“Kentsel mekânlar zamanın tortularıyla ‘sakindir’; geçmiş, doğrusal tarih anlatılarını kesintiye uğratan biçimlerde varlığını sürdürür.” Andreas Huyssen
Kentler, çoğu zaman yalnızca yaşadığımız yerler olarak anlatılır; oysa her kent, aynı anda hem bir zaman arşivi, hem bir mekân deneyimi, hem de kolektif hafızanın kırılgan bir kabıdır. Zamanın akışıyla dolan, mekânın sınırlılıklarıyla biçimlenen, belleğin tortularıyla yeniden anlam kazanan bir yaşam sahnesi… Ve bu sahnede asıl aktör, kent hakkını talep eden, o hakkı sürekli yeniden kuran yurttaşın kendisidir.
Neoliberal kentin soğuk mimarisi bize çoğu zaman başka bir hikâye anlatır: İnsanların mekânla ilişkisini incelten, hafızayı törpüleyen, zamanı hızlandırırken mekânı daraltan bir hikâye… Oysa eleştirel kent kuramının büyük isimleri—Lefebvre, Harvey, Massey, Benjamin—sürekli aynı noktaya işaret eder: Zaman ve mekân nötr değildir; toplumsal güç ilişkileri tarafından örülür, çatışmalarla şekillenir ve ancak kolektif mücadelelerle yeniden sahiplenilebilir.
Bu yazıda şunu tartışıyorum: Kent hakkı, yalnızca mekânın adil paylaşımı değil; zamanın, belleğin ve hafızanın da demokratikleşmesidir. Çünkü hafızası elinden alınmış bir toplumun mekânı da elinden alınır; geleceğe dair imkânları da…
Zamanın politikliği ve kentsel çatlaklar
Kenti anlamak için önce zamanın siyasal bir kategori olduğunu kabul etmemiz gerekir. David Harvey’in (2015) altını çizdiği gibi, modern kapitalizm mekânı yeniden örgütleyerek zaman kazanmaya çalışır; zaman-mekân sıkışması tam da budur. Üretim hızlandıkça, kent içindeki mesafeler yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sınıfsal olarak da yeniden kodlanır.
Bugün dönüşen mahallelerin, yıkılıp yapılan meydanların, bir gecede yükselen rezidansların ortak bir yönü var: Hepsi kentteki zaman duygusunu da dönüştürüyor. Kent sakinleri için yılların ritmiyle akan bir yaşam, birkaç imar kararıyla kesintiye uğruyor. Bir mahallenin 40 yıllık hikâyesi, bir proje ihalesinin kısa vadeli kâr mantığında buharlaşabiliyor.
Burada Walter Benjamin’in pasajlar üzerine yaptığı o keskin gözlem hâlâ güncel: Kapitalist şehir, geçmişin izlerini sürekli silmeye ve unutmaya meyillidir (Benjamin, 2004). Çünkü hafıza, direnişin ilk dayanağıdır; mekânı sahiplenmenin, kentin öyküsünü yeniden kurmanın en önemli aracıdır.
Belleğin mekânsal köprüleri
Bellek mekânsaldır. İnsanlar hatırlamak için mekâna tutunur; bir sokağı, bir meydanı, bir ağacı, bir durak yerini hatırlayarak geçmişi taşıyabilir. Doreen Massey (2005), mekânı “ilişkilerin bir aradalığı” olarak tanımlarken tam da bunu kasteder. Mekân, zamanın katmanlarını taşır; geçmişle şimdi, hatıralarla deneyimler arasında bir geçiş alanı oluşturur.
Tam da bu noktada Maurice Halbwachs’ın kolektif bellek kavrayışı kritik bir katkı sunar. Halbwachs’a göre, bellek hiçbir zaman tamamen bireysel değildir; onu her zaman içinde bulunduğumuz toplumsal gruplar biçimlendirir ve mekân, bu kolektif hatırlamanın maddi dayanağıdır (Halbwachs, 2017).Bu tespit, kentsel mekânın sadece fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal bir hafıza arşivi olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir mahallenin kaybı, yalnızca yapıların yıkılması değil, kolektif bellek gruplarının zamanla kurduğu ilişkilerin de dağıtılması anlamına gelir.
