentleri, doğayı ve kamusal hizmetleri hedef aldığı süreçlerde önemli bir konumlanışa sahiptir. Mühendisler, mimarlar ve hekimler, mesleki özerkliklerinin aşındırılmasıyla birlikte piyasa temelli dönüşümün doğrudan hedefi haline gelmiş; bu süreç onları “orta sınıf profesyoneller” olmaktan çıkararak emeğin farklı bir bileşeni haline getirmiştir. Ancak meslek örgütleri ile sendikal hareket arasındaki zayıf eklemlenme, bu potansiyelin siyasal bir güce dönüşmesini sınırlamaktadır.

Türkiye’de son on yılda emek, sendikal ve ekoloji mücadeleleri: Parçalı direnişten ilişkisel mücadele alanlarına

Türkiye’de son on yılda emek mücadeleleri, klasik sendikal grev biçimlerinin ötesine taşarak; güvencesizlik, taşeronlaşma, borçluluk, ekolojik yıkım ve otoriterleşme dinamikleriyle iç içe geçen çok katmanlı bir mücadele alanı olarak şekillenmiştir. Bu dönem, emek hareketinin hem niceliksel olarak zayıfladığı hem de niteliksel olarak farklı toplumsal mücadelelerle eklemlendiği bir eşik olarak değerlendirilebilir.

Özellikle 2015 sonrası dönemde, OHAL rejimi, grev yasakları ve sendikal baskılar, klasik toplu pazarlık ve grev mekanizmalarını büyük ölçüde işlevsizleştirmiştir. Metal sektöründe Birleşik Metal-İş’in öncülük ettiği ve 2015’te Bursa merkezli olarak başlayan fiili grev dalgası, bu baskı rejimine rağmen ortaya çıkan en önemli emek direnişlerinden biri olmuştur. Bu süreç, sendikal bürokrasinin sınırlarını aşan taban inisiyatiflerinin, sınıf mücadelesinin hâlâ canlı olduğunu gösterdiği kritik bir momenttir. Benzer biçimde cam sektöründe Şişecam grevleri, enerji ve petrokimya alanında TÜPRAŞ işçilerinin ücret ve çalışma koşulları üzerinden yürüttüğü mücadeleler, grev yasaklarına rağmen “grev hakkı”nın fiilen savunulduğu örnekler olarak öne çıkmıştır.

Son on yılda dikkat çeken bir diğer dönüşüm, ekoloji mücadeleleri ile emek mücadeleleri arasındaki kesişim alanlarının genişlemesi veee bazen de kesişmesidir. Kazdağları’nda altın madenciliğine karşı yürütülen direnişler, Akbelen Ormanı’ndaki köylü ve çevre savunucularının mücadelesi, İkizdere ve Cerattepe örnekleri; yalnızca çevresel yıkıma karşı değil, aynı zamanda yaşam alanlarının metalaştırılmasına ve sermaye birikim süreçlerine karşı sınırlı da olsa kolektif bir itiraz olarak şekillenmiştir.

Hizmet sektöründe ve bakım emeği alanında ise daha parçalı, görünmez ama süreklilik arz eden mücadele pratikleri dikkat çekmektedir. Sağlık emekçilerinin pandemi sürecinde artan iş yükü ve güvencesizlik karşısında gerçekleştirdiği eylemler; belediye işçilerinin taşeron sistemine karşı yürüttüğü mücadeleler; kadın emeğinin yoğunlaştığı bakım ve hizmet alanlarında ortaya çıkan örgütlenme girişimleri, emek mücadelesinin toplumsal yeniden üretim alanına doğru genişlediğini göstermektedir. Bu süreçte sendikal hareketin önemli bir kısmı, siyasal iktidarla kurduğu mesafesiz ilişki nedeniyle toplumsal meşruiyet kaybı yaşarken; bağımsız sendikalar, işçi inisiyatifleri ve dayanışma ağları (Migros depo, Trendyol ve kargo sektörü) görece daha görünür hale gelmiştir.

Sonuç olarak Türkiye’de son on yıldaki mücadeleler; merkezi ve bütünlüklü bir sınıf hareketinden ziyade, parçalı ama ilişkisel, yerel ama birbirine temas eden mücadele alanları olarak şekillenmiştir. Bu durum, sınıfın sabit bir yapıdan çok, çatışma, deneyim ve kolektif eylem içinde kurulan bir toplumsal ilişki olduğunu teyit etmektedir.

Savunmadan kurucu siyasete: Yeniden kamuculuk perspektifi

Bu tablo, emek hareketinin temel sorununun yalnızca hak kayıplarını durdurmak değil; toplumsal yaşamın nasıl yeniden örgütleneceğine dair kurucu bir perspektif geliştirmek olduğunu göstermektedir. Yeniden Kamuculuk, bu tarihsel ihtiyacın ifadesidir. Kamuyu yalnızca devlete indirgemeyen; müşterekleri, toplumsal ihtiyaçları ve demokratik denetimi merkeze alan Yeniden Kamuculuk, emeği savunma pozisyonundan çıkararak kurucu bir siyasal özne haline getirmeyi hedefler.

