Modern kent, yalnızca binalar, yollar ve planlama kararlarının toplamı değildir; aynı zamanda güç ilişkilerinin süreklilik kazandığı, mekânsal adaletin kesintiye uğradığı, kolektif hafızanın yeniden yazıldığı ve gündelik hayatın kırılgan ritimlerinin kesif bir yoğunlukta iç içe geçtiği bir varlık alanıdır.
Kent Hakkı Araştırmaları, tam da bu varlık alanının düşünsel haritasını çıkarmayı, eleştirel bir yaklaşımın gerektirdiği entelektüel şiddeti, keskin kavramsal titizliği ve politik sezgiyi akademik bir bütünlük içinde bir araya getirmeyi hedefleyen bağımsız bir araştırma platformudur.
Bu platform, kentsel deneyimi sadece “mekânsal düzenlemelerin sonucu” olarak değil, aynı zamanda üretim ve tüketim pratiklerinin, toplumsal eşitsizliklerin, beden politikalarının, dijital altyapıların, hukuki rejimlerin ve tarihsel sürekliliklerin birlikte ördüğü çok katmanlı bir kentsel varlık rejimi olarak ele alır.
Burada amaç; kente dair konuşmayı yüzeysel bir betimleme düzleminden çıkarmak, onu teorik üretimin, eleştirel epistemolojinin ve politik tahayyülün ana ekseni hâline getirmektir.
Bu nedenle Kent Hakkı Araştırmaları, yalnızca akademik bir bilgi aktarma kanalı değil; aynı zamanda kentsel meselelerin görünmez düğümlerini çözmeye dönük entelektüel bir müdahale alanı olarak konumlanır.
Kent hakkının kavramsal kökleri: Mekânın politik ontolojisi
“Kent hakkı”, klasik anlamda bir talep formülü değildir. Henri Lefebvre’in kavramsallaştırdığı biçimiyle kent hakkı, kentin bir meta olmaktan çıkarılarak yeniden toplumsallaştırılması iddiasını barındıran politik bir ontolojik iddiadır. Bu iddia, mekânın nötr olmadığı, her tasarımın, kararın ve düzenlemenin belirli güçlerin çıkarlarını yansıttığı saptaması üzerine kuruludur.
Lefebvre’e göre kent hakkı, kentsel mekânın üretimine kolektif katılım hakkıdır; yalnızca kullanım hakkı değil, mekânın üretim sürecine müdahale etme hakkıdır. Bu müdahale, hem maddi hem de sembolik düzlemlerde gerçekleşir: kentli öznenin, mekân üzerinde söz söyleme talebi kadar, yaşadığı kentin anlam dünyasına ortak olma talebini de içerir.
David Harvey, bu kavramı küresel kapitalizm bağlamında yeniden yorumlayarak kent hakkını kolektif bir talep olarak “kenti yeniden icat etme gücü” şeklinde açımlamıştır. Harvey’e göre bu güç, neoliberal şehirleşmenin dışlayıcı mantığına karşı kolektif iradenin temel dayanağıdır.
Doreen Massey ise mekânı “karşılaşmaların kesişimsel sahası” olarak ele alır; mekânın durağan değil, sürekli yeniden kurulan ilişkisel bir düzen olduğunu vurgular. O hâlde kent hakkı, bu ilişkisel düzenin demokratikleşmesi, çoğulculuğun mekânsal karşılığını bulmasıdır.
Saskia Sassen, küresel kentlerin ekonomi-politik örgütlenişini çözümleyerek mekânsal eşitsizliğin finansallaşmış kapitalizmin yapısal bir sonucu olduğunu gösterir. Neil Brenner ve Christian Schmid, “planetary urbanization” yaklaşımıyla kent hakkını artık yalnızca kent merkezleri için değil, tüm mekânsal dokuyu dönüştüren küresel kentsellik süreçleri için yeniden tartışma gereği olduğunu ortaya koyar.
Kent Hakkı Araştırmaları, tüm bu teorik katkılar arasında keskin bir metodolojik seçicilik uygulamadan; fakat entelektüel tutarlılığı ve analitik derinliği önceleyerek bu literatürü yeniden düşünür.
Mekân, bellek ve unutmanın politikası
Walter Benjamin, modern kenti “artıkların dolaştığı bir pasajlar ağı” olarak tasvir ederken, mekânın aynı zamanda tarih ve bellekle kurduğu ilişkilerin altını çizer.
Maurice Halbwachs, kolektif belleğin mekânsal örgütlendiğini, mekânın hatırlamanın temel taşıyıcısı olduğunu savunur.