Kent hakkı mücadelesinin görünür olmadığı dönemlerde bile, insanlar hafızaları üzerinden mekâna tutunarak direnmişlerdir. Mahalle bostanlarının, pazar yerlerinin, kıyı erişimlerinin, hatta çocukluk parklarının savunusu sadece fiziki alanın değil, aynı zamanda ortak hafızanın savunusuydu.
Bu nedenle hafızayı yok eden her müdahale aynı zamanda bir zaman müdahalesidir. Bir mahallenin “dönüşümü” yalnızca binaları değil, orada yaşanan ilişkileri, hikâyeleri, gündelik ritimleri de paramparça eder.
Burada en kritik soru şudur: Kent kimin hafızasını taşıyor?
Kentsel hafızanın sınıfsal katmanları
Marksist gelenek bize kentsel hafızanın bile sınıfsal olduğunu öğretir. Kentin hangi hafızayı koruyacağına, hangi tarihi görünür kılacağına, hangisini yok sayacağına dair karar, her zaman iktidar ilişkileri içinden çıkar.
Lefebvre’in (2014) “mekân toplumsal olarak üretilir” tezi, hafızanın da toplumsal olarak üretildiğini ima eder. Bir kentin merkezinde duran devasa anıtlar ile varoşların hafızasının yokluğu arasındaki eşitsizlik, mekânsal olduğu kadar belleksel bir eşitsizliktir.
Gecekondu mahallelerinin hafızası—imece kültürü, dayanışma, ortak üretim, sokak ilişkileri—kentsel dönüşümle birlikte silinirken; sermayeye ait tarih, projelerin tanıtım broşürlerinde yeniden yazılıyor. Bu, mekânın ve zamanın tek bir sınıf tarafından sahiplenilmesidir.
Kent hakkı, tam da bu nedenle, hafızanın demokratikleşmesinin talebidir.
Hafıza mekânları: Kentin kırılgan arşivi
Kentlerde iki tür hafıza mekânı vardır:
Resmî hafıza mekânları
Müzeler, anıtlar, törensel yapılar, koruma altındaki binalar… Devlet ve sermaye tarafından onaylanan, anlatısal olarak tek sesli yerler.
Gündelik hafıza mekânları
Pazar yerleri, kıyı köşeleri, çıkmaz sokaklar, kahvehaneler, tren istasyonları, aile apartmanları, mezarlıklar, eski stadyumlar… Kentlilerin yaşantılarıyla ördüğü, çok sesli yerler.
Eleştirel kuramın önemli isimlerinden Andreas Huyssen (2003), modern toplumların “hafıza patlaması” yaşadığını söyler; ama bu patlama çoğu zaman sahici bir yüzleşme değil, seçici bir hatırlamadır. Kentler de aynı sorunu taşır: Resmî hafıza şişerken, gündelik hafıza kaybolur.
Bir kıyı alanının kapatılmasıyla sadece mekân değil, orada yaşanan binlerce mikro hafıza da yok olur. Bir meydanın betonlaştırılmasıyla sadece boşluk değil, o meydanda toplanan işçilerin, öğrencilerin, kadınların kolektif hafızası da silinir.
Tam da burada, mekânı savunmak hafızayı savunmaktır cümlesi, politik bir hakikat hâline gelir.
Zaman–mekânın demokratikleşmesi ve kent hakkı
Kent hakkı, yalnızca mekânın fiziksel kullanım hakkı değildir. Lefebvre’nin (2016) kurucu metninde işaret ettiği gibi, kent hakkı iki temel talebi içerir:
- Kenti yeniden biçimlendirme hakkı
- Kentsel kaynaklara kolektif erişim hakkı
Bu iki talep, günümüz kent mücadelelerinde yeniden biçimleniyor:
Bugün kent hakkı, zamanın kullanım hakkını ve kentsel hafızaya erişim hakkını da içeriyor.
Bir kente dair kararların kısa vadeli rant mantığıyla alınması, geleceğin zamanını gasp etmektir. Gençlerin kamusal mekâna erişememesi, kamusal zamanlarının gaspıdır. Emekçilerin saatlerce trafikte kalması, yaşam zamanlarının elinden alınmasıdır. Yaşlıların, kadınların, engellilerin mekâna erişememesi, hayatlarının ritminin dışlanmasıdır.
Kent hakkı, bu nedenle yalnızca mekân mücadelesi değil, aynı zamanda zamana dair bir adalet mücadelesidir.
