Antonio Canova-Perseus With the Head of Medusa
’Adalet’’ kelimesini son yıllarda belki de daha önce kullanmadığımız kadar çok kullanıyoruz. Nedir bu ‘’adalet’’? Kelime kökü Arapça’dır. “ˁadl” (عدل) kökünden türemiştir. ‘’Denk olma, eşitlik, denge, doğruluk’’ anlamına gelir. Adil olma, ailelerin çocuğa belki ilk öğüdü, öğretmenlerin sıkı tembihi, muhatap olduğumuz insanlardan en temel beklentimizdir. Atasözlerinde, edebiyatta, deyişlerde, türkülerde bolca bahsedilir adaletten. Ancak maalesef adalet çoğu zaman yokluğuyla anlatılıyor.
Döngüsel bir biçimde sürekli ‘’birileri’’ için adalet talep ediliyor. Katledilen kadınlar için, hukuksuzca işten atılan işçiler için, nefret cinayetleriyle katledilen LGBTİ+’lar için, haber yaptığı için tutuklanan gazeteciler için, anayasayla güvence altına alınan protesto hakkını kullandıktan sonra tutuklanan öğrenciler için, mahkemede savunma yaptığı sırada alınıp tutuklanan avukatlar için, tutuklanan seçilmiş başkanlar için, doğa savunucuları için… Ve bu liste ne yazık ki uzayıp gidiyor. Sağlanmayan her adalet talebi bir sonraki hukuksuzluğa giden taşları döşüyor.
Peki adalet kimden talep ediliyor? Elbette yargı makamından. Peki yargı makamına, hukukun üstünlüğüne gerçekte ne kadar güveniliyor? İşte bu dosyada bütün bunları doğrudan öznelerle tartışacağız. Şimdi, dilimizin pelesengi adaleti konuşma zamanı.
Siyasi bir araç: Hukuk
Türkiye’nin hukuk sisteminde bir fiilin ‘’suç’’ olduğuna neye göre karar veriyor? Bu yargılamalar nasıl yapılıyor? Avukat Tuba Torun Erdoğdu’ya göre ‘’AKP iktidarını yaşadığımız bu süreçte, Türkiye’de bir kişinin suç işlemiş olabileceğine ne yazık ki siyasi görüşüne veya iktidar yanlısı olup olmadığına bakılarak karar veriliyor. İktidarın bekasını sağlama yolundaki planına çomak sokan herkesin muhakkak suçlu ilan edildiğini, muhaliflerin tamamının ise potansiyel suçlu olduğunu söylemek mümkün. Uluslararası hukuk literatüründe ‘lawfare’ denilen, hukukun siyasi bir araç olarak kullanıldığı ve yargının siyasi hedeflere alet edildiği bir dönem yaşıyoruz. Yargı süreçleri tamamen keyfi ilerliyor. Anayasa başta olmak üzere CMK’ya kesinlikle uyulmuyor ve TCK sürekli surette manipüle ediliyor, muhalif sanıklar aleyhine yorumlanıyor.’’
Avukat Sena Yazıbağlı Selanik ise ‘’Türkiye’de özellikle son yıllarda süreç çoğu zaman tersinden işliyor: önce suçlu ilan ediliyor, sonra buna uygun bir dosya kuruluyor. Soruşturma aşaması gerçeği ortaya çıkarmak için değil, çoğu zaman bir kararı gerekçelendirmek için yürütülüyor. Yargılama ise bu kararın formalitesine dönüşebiliyor. Bugün Türkiye’de ‘suç’ dediğimiz şey, yalnızca hukuki bir kategori değil; iktidarın kimi hedef aldığıyla doğrudan bağlantılı politik bir alan. Bu nedenle bugün Türkiye’de ‘suç işleyip işlemediğine karar verme’ meselesi sadece hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal güç ilişkileriyle iç içe geçmiş bir alan.’’ diye yanıtlıyor.
Adliyelerin ‘’yoğun mesaisi’’
UYAP istatistiklerine göre 2025 yılı içerisinde ceza mahkemelerinde açılan dava sayısı 4 milyon 843 bin 285 olarak kayıtlara geçti. Bu rakam, son yılların en yüksek seviyelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Ceza yargılamaları; Asliye Ceza Mahkemeleri, Ağır Ceza Mahkemeleri, Çocuk Mahkemeleri ve İcra Ceza Mahkemelerinde yürütülen dosyaları kapsıyor.