Kamusal sosyal konut, kamusal bakım hizmetleri, enerji sektörünün demokratik denetimi, ekolojik adil dönüşüm ve çalışma süresinin radikal biçimde kısaltılması bu programın temel eksenleri olarak görülebilir. Türkiye’de kadınların ücretsiz bakım emeğine günde ortalama 4–5 saat ayırması; hanelerin yaklaşık %25’inin enerji faturalarını düzenli ödeyememesi; elektrik fiyatlarının son on yılda %500’ü aşan artışı vb. bu alanların sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Dijital platform kapitalizmi, algoritmik yönetim üzerinden çalışma süresini fiilen sınırsızlaştırmıştır. Türkiye’de haftalık fiili çalışma süresi 45–50 saat aralığındadır. Bu nedenle dijital emek rejimleri karşısında çalışma süresinin radikal biçimde kısaltılması, bağlantıyı kesme hakkı ve dijital gözetimin sendikal denetime açılması kurucu talepler arasında yer almalıdır.

Sonuç: Çoklu krizler çağında yerelden merkeze, toplumsal ve kurucu bir emek siyaseti

Türkiye’de emek hareketi tarihsel bir eşiktedir. Savunmacı refleksler, parçalı mücadeleler ve dar kurumsal sınırlar yetersiz kalmaktadır. İhtiyaç duyulan şey, emeği toplumsal yaşamın bütününü radikal programatik ilkelerle yeniden kurabilecek kolektif, siyasal ve kurucu bir özne olarak konumlandıran yeni bir emek siyasetidir.

Yeniden Kamuculuk, yerelden yükselen ve doğrudan demokrasiye dayalı bir kamusal yaşam projesi olarak ele alınmalıdır. Kamusal olanın yeniden inşası, mahallelerde, kentlerde ve bizzat işyerlerinde şekillenen “Meclisler Rejimi” aracılığıyla mümkün hale gelmelidir. Türkiye’de toplumcu belediyecilik geleneği (1970’ler), bütçeleme süreçlerinden hizmet üretimine kadar her aşamada halkın doğrudan katılımıyla nasıl somutlanabileceğine dair hayati ipuçları barındırmaktadır. Emek mücadelesi artık işyerlerinde işçi konseyleri, kentlerde ise mahalle meclisleri aracılığıyla karar alma mekanizmalarını sermayenin ve bürokrasinin elinden geri alan maddi bir güce dönüşmelidir.

Kent hakkı mücadelesi, konut hakkı, kamusal bakım hizmet ve ekolojik adalet talepleri emek hareketinin merkezine yerleştiği ölçüde toplumsal bağlar güçlenecektir. Yeniden Kamuculuk; emeği savunma pozisyonunda tutan bir direnç stratejisi değil; eşitlikçi, dayanışmacı ve söz-yetki-karar hakkının üreticilerde olduğu bir toplumun maddi ve kurumsal temellerini inşa etmeyi yerelden hedefleyen kurucu bir siyasal hat sunmaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye’de emek hareketinin tarihsel görevi, çoklu krizler karşısında yalnızca direnmek değil; yerel yönetimler, kent hareketleri ve taban inisiyatifleriyle birleşerek, kamusal olanı meclisler ve doğrudan katılım süreçleriyle yeniden inşa edecek bütünlüklü bir siyasal irade ortaya koymaktır. Yeniden Kamuculuk, bu iradenin hem radikal programatik yöntemini hem de toplumsal-siyasal ufkunu oluşturmaktadır. Emek siyaseti, ancak bu doğrudan demokrasiyi hedefleyen kamusal hat üzerinden toplumsallaştığı ölçüde özgürleştirici bir geleceği kurma kapasitesine sahip olacaktır.

Yeniden kamuculuk: Rant devri biterken yerel yönetimler için radikal siyasa manifestosu

Yeniden kamuculuk I – Kamunun ölümü ve dirilişi

Meta olarak konuttan hak olarak barınmaya: Kent hakkı, yeni belediyecilik ve yeniden kamuculuk

Kaynaklar: emek hareketi; sendikalar; sınıf mücadelesi; otoriter neoliberalizm; grev yasakları; asgari ücret; borçluluk; barınma krizi; bakım krizi; yeniden kamuculuk; doğrudan demokrasi; mahalle meclisleri; işçi konseyleri; ekolojik adalet; platform emeği

Kaynakça 

Archer, M. S. (1995). Realist social theory: The morphogenetic approach. Cambridge University Press.

Bourdieu, P. (2015). Dünyanın ağırlığı: Çağdaş toplumda toplumsal acı (E. Gen & I. Ergüden, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal çalışma 1993)

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. (2025). 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kapsamında sendikalı işçi istatistikleri. T.C. ÇSGB.