Kolektif belleği örgütlemek: Demokratik kentin yol haritası
Belleğin demokratikleşmesi ancak üç temel adımla mümkündür:
Hafıza mekânlarını korumak ve yeniden canlandırmak
Kolektif hafızanın mekânları yalnızca nostaljik değer taşımaz; aynı zamanda kentteki mücadelelerin sürekliliğini sağlar. Kamusal parkların, bostanların, kıyıların korunması, geçmişle gelecek arasında bir köprü kurar.
Yavaş zaman alanları yaratmak
Harvey’nin (2015) vurguladığı gibi, aşırı hız çağında kentsel yaşamın anlaşılabilir olması için “yavaş zamanlara” ihtiyaç vardır: Trafiksiz sokaklar, mahalle ölçekli parklar, açık kültür alanları…
Zamanı metalaştıran neoliberal kentsel planlamaya karşı, yavaş zaman alanları demokratik bir müdahaledir.
Katılımcı bellek politikaları
Yerel yönetimlerin, mahalle sakinleriyle birlikte bellek haritaları çıkarması; kolektif arşiv çalışmaları yürütmesi; mekânsal dönüşüm süreçlerinde halkın hafızasını dikkate alması gerekir.
Hafızası sorulmamış bir toplumun mekânı da demokratik değildir.
Kent: Geleceğin zamanı için mücadele alanı
Bugün belediyelerin en büyük görevlerinden biri, kentsel hafızayı koruyan, zaman-mekân ilişkisini adil biçimde yeniden kuran politikalar üretmektir. Çünkü kent hakkı, geçmişin izlerini sahiplendiğimiz kadar, geleceğin olanaklarını da örgütlemektir.
Kapitalizm, kenti sürekli bir “şimdi”ye mahkûm etmeye çalışır: Bugünün projesi, bugünün yatırımı, bugünün rantı…
Oysa kent, ancak geçmişin izlerini ve geleceğin hayallerini birlikte taşıyabildiğinde kamusal bir varlık hâline gelir.
Ve işte tam da burada, kent hakkı radikal bir tarih yazımıdır:
Zamanı geri kazanma, mekânı kolektifleştirme ve hafızayı demokratikleştirme mücadelesidir.
Sonuç: Kentin hafıza defterine not düşmek
Zaman–mekân–bellek üçgeni bize şunu gösteriyor: Kent yalnızca taş ve betondan ibaret değildir; hatırladıklarımız ve unutturulduklarımızdan oluşan derin bir toplumsal dokudur. Bu dokunun korunması, güç ilişkilerini sorgulamayı, kamusal olanın yeniden inşasını ve geleceğin kolektif hayal gücünü örgütlemeyi gerektirir.
Bu nedenle kent hakkı, bugün her zamankinden daha politik, daha kolektif, daha hayati bir taleptir.
Bir kenti savunmak, aynı anda hem geçmişi hem bugünü hem de geleceği savunmaktır.
Ve yazının sonunda yalnızca şunu not düşmek isterim:
Unuttuğumuz kentler, haklarımızı da unutturur. Hatırladığımız kentler ise bizi geleceğe taşır.
Yeniden kamuculuk: Rant devri biterken yerel yönetimler için radikal siyasa manifestosu
Kaynakça
Benjamin, W. (2004). Pasajlar (A. Cemal, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.
Halbwachs, M. (2017). Kolektif bellek (Z. Kanat, Çev.). Pinhan Yayıncılık.
Harvey, D. (2015). Neoliberalizmin kısa tarihi (A. Esin, Çev.). Sel Yayıncılık.
Harvey, D. (2013). Asi şehirler: Şehir hakkından kentsel devrime doğru (A. D. Temiz, Çev.). Metis Yayınları.
Huyssen, A. (2003). Present pasts: Urban palimpsests and the politics of memory. Stanford University
Press.Lefebvre, H. (2016). Şehir hakkı (I. Ergüden, Çev.). Sel Yayıncılık.
Lefebvre, H. (2014). Mekanın üretimi (I. Ergüden, Çev.). Sel Yayıncılık.
Massey, D. (2005). For space. SAGE Publications
Etiketler: kent hakkı, kentsel hafıza, kolektif bellek, neoliberal kent, zaman mekân sıkışması, kentsel dönüşüm, kentsel hafıza, kolektif bellek, neoliberal kent, kamusal mekân, zaman mekân sıkışması, Henri Lefebvre, David Harvey, Walter Benjamin, Doreen Massey, Maurice Halbwachs