Savunmaya erişimin sınıfsal boyutları
Hukukun geldiği bu korkunç noktayı konuştuk. Peki bu durumdaki hukuk sistemine bile erişim herkes için eşit mi? Savunma hakkına erişimin sınıfsal boyutları var mı?
Erdoğdu, sorumuzu ‘’Savunma hakkına erişimin sınıfsal tarafı belirgin, fakat yalnızca sınıfsal değil. Elbette, ekonomik çöküş içindeki bir ülkenin yoksullaşmış halkı avukata erişmekte güçlük çekiyor. Adli yardım ve CMK hizmeti maddi durumu bir avukatla çalışmaya elvermeyen kişiler bakımından savunma hakkını çok sınırlı şekilde karşılayabiliyor. Bu zorlu yaşam çemberinde avukatların kendisi de sınıfsal engellere takılıyor. Eşitsizlik her noktaya derinlemesine tesir etmiş durumda. Öte yandan, artık Türkiye’deki rejimi fiilen ‘sert otoriter’ olarak nitelendiriyoruz. Savunma hakkına erişimin, sınıfsallığın ötesinde bu fiili durumla da ilgisi var. Muhalifler açısından, sayısız avukatla da çalışsanız savunma hakkınızın kısıtlandığı durumlarla karşı karşıya gelebiliyorsunuz.’’ diyerek yanıtlıyor.
Daha sade bir dille özetlemek gerekirse ‘’kaleminiz bir kez kırıldıysa’’ sizi kallavi bir avukat ordusu bile kurtaramıyor. Anayasa, mahkemeler, TCK ‘’tepeden verilmiş o kararın’’ karşısında hiçbir anlam ifade etmiyor. Hukuk işliyor elbette, ama kimin için?
Silivri ‘’hala’’ soğuk mu?
Hatırlarsanız, sosyal medyada çok eski bir kalıp vardı: ‘’Silivri soğuktur şimdi..’’ Birisi ne zaman siyasal iktidarı eleştirse, bir mağduriyeti, bir hak ihlalini dile getirse, politik birkaç şaka yapsa akla gelen ilk yorum buydu. Elbette bu cümle ta o zamanlardan çok tehlikeliydi. Hukukun bir ceza sopasına evrilmesinin taşları işte böyle sinsice döşendi. Yaratılmak istenen korku iklimi ‘’Silivri metaforunda’’ cisimleşti.
Yıllar sonra bugün, yüzbinlerin yolu o Silivri’den geçti. Haksızlığa direnenler, gazeteciler, siyasetçiler, seçilmiş belediye başkanları, öğrenciler, öz savunmalarını kullanan kadınlar ve hatta yargının üç ayağından biri avukatlar bile tutuklandı. Şimdi asıl soru şu: Bu ‘’şaka’’ hala insanları güldürüyor mu? Yoksa siyasal iktidarın korku politikası artık kanımıza dokunmaya başladı mı? Kararı çok önceden verilmiş dosyalar, polislerin gözaltı işlemi sırasında bildiği tutuklama istemi, savcılığın ifade dahi almadan tutuklama talebiyle mahkemeye sevk ettikleri sanıklar artık o kadar yabancı değil hiçbirimize.
Ve size bir bilgi: Silivri konumu gereği elbette soğuk, ama insan yüreğini, tamamı ‘’bir şeylerden’’ korkarak geçen bir ömür kadar buz kestiren başka bir şey yok.
Türkiye hapishaneleri raporu
CİSST 2026 Mart verilerine göre (1) Türkiye’de, toplam 304.956 kapasiteli 403 hapishanede 412.991 kişi tutsak. Mart 2026 itibarıyla hapishanelerin doluluk oranı %135,43’tür. Mart 2026 itibariyle, Türkiye’deki hapishanelerin toplam kapasitesi 304.956 iken, hapishanelerde kapasitenin %35,43 üzerinde 108.035 tutsak tutulmaktadır.
Bu tutsakların 348.735 ’ü hükümlü, 64.256 ’i tutuklu yargılanıyor. Tutsakların 200‘ü LGBTİ+, 14.276’sı yabancı uyruklu. Hapishanelerde son verilere göre toplam 476 engelli tutsak var.
108.035 tutsak maksimum kapasiteden fazla olarak hapishanelerde tutuluyor. Hapishanelerden gelen bilgilerde, tutsakların yataklarını yere serdiği, verilen yemeklerin tutsak sayısını karşılamadığı, bazı hapishanelerde tutsak sayısının fazlalığı gerekçe gösterilerek tutsakların sosyal haklardan yararlanamadığı biliniyor.
19 Mart’la başlayan süreçte 21 belediye başkanı ve onlarca belediye çalışanı tutuklandı. 20’si hala tutuklu yargılanıyor. Kamuoyunun yakından takip ettiği duruşmalar devam ediyor.
Devletin ‘’Hastalıkta, sağlıkta’’ dedikleri…
Yolu Silivri’den geçenlerden biri de Mehmet Murat Çalık. Kendisi seçilmiş Beylikdüzü Belediye Başkanı. Geçtiğimiz sene Mart ayında İBB’ye dönük soruşturma kapsamında tutuklandı. Tutukluyken sevk edildiği hastane camından ailesine el sallarken çekilmiş bir fotoğrafıyla hafızalarımıza kazındı. Çalık, daha önce 2 kez kanser tedavisi görmüştü. Tutukluluğu boyunca geçen 1 yılda yaklaşık 20 kilo kaybeden Çalık’ın sağlık durumu kamuoyuna endişe vermeye devam ediyor.
Çalık hapishanelerdeki tek hasta tutsak değil. Son verilere göre hapishanelerde kayıtlara geçirilen 1400’ten fazla hasta tutsak var. Bu tutsaklardan bazıları da hapishanelerde hayatlarını kaybediyor.
Çalık’ın Avukatı Melih Koçhan’la konuştum. Koçhan, ‘’Adalet değerlendirmesi ve akabinde verilecek cezalar dosya bazında yapılmalıdır. Delillerin nasıl toplandığı, nasıl değerlendirildiği ve yargılama sürecinin ne kadar sağlıklı yürüdüğü belirleyici olandır. Bizim için önemli olan adil yargılanma ilkesinin tam anlamıyla uygulanması, kişilerin masumiyet karinesinin her zaman göz önünde tutulması önemli olandır.’’ dedi.
Çalık, geçtiğimiz günlerde ilk kez mahkemede hakim karşısına çıktı. Annesi Gülseren Çalık, duruşma sonrası yaptığı açıklamada “Adalet istiyorum. Çok duyguluyum. Oğlumun eve çıkmasını istiyorum. Ona sarılmak istiyorum. Tez günlerde onu bırakacaklarına inanıyorum” dedi.
Adalet, yıllardır anaların evlatları için, eşlerin birbirleri için, çocukların ebeveynleri için değişmeyen talebi. Mahkemede sevdiklerini kısacık da olsa görmek için kuyruk olanlar, bayramları hapishanelerin açık görüş salonlarında geçirenler, söylemek istediklerini Yüksek Güvenlikli Cezaevleri’nin 10 dakikalık telefon görüşüne sığdırmaya çalışanlar bitmek tükenmek bilmeyen bir hasretle bekliyor adaleti.
Hukuk önünde hepimiz eşit miyiz?
Tuba Torun Erdoğdu, sorumu ‘’Verilen cezaların adil olup olmadığı elbette öncelikle her dosyanın kendi somut durumu üzerinden değerlendirilmelidir. Fakat ülkece geldiğimiz noktada, siyasi etkisi olan bazı yargılamalarda -örneğin kadına ve çocuğa yönelik şiddet davaları- cezalar caydırıcılıktan uzak olabiliyor. Diğer yandan, hiç tutuklanmaması gereken kişiler tutuklanıp uzun süre -adeta infaz edercesine- cezaevinde tutulabiliyor veya Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Selahattin Demirtaş gibi çoktan bırakılması gereken kişiler tutulmaya devam edilebiliyor.’’ diyerek yanıtladı.
Sena Yazıbağlı Selanik ise ‘’Hukuk sisteminin en temel iddiası eşitliktir. Ancak pratikte kim olduğunuz, ne söylediğiniz, hangi politik pozisyonda durduğunuz, mağdurun kim olduğu yargı sürecinin işleyişini doğrudan etkileyebiliyor. Aynı olayda bir kişi hakkında soruşturma dahi açılmazken, başka bir kişi ağır yaptırımlarla karşılaşabiliyor. Bu durum, hukukun normatif bir sistem olmaktan çıkıp seçici bir mekanizmaya dönüşme riskini ortaya koyuyor’’ diye cevapladı.
‘’Henüz’’ tutuklanmayan avukatlar, savunmayı savunuyor
Adalet taleplerinin en önemli parçalarından biri avukatlar. Peki avukatların savunmada karşılaştığı zorluklar neler?
Sena Yazıbağlı Selanik, soruma ‘’Savunma makamı olarak çok katmanlı zorluklarla karşılaşıyoruz: Dosyaya erişimde kısıtlamalar, avukat müvekkil görüşmesinde kısıtlamalar, (ancak o sürede savcılık makamı soruşturmayı yürütüp delil toplayabiliyor ya da hukuka aykırı da olsa kolluk müvekkille görüşme yapıyor), yargı organlarının savunmayı eşit bir özne olarak görmemesi. Daha da önemlisi, savunma makamı giderek hedef haline getiriliyor.
Avukatlar yaptıkları iş nedeniyle soruşturulabiliyor, kriminalize edilebiliyor. Düşünsenize müvekkilinizin gözaltına alındığını öğreniyorsunuz kolluğa gidiyorsunuz. Görüşemezsiniz avukat hanım/avukat bey savcılık talebi ve hakim kararıyla 24 saat süreyle görüş kısıtlamanız var. Neden? Terör ve örgütlü suçlar kapsamında uygulanıyor. Bu uygulamanın amacı açık ve net: avukat da potansiyel suçlu. Avukat soruşturmanın gizliliğini tehlikeye düşürebilir. Yani o dosyaya erişimi olan kimse değil avukatlar. Oysa yakın bir zaman önce meslekten en büyük ihraçlar avukatlardan olmadı. Bu noktada biz sadece müvekkilimizi değil, savunma hakkının kendisini korumaya çalışıyoruz.’’ dedi.
Tuba Torun Erdoğdu ise ‘’Savunma olarak yaşadığımız zorlukların en başında, artık savunmanın da iktidar tarafından hedef olarak görülmesi geliyor. Bizzat avukatlar haksız şekilde, siyasi nedenlerle tutuklanıyor, yargılanıyor. Ceza muhakemesinin 3 temel ayağı olan iddia makamı, savunma makamı ve yargılama makamı eşittir. Savunma makamı halkı temsil eder. Devletin gücü karşısında güçsüz olanı savunur. Mevcut düzende savunma makamı diğer iddia makamı ve yargılama makamıyla eşit görülmüyor. Bunu yargılamanın her aşamasında derinden hissediyorsunuz. Adliye koridorlarında bile bu hissettiriliyor. Kafka’nın dava romanında ana karakterin maruz bırakıldığı psikolojik şiddete avukatlar da maruz bırakılıyor. Çok sayıda avukat meslektaşımız tutuklu. Yalnızca işlerini yaptıkları için örgüt üyeliğiyle suçlananlar var. Baroların seçim sistemi bile hedef alındı, ayrıştırıcı yasalar sayısal çoğunlukla meclisten geçirildi. Barolar da avukatlar da çeşitli yollarla sindirilmek isteniyor. Örneğin, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olur olmaz, örgüt liderlerinin avukatları aracılığıyla talimat verdiği bu sebeple tutukluların avukat görüşlerinin sınırlanacağına ilişkin açıklaması, Avukatlık Kanunu’na ve CMK’ya aykırı olması bir yana savunma makamına saldırı niteliği taşıyor. Elbette bu saldırıların karşısında duracağız. Ancak savunmanın bu denli baskı altına alındığı bir mekanizmadan sağlıklı bir yargılama ve neticede adalet beklemek de mümkün değildir.’’ diyerek yanıtladı.
