BAYETAV Akademik Çalışmalar Koordinatörü Dr. Serkan Turgut ile kentin nabzını tutan son saha verileri üzerinden İzmir’in derin katmanlarını konuştuk. Güçlü aidiyet duygusunun altında biriken ekonomik kırılganlık, İzmir’in “başka bir yol” inşa etme potansiyelini de içinde barındırıyor.
İzmir, Türkiye’nin siyasal ve kültürel haritasında uzun süredir “muhalefetin kalesi” ya da “modern yaşamın sığınağı” gibi kalın fırça darbeleriyle resmediliyor. Ancak Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nın (BAYETAV) hazırladığı 2026 Kış Barometresi verileri, bu parlak yüzeyin altında daha karmaşık, daha yorgun ve derinlemesine anlaşılmayı bekleyen bir kentin nabzını tutuyor.
BAYETAV Akademik Çalışmalar Koordinatörü Dr. Serkan Turgut ile Bornova’daki vakıf binasında yaptığımız görüşmede, İzmir’in sadece İstanbul’un bir “taşrası” olmadığını, kendi içindeki çelişkilerle Türkiye’nin bir mikrokozmosu olduğunu gördük. Turgut, çalışmanın temel motivasyonunu, klişelerin ya da yüzeyin altındaki “gerçek İzmir’i” anlama çabası olarak tanımlıyor.
İstanbul hegemonyası ve İzmir’in taşra hissi
İzmir’in kendi kimliğini inşa etme çabası, çoğu zaman ulusal medyanın ve siyasetin “İstanbul merkezli” bakış açısına çarpıyor. Serkan Turgut, bu durumu bir hegemonya meselesi olarak görüyor. 6 Şubat depremi örneğini veren Turgut, İstanbul ile ilgili her detayın bilindiği bir iklimde, İzmir’in kendi içinde kendisini ararken aslında Türkiye’deki yerini de aradığını vurguluyor.
Bu baskın anlatı karşısında İzmir, kendi yerini arayan bir şehir görünümünde. Turgut’a göre bu durum İzmir’i bir nevi “taşra” konumuna itiyor. İzmir’in İstanbul ile kıyaslandığında ikincil bir konuma düşmesi, kentin kendi özgün anlatısını kurmasını da güçleştiriyor.
Aidiyetin paradoksu: Memnuniyet düşerken bağ güçleniyor
Güncel saha verileri, İzmir’de yaşamaktan memnuniyet oranının yüzde 65 seviyesinde olduğunu gösteriyor. Ancak bu memnuniyet, yaş küçüldükçe dramatik bir şekilde düşüyor; özellikle 30-39 yaş grubunda oran yüzde 49’a kadar geriliyor. Buna rağmen kente duyulan aidiyet şaşırtıcı derecede yüksek; her on kişiden neredeyse dokuzu kendini “İzmirli” hissediyor.
Serkan Turgut, bu durumu “İzmirlilik” kimliğinin kapsayıcı gücüyle açıklıyor. Başka şehirlerde uzun yıllar yaşansa da memleket kimliğinin korunduğunu, ancak İzmir’de kısa sürede “İzmirliyim” denebildiğini belirtiyor. Fakat bu güçlü aidiyetin altında stresli ve kaygılı bir ruh hali hakim. Veriler, İzmirlilerin stres düzeyinin yüksek, umut düzeyinin ise düşük seyrettiğini kanıtlıyor.
Konfor alanından vizyon boşluğuna
İzmir’in en büyük risklerinden biri, mevcut “rahatlık” halini koruma içgüdüsünün bir vasatlaşmaya yol açması. Turgut, kentin 40 yaş altı nüfusunun gelecek vizyonu eksikliğinden muzdarip olduğuna dikkat çekiyor. Şehrin, gençlerin geleceklerini kurabilecekleri bir gelişim vizyonu sunamadığını, bu yüzden üniversite ya da kariyer için şehir dışına çıkışın bir zorunluluk gibi görüldüğünü belirtiyor.
Bu durum, İzmir’in uzun vadede bir “emekli şehri” haline gelme tehlikesini de beraberinde getiriyor. Turgut, İzmir’in estetik açıdan yaşlandığını ve binalarının eskidiğini vurgulayarak, bu durumun kentin ritmini yavaşlattığı uyarısını yapıyor. Saha araştırmasına katılanların yüzde 41,2’sinin hiçbir yerel yöneticiyi başarılı bulmaması da bu temsil ve vizyon krizini somutlaştırıyor.
Gıda krizi: Yapısal bir yoksulluk rejimi
Ekonomik veriler, kentin üzerindeki yükün ne kadar ağırlaştığını gösteriyor. İzmirlilerin yüzde 42’si geliriyle geçinemediğini beyan ederken, gıda güvencesizliği meselesi çok daha kritik bir boyuta ulaşmış durumda. Her on İzmirliden altısı, son bir yıl içinde yiyeceğinin biteceği ve yenisini alamayacağı kaygısını taşıdığını ifade ediyor.
Turgut, bu yoksulluğun kurumsal mekanizmalar yerine aile bağlarıyla göğüslendiğini söylüyor. Veriler de bunu doğruluyor: Ekonomik destek alanların büyük çoğunluğu bu desteği ailesinden veya yakın çevresinden alıyor. Belediyeden destek alanların oranındaki düşüş, yükün giderek daha fazla aile ve yakın çevre ağlarına devredildiğini gösteriyor.
Bir arada değil, “yan yana” yaşamın huzuru
İzmir’in meşhur “hoşgörü” imgesi, Serkan Turgut’un analizinde daha pragmatik bir zemine oturuyor. Turgut, İzmir’de insanların birbirine karışmadığını ama tam bir bütünleşme de yaşamadığını belirtiyor. Kordon’da farklı grupların yan yana oturabilmesini “bir arada” olmaktan ziyade “yan yana” durmak olarak tanımlıyor.
Bu “yan yana durma” hali, kentin sessiz konsensüsünü oluşturuyor. Kendini dindar olarak tanımlayanlar ile Atatürkçü tanımlayanların büyük bir oranla aşırılıklardan kaçınarak bu huzuru korumaya çalışması, İzmir’in en temel toplumsal karakterini yansıtıyor. Turgut bu durumu, aşırılıklardan haz etmeyen ve diğer şehirlerde olmayan bir huzuru paylaşan bir kültür olarak niteliyor.
Ekseni kaydırmak: Sakin şehirden nitelikli geleceğe üçüncü yol
Saha verileri, İzmir’in sadece bir “konfor alanı” olarak kalmasının artık sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Serkan Turgut’un vurguladığı gibi, İzmir’in “yaşanan bir şantiye” halinden çıkıp kendi ritmini koruyarak nitelikli bir üretim merkezi olması, kentin geleceği için en kritik eşik. Bu dönüşümün ipuçları ise yine kentin kendi dokusunda saklı:
- Toplumsal Direnç Kapasitesi: Ekonomik krizde ailelerin birbirine omuz vermesi, kentin kolektif bir direnç kapasitesine sahip olduğunu kanıtlıyor.
- Uzlaşı Kültürü: Farklı kimliklerin “yan yana” durma iradesi, Türkiye’nin kutuplaşma iklimine karşı rasyonel bir alternatif yaşam modeli sunma potansiyelini koruyor.
- Gençliğin Talebi: Gençlerin hizmetlere karşı eleştirel yaklaşımı, kenti yönetenler için yeni bir vizyoner baskı unsuru ve değişim fırsatı oluşturuyor.
- Özgün Kalkınma: İzmir’in “İstanbullaşmadan” büyüme arzusu, sakinlik ile niteliği birleştiren özgün bir “üçüncü yol” modelinin zeminini hazırlıyor.