Andreas Huyssen, kentsel palimpsestleri —üst üste yazılan, kazınan, silinen mekânsal hafıza katmanlarını— analiz ederek unutmanın da tıpkı hatırlama gibi politik olduğunu gösterir.
Kent Hakkı Araştırmaları, bellek çalışmalarını şu sorular etrafında yeniden düşünür:
- Hangi hafızalar görünür kılınıyor, hangileri sistematik olarak siliniyor?
- Belleğin mekânsal taşıyıcıları nasıl politik bir mücadele alanı hâline geliyor?
- Mekânın yeniden üretiminde geçmişle kurulan ilişki nasıl bir iktidar biçimi yaratıyor?
Bu sorular, kentsel dönüşüm projelerinin, planlama kararlarının, kamusal alan tasarımlarının, hatta gündelik hayattaki mikro etkileşimlerin bile hafıza rejimlerinin parçası olduğunu görünür kılar.
Kamusal alanın demokratik morfolojisi
Kamusal alan, Arendt’in ifadesiyle yalnızca “görünme ve eyleme sahası” değil; aynı zamanda modern demokrasinin ontolojik koşuludur. Kamusal alanın daraltıldığı, sermaye ve güvenlik rejimleri tarafından düzenlendiği ölçüde demokratik olanaklar da daralır.
Habermas’ın kamusal alan tartışmaları, modern toplumlarda iletişimsel rasyonelliğin çöküşü üzerine yoğunlaşırken; Richard Sennett kamusal alanı bedensel karşılaşmaların, duyumsal etkileşimlerin ve toplumsal heterojenliğin sahnesi olarak yorumlar.
Ash Amin, çağdaş şehirlerde kamusal alanın duygu rejimleri, bakım ilişkileri ve beklenmedik karşılaşmalar üzerinden tanımlanan çok-katmanlı bir mevcudiyet olduğunu vurgular.
Bu platform, kamusal alanı yalnızca fiziksel bir mekan olarak değil; aynı zamanda demokratik öznelliğin kurulduğu toplumsal bir altyapı olarak ele alır.
Barınma, müşterekler ve kentli öznelliği
Barınma, yalnızca fiziksel bir barınak değil; insanın toplumsal varlığını gerçekleştirdiği temel uzamsal koşuldur. Susan Fainstein’ın “Just City” yaklaşımı, barınmayı mekânsal adaletin merkezine yerleştirir.
AbdouMaliq Simone, kentsel öznelliği “yanyana yaşama pratiklerinin incelikli örgüsü” üzerinden tanımlar; kentli öznenin karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde sürekli yeniden kurulduğunu savunur.
Kent Hakkı Araştırmaları, barınmayı, müşterekleri ve kentli öznelliğini şu çerçevede birlikte düşünür:
- Kentli özne, mekânsal düzenleme pratikleri tarafından nasıl şekillendiriliyor?
- Barınma hakkı, mülkiyet rejimleri ile toplumsal yeniden üretim süreçleri arasındaki gerilimlerde nasıl konumlanıyor?
- Müşterekler, neoliberal kentleşmenin parçalama eğilimlerine karşı nasıl kolektif bir varoluş zemini sunuyor?
Bu sorular, kentsel adalet kavramını yalnızca bir talep listesi olmaktan çıkarır; onu kentsel varlığın kurucu ölçütü hâline getirir.
Ekolojik Adalet ve Bedenin Mekânsal Ontolojisi
Antroposen çağında kent hakkı, ekolojik krizin mekânsal tezahürlerini görmezden gelemez. Ekofeminist perspektifler, bedeni kentsel altyapının ‘ilk mekânı’ olarak tanımlarken; bakım emeği, müşterek kaynakların korunması ve doğa-kent dikotomisinin aşılması gerekliliğini vurgular.
Bu bağlamda kent hakkı, yalnızca insan-merkezli bir talep değil; iklim adaleti, türler arası yaşam hakkı ve kentsel metabolizmanın sürdürülebilirliği ekseninde genişleyen bütüncül bir yaşam savunusudur.
Kentsel adaletin eleştirel epistemolojisi: Entelektüel şiddet olarak araştırma
Eleştirel kent çalışmaları, yüzeysel gözlemlerin değil, yapısal süreçleri görünür kılma kararlılığının ürünüdür. Bu kararlılık, kimi zaman “entelektüel şiddet” olarak da adlandırılabilecek bir epistemolojik sertlik gerektirir.
Buradaki şiddet, yıkıcı değil; tam tersine kurucu, aydınlatıcı ve dogmaları parçalayarak yeni kavramsal alanlar açan bir düşünsel müdahaleyi ifade eder.
