1678 yılının mart ayında, dalgalı bir yolculuğun ardından bir gemi İzmir Körfezi’ne girer. Gemide, Fransız şarkiyatçı Antoine Galland vardır. Bugün daha çok Binbir Gece Masalları çevirisiyle hatırlanan Galland, İzmir’e bu kez yalnızca görmek için değil; sikke, el yazması ve tarihi eser toplamak için gelmiştir.
Bellek İzmir’in bu bölümünde, Antoine Galland’ın 1678 tarihli İzmir notlarını odağa alıyoruz. F. Bauden’in yayına hazırladığı ve Ü. Erol’un Türkçeye çevirdiği İzmir Gezisi, Antoine Galland’ın Bir Elyazması (1678), yalnızca bir seyyahın gözlemlerini değil; 17. yüzyıl İzmir’inin gündelik hayatını, çokkültürlü yapısını, salgın korkusunu ve tarihsel mirasının nasıl alınıp satıldığını da görünür kılıyor.
Limana inen bir gözlemci
Galland, 1646’da Fransa’nın Rollot köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Çocukluğundan itibaren dillere duyduğu ilgi, onu Paris’te Arapça, Farsça, Türkçe ve İbranice öğrenmeye kadar götürür. 1670’te İstanbul’daki Fransız elçiliğinde çalışmaya başlar; Osmanlı coğrafyasını gezer, sikkeler, el yazmaları ve eski kitaplar konusunda uzmanlaşır.
1678’de İzmir’e gelişi de bu uzmanlığın sonucudur. İki zengin sikke koleksiyoncusu rahip, Galland’ı kendileri için sikke ve el yazması tarihi kitaplar satın almakla görevlendirir. Böylece Galland, henüz bugünkü anlamıyla büyük bir modern liman kentine dönüşmemiş ama ticaretin, salgınların, farklı toplulukların ve eski dünyanın kalıntılarının iç içe geçtiği İzmir’e gelir.
İlk işi Fransız konsolosunu ve daha önce tanıdığı tüccarları ziyaret etmek olur. Ancak Türkçe ve Rumcayı daha aktif kullanabilmek için Fransızların kaldığı bir otele değil, deniz gören bir hana yerleşir. Kısa süre sonra kentte vebanın arttığı haberi yayılır. Kaldığı hanın salgından etkileneceği söylenince Galland apar topar Fransızların bulunduğu daha güvenli bir yere geçirilir.
Kadifekale’den görünen kayıp kent
Galland, İzmir’i yalnızca dolaşmaz; eski kaynaklarla karşılaştırarak anlamaya çalışır. Strabon, Pausanias, Stephanus, Aristides ve başka yazarların notlarını okur. Eski metinlerde geçen liman kalesini merak eder. Saint Pierre, Ok Kalesi ya da Soğan Kale olarak anılan bu yapının Timur’un yıktığı kale olup olmadığını sorgular.
Bir tüccarın yardımıyla kalenin küçük kapısı üzerindeki mermer armaları inceler. Çapraz iki anahtar, haç ve ayağa kalkmış aslan figürü görür. Bu izlerden hareketle kalenin Bizans prenslerinden çok Haçlı Seferleri sırasında gelenler tarafından yapılmış olabileceğini düşünür.
Sonra daha önce İzmir’e geldiğinde gördüğü tiyatroyu arar. Dağın eteğinde, kalenin altında, kuzeye doğru uzanan bu yapıdan 1678’de neredeyse hiçbir şey kalmamıştır. Galland’a anlatıldığına göre tiyatronun taşları, ölmüş bir sadrazamın vakfı olan bir hanın yapımında kullanılmıştır. Stadyumu da kaldırılmış taşlarından ve kenarda duran tonozlardan tanımaya çalışır. Ortasında bir kuyu bulunduğunu not eder.
Kaleden bakıldığında başka büyük bir tarihi kalıntı görünmez. Ama Galland için asıl çarpıcı olan, eski İzmir’in parçalarının kentin gündelik hayatına dağılmış olmasıdır. Sokaklarda, mahalle aralarında, evlerin duvarlarında tapınak parçaları, revaklar, sütun başlıkları görünür.
Bir sütun başlığı özellikle dikkatini çeker. Üzerindeki yaprak desenleri ve kıvrımlarıyla gördüğü en güzel örneklerden biridir. Fakat üstü yuvarlak biçimde oyulmuş, buğday öğütmek için dibek olarak kullanılmaktadır. Üzerinde, onu bu amaçla kullanan kişinin adı Ermeni harfleriyle yazılıdır. Galland bu sütun başlığını hemen satın alır.
Tarihin alınıp satıldığı şehir
Galland’ın İzmir notları, kentin tarihi mirasının nasıl bir ticari meta haline geldiğini de gösterir. Meles’in hemen dışında, halkın Janus Tapınağı sandığı ama daha sonra Homeros Portikosu olduğu düşünülecek bir alandan söz eder. Burayı satın alan bir Türk, yaptığı kazılarda çıkan