Bayramlık pabuçlar…
Tam da bayram önüydü o gün; hayatım boyunca unutmayacağım tek bir gün. Yepyeni, gıcır gıcır, televizyonda bilem reklamı çıkan o meşhur marka pabuçlar almıştım babama. Zift karası, yırtık pabuçlarını çıkarıp yenilerini giyecekti bu bayram ilk defa. Ne de iyi yapmıştım, kıymıştım kalıbına sıçtığımın parasına da babacığıma bir çift mutluluk satın almıştım. Bir günlükte biz kral olalım, bir günlükte bizim cakamız yansın! Hem neyi eksikti ki benim babamım diğer babalardan? Her bayram önü pazarda canı çıkar, bayram sabahı ise bütün kazandığını ağabeyimle benim aramda pay yapardı. Ama artık büyüdü kızı, şimdi birazda onun mutlu olma zamanı. Tabii sürpriz olmalıydı mutlaka, hayatın tüm acı sürprizlerine inat sevinçten bir şaşkınlık kondurmalıydı dudaklarına. Görmesin diye sakladım ranzanın altına. Keşke saklamasaymışım… Alır almaz yanına koşup kendi ellerimle giydirseymişim altını çatlaklarından öptüğüm ayaklarına.
Ben küçükken beni hep babam yıkarmış. Daha ben kendimi bilmezken yani. Öğrenmiş bebe nasıl yıkanır; hiç ağlatmazmış. Ben doğası, annem gidiveresi ağabeyim dört yaşındaymış. Ben hiç tanımadım annemi. Babaannem olmuş analığımız. Allah razı olsun ondan, ömrü yettiğince ne evimizi ne de başımızı anasız koymamış. Ben biraz büyüyesi de beni o yıkamaya başlamış. Kız çocuğuyum ya babam utanmış. Ama küçükken hep o yıkarmış. Dedim ya öğrenmiş bebe nasıl yıkanır; hiç ağlatmazmış. Bense onu sadece bir kez yıkadım ömrümde… İşte o vakitten bu yana durduramadım ağlamamı bir daha.
Haberi geldi pazar yerinden, bir anda tutmuş kalbini ve olduğu yere düşüp yığılmış. Koşmuşlar hemen yanına bağırıp çağırmışlar, yalvarmışlar “Mahmut ağabey yapma” diye ama bir faydası olmamış. Ambulans gelesiye babacığım ruhunu çoktan gökyüzüne bırakmış. Solmuş nefesi, kapanmış o bakışlarında dinlendiğim ağaç gölgesi koyu gözleri.
Nah böyle kocaman, sulu sulu limonlar satardı benim babam. Pazarın en taze, en sulu limonları hep babamdaydı. Bütün pazar esnafının bağırışları arasında ta meydandan duyulurdu sesi. Bangır bangır inletirdi pazar yerini “taptaze, sulu limon” diye. Hastaneye vardığımdaysa susmuştu tüm pazar esnafının sesi. Usulca dilediler başsağlığı. Dağıldılar sonrada, döndüler pazar yerine, tezgâhlarının başına. Ne yapacaksın; ekmek parası, geçim kavgası. Bir kulhuvallahlıktır garibanın ölüm acısı.
Öylece oturdum kaldım hastane kapısının önünde. Uzaktan ağabeyimi gördüm sonra, geliyor sallana sallana. Bağımlılığın leş gibi kokusu sardı etrafı. İçmiş yine, devrilip oturdu yanıma. Sustu bir süre, uzun uzun sustu sonra cebinden çıkardığı pet şişeden birkaç yudum daha aldı. Sormadım bile “Yıkamaya girecek misin?” diye. O vakit kalktım yerimden topladım saçlarımı, koştum gittim hemen evimize. Eskimiş kargo bir pantolonum vardı, onu geçirdim altıma. Üzerime uzunca bir gömlek, bir de siyah bere başıma. “Erkek Fatma” derlerdi zaten mahallede, erkek gibi yaşamak bazı kız çocuklarının kaderi herhalde. Tam çıkacakken evden bayramlık pabuçlar düşüverdi birden aklıma. Usulca çıkardım ranzanın altından, vedalaştım babamla. Kapının eşiğine, diklemesine bir şekilde bırakıp bayramlık pabuçları öylece gittim gasilhaneye.
Allah bu ya inandılar erkekliğime, belki de izin verdiler, acıdılar başka kimsesi başka çaresi yok diye. Çaresi yok… Girdim odaya, babam mermerin üzerinde yatmakta. Kesmişler sigaradan sararmış sakalını, misler gibi gül suyu kokmuş saçları. Ne yırtık pabuçları var ayağında ne de üzerinde rengi solmuş hırkası. Sanki bembeyaz karlar yağmış üzerine de hayatın tüm pisliğinden arındırmış, temizlemiş, paklamış babamı. Çiçekler açmış gasilhanede, sırf benim babam geldi diye! Kurban olayım ben o bembeyaz, pamuk tene.
Dağım yıkıldı sanki üzerime. Öylesine nefessiz kalıyorsun ki o yığının altında, ciğerin yana yana. Şimdi nasıl bulacağım ben dağımı bir daha? Hangi yoldan gitsem çıkar babama? Çizmemişler ki cennetin yerini dünya üzerindeki hiçbir atlasa! Kokladım, öptüm, saçlarını parmaklarımla taradım babamın cansız bedenine suyu her boşaltışımda. Konuşamadım kadın olduğum belli olmasın diye ama içimden anlattım ona; seni çok seviyorum baba! Günah mı şimdi benim bu yaptığım? Benim günahım mı eğer ki günahsa?
Saatlerce sokaklarda dolaştım gasilhaneden çıkınca. Başım gökyüzünde, elim böğrümde kayıp olacağım çıkmaz bir sokak aradım. Ama ertesi gün öğle namazına müteakip son bir kez daha babacığımın yanında olmalıydım. Kaybolmazdım… Eve döndüğümdeyse bıraktığım yerde değildi bayramlık pabuçlar, çoktan başka bir garibana nasip olmuşlar. Boş kapı eşiğine bakıp düşündüm öylece: “Belki de bu büyük günahımı bayramlık pabuçları alan garibanın ettiği dualar kapar(!)” Örttüm kapımızı, girdim babamın yokluğuyla buz kesmiş; içi, damı, duvarları bom boş evimize…. Babamın odasının ışığını açtım, yatağına boylu boyunca uzandım. Uzun uzun yastığını, çarşafını, yorganını kokladım ve hayatımda ilk kez “anasız” oluşuma yandım!
bayramlık pabuçlar, baba kız hikâyesi, yoksulluk anlatısı, yas hikâyesi, bayram öncesi, sınıfsal hafıza, emekçi hayatı, kayıp ve yas, edebî anlatı, toplumsal hafıza