Uluslararası kamuoyunda Türk Yargısı
Tuba Torun Erdoğdu ‘’Uluslararası alanda Türkiye hukuken demokrasi standartlarına bakıldığında sınıfta kalmış durumda. Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project – WJP) Verilerine göre; Türkiye, 2025 yılında hukuk üstünlüğü endeksinde bir sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı. 2015 yılına göre ise 38 sıra kaybetti. Bu gerçekten ülkemiz adına çok üzücü bir tablo. AİHM ve AYM kararlarının uygulanmaması, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği demokratik bir ülkede tahayyül edilebilir bir durum değil normalde. Fakat Türkiye’de bu yaşanıyor. Demirtaş hakkında verilen 2 AİHM kararı da uygulanmadı. Keza, Kavala dosyası 2. kez AİHM’de. Bu sebeple Türkiye’ye Avrupa Konseyi tarafından uyarılarda bulunuldu. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir ülkeye kimse güvenmez, yatırım gelmez, her alanda düşüş yaşar. Ülkemiz bunu hak etmiyor.’’ diyor.

Sena Yazıbağlı Selanik ise ‘’Uluslararası alanda Türkiye’nin hukuk sistemi, özellikle son yıllarda ciddi eleştirilerin konusu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında Türkiye hakkında: adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği alanlarında çok sayıda ihlal kararı verildi. Türkiye’nin hukuk sistemi uluslararası alanda ciddi bir güven kaybı yaşıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında Türkiye, en fazla ihlal kararı verilen ülkelerden biri. Ayrıca Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonu gibi kurumlar da yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı konusunda düzenli olarak eleştiriler yöneltiyor.
Bu tablo, Türkiye’de hukukun sadece iç mesele olmadığını; aynı zamanda uluslararası denetim ve değerlendirme konusu haline geldiğini gösteriyor.
Yani mesele artık sadece iç hukuk meselesi değil; Türkiye, uluslararası düzeyde de hukukun aşındığı ülkeler arasında değerlendiriliyor.’’ diyor.
Genç avukatların meslek deneyimleri
Hukuk fakültesinden birkaç sene önce mezun olmuş bir gençle konuştum. Çok yeni bir avukat. ‘’Üniversite tercihi yaptığın güne dönsen yine bu bölümü yazar mıydın?’’ diye soruyorum. Gülerek ‘’Yazmadım galiba’’ diyor. Nedenlerini açıklarken ‘’Hukuk cidden kolay okunan bir bölüm değil, hele ki köklü üniversitelerde. Günümüzde siyasal iktidar her yere apartman üniversitesi açıyor, bölüm her yıl binlerce mezun veriyor. Ancak sonuç çoğunluk için bir hayal kırıklığı oluyor. Ücretsiz stajlar, düşük ücretler, mobbing hat safhada’’ diye devam ediyor.
‘’Öyle davalar gördüm ki, avukatların yargıda tamamen etkisiz eleman olduğunu düşünüyorum. Sanığın savunması da, avukatın savunması da dinlenmiyor. Karar belli, hızlıca duruşma bitse de tutuklansa diye bekliyorlar sanki. Mesleğin en güzel tarafı cezaevlerinde müvekkil ziyaretleri. Bu sohbetler iki tarafa da çok iyi geliyor. Hapishane çıkışı yol boyunca eve gidene kadar uzun uzun düşünürüm onları. Belli ki Akın Gürlek de bundan çok rahatsız olmuş, görüş kısıtı getirilmesi, E-Avukat gibi korkunç şeyler konuşuluyor.’’ diyerek bitiriyor sözlerini.
Hukukun bugün kimleri yargıladığını biliyoruz ancak yarın kimi yargılayacağı meçhul. Gerçek adalet talebi, sokaklarda, kampüslerde, mahkemelerde büyüyor. Adalet, herkese lazım.
Kaynak:
Bir bebekten bir “suçlu” çıkaran karanlık: Suç nasıl üretiliyor?
adalet, hukuk, yargı, savunma hakkı, Türkiye’de yargı, ceza adaleti, hapishane verileri, hasta mahpuslar, avukatlar, hukuk devleti