Bu nedenle Kent Hakkı Araştırmaları’nın yaklaşımı:
- Kavramları steril akademik alanların dışına taşır.
- Eleştirel teorinin disiplinler arası geleneğiyle bağ kurar.
- Kent çalışmalarının politik ekonomisini yeniden görünür kılar.
- Analizi yalnızca betimleyici değil, aynı zamanda kurucu ve dönüştürücü bir eylem olarak kavrar.
Bu metodoloji, hermenötik derinlik ile maddi analiz arasındaki kesişimi, mekânın görünmeyen düzeneklerini çözmenin temel yolu olarak görür.
Küresel kentsellik rejimleri ve yeni paradigmalar
Kentleşme artık ulusal sınırların ötesinde işleyen, finansal akımlar, lojistik ağlar, altyapısal yatırımlar ve dijital platformlarla örülü küresel bir süreçtir.
Bu bağlamda Saskia Sassen’in küresel kentler yaklaşımı, Brenner & Schmid’in planetary urbanization tezi, Keller Easterling’in altyapısal mekân analizleri ve Stephen Graham’ın “vertical urbanism” tartışmaları doğrultusunda bu dikeylik, yalnızca mimari bir form değil; kentin askeri stratejiler, yüksek teknolojili gözetim ağları ve hava sahası kontrolüyle kuşatıldığı bir ‘kuşatılmış şehirler’ (Cities Under Siege) dinamiğini de temsil eder, kent hakkını artık sadece kentsel merkezlerin değil, tüm mekânsal rejimin analizi olarak düşünmemiz gerektiğini gösterir.
Kent Hakkı Araştırmaları, bu küresel tartışmaları şu sorular üzerinden takip eder:
- Dijitalleşme, gözetim ve veri altyapıları kent hakkını nasıl yeniden tanımlıyor?
- Altyapısal şebekeler (enerji, su, internet, lojistik) mekânsal adaletsizliği nasıl yeniden üretiyor?
- Neoliberal şehirleşme mantığı, kentli öznelliğini nasıl dönüştürüyor?
Bu sorular, kentsel adaletin artık yalnızca bir yerel politika tartışması değil, küresel bir siyasal ontoloji meselesi olduğunu gösterir.
Kent hakkı için yeni bir kamusal ufuk — Yeniden Kamuculuk
Tüm bu tartışmalar, kent hakkının ne salt bir teorik çerçeve ne de yalnızca bir talep listesi olduğunu ortaya koyar. Kent hakkı, mekânın nasıl üretileceğine, kimin için üretileceğine ve bu üretimin hangi adalet ilkelerine dayanacağına dair kolektif bir irade çağrısıdır.
Kent Hakkı Araştırmaları, bu çağrının günümüz koşullarındaki en önemli karşılığının, yeniden kamuculuk tartışmalarının kapısını açarak bulacağını düşünür.
Yeniden kamuculuk, kamusal olanı sadece devletle özdeşleştirmeyen; fakat kolektif karar alma süreçlerini, müşterekleri, toplumsal katılımı ve mekânsal adaleti merkeze alan yeni bir paradigma önerir. Neoliberal kentleşmenin parçalanmış, metalaşmış, ayrıştırılmış mekânlarına karşı yeniden kamuculuk:
- Mekânın üretimini toplumsallaştırmayı,
- Kamusal kaynakların yönetiminde demokratikleşmeyi,
- Kentsel adaletin tüm mekânsal politikaların ana ölçütü olmasını,
- Kentli öznelerin karar alma süreçlerine doğrudan katılımını,
- Kentsel altyapıların kolektif ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden düzenlenmesini
savunan bütünlüklü bir çerçeve sunar.
Kent Hakkı Araştırmaları, bu çerçeveyi yalnızca analiz eden değil; aynı zamanda kuran, dönüştüren ve geleceğe dair yeni bir kentsel tahayyül ortaya koyan düşünsel bir alan olarak var olma iddiası taşır.
Bu platform, şehirleri sadece içinde yaşadığımız yerler olarak değil, aynı zamanda birlikte yeniden kurabileceğimiz kolektif bir kamusal ufuk olarak görür.
Zamanın kırıntıları, mekânın çatlakları: Kent hakkının hafıza defteri
Etiketler: kent hakkı, mekânsal adalet, kamusal alan, kentsel dönüşüm, barınma hakkı, müşterekler, kolektif bellek, planetary urbanization, neoliberal kentleşme, dijital altyapı, gözetim, ekolojik adalet