Emirbayer, M. (1997). Manifesto for a relational sociology. American Journal of Sociology, 103(2), 281–317. https://doi.org/10.1086/231209

Fraser, N. (2014). Behind Marx’s hidden abode: For an expanded conception of capitalism. New Left Review, 86, 55–72.

Fraser, N. (2023). Yamyam kapitalizm: Sistem demokrasiyi, bakımı ve gezegeni nasıl yutuyor? (B. E. Aksoy, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal çalışma 2022)

Gramsci, A. (1986). Hapishane defterlerinden seçmeler (K. Somer, Çev.). Onur Yayınları. (Orijinal çalışma 1971)

Gülmez, O. (2025, a). Yeniden kamuculuk II: Çoklu krizler çağında toplumsal yeniden kuruluşun yerelden yükselen manifestosu. Fikir Gazetesi.
https://fikirgazetesi.org/2025/12/07/yeniden-kamuculuk-ii-coklu-krizler-caginda-toplumsal-yeniden-kurulusun-yerelden-yukselen-manifestosu/

Gülmez, O. (2026, b). Bakım krizi ve yerel yönetimler için bütüncül bir model: Aile içi refah rejiminden kamusal bakım rejimine geçiş. Fikir Gazetesi.
https://fikirgazetesi.org/2026/01/03/bakim-krizi-ve-yerel-yonetimler-icin-butuncul-bir-model-aile-ici-refah-rejiminden-kamusal-bakim-rejimine-gecis/

Harvey, D. (2015). Kapitalizmin on yedi çelişkisi ve sonu (E. Gen, Çev.). Sel Yayıncılık. (Orijinal çalışma 2014)

Harvey, D. (2023). A companion to Marx’s Capital: Volume 3. Verso.

International Institute of Finance. (2023). Global debt monitor. IIF.

International Labour Organization. (2023). Global wage report 2022–23: The impact of inflation and COVID-19 on wages and purchasing power. ILO.

Jessop, B. (2016). The state: Past, present, future. Polity Press.

KESK. (2023). Kamu emekçileri, toplu sözleşme rejimi ve güvencesizleşme. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu.

Lazzarato, M. (2015). Borçlandırılmış insan: Neoliberal durum üzerine bir deneme (M. Erşen, Çev.). Otonom Yayıncılık. (Orijinal çalışma 2012)

Marx, K. (2011). Kapital: Birinci cilt (M. Selik & N. Satlıgan, Çev.). Yordam Kitap. (Orijinal çalışma 1867)

OECD. (2023). Energy poverty and social inequality. OECD Publishing.

Oxfam. (2024). Inequality Inc.: How corporate power divides our world and the need for a new era of public action. Oxfam International.

Polanyi, K. (2003). Büyük dönüşüm: Çağımızın siyasal ve ekonomik kökenleri (A. Buğra, Çev.). İletişim Yayınları. (Orijinal çalışma 1944)

Srnicek, N. (2018). Platform kapitalizmi (B. Baysal, Çev.). Açılım Kitap. (Orijinal çalışma 2017)

Srnicek, N. (2024). Platform capitalism revisited. Polity Press.

Standing, G. (2017). Prekarya: Yeni tehlikeli sınıf (E. Bulut, Çev.). İletişim Yayınları. (Orijinal çalışma 2011)

Standing, G. (2023). The precariat charter: From denizens to citizens (Updated ed.). Bloomsbury Academic.

Tansel, C. B. (2018). Authoritarian neoliberalism: Towards a new research agenda. Organization, 25(2), 201–218. https://doi.org/10.1177/1350508417728521

Tansel, C. B. (2024). States of discipline: Authoritarian neoliberalism and the contested reproduction of capitalist order. Rowman & Littlefield.

Thompson, E. P. (2004). İngiliz işçi sınıfının oluşumu (U. Kocabaşoğlu, Çev.). Birikim Yayınları. (Orijinal çalışma 1963)

Thompson, E. P. (2013). İngiliz işçi sınıfının oluşumu (U. Kocabaşoğlu, Çev.). İletişim Yayınları. (Orijinal çalışma 1963)

TMMOB. (2022). Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve mesleki özerklik. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği.

Tooze, A. (2022). Kapanma: COVID-19 küresel ekonomiyi nasıl sarstı? (N. Elhüseyni, Çev.). Koç Üniversitesi Yayınları. (Orijinal çalışma 2021)

Tooze, A. (2023). Chartbook: How global crisis is made. Penguin Books.

TTB. (2021). Sağlıkta dönüşüm programının hekim emeği ve kamusal sağlık üzerindeki etkileri. Türk Tabipleri Birliği.

UN-Habitat. (2023). Global housing crisis report. United Nations Human Settlements Programme.

World Meteorological Organization. (2024). State of the global climate 2023. WMO.

Wood, E. M. (2008). Kapitalizme karşı demokrasi: Tarihsel materyalizmin yenilenmesi (Ş. Tekeli, Çev.). Yordam Kitap. (Orijinal çalışma 1995)

Yeldan, E. (2020). Türkiye ekonomisinde neoliberal dönüşüm ve emek piyasaları. İletişim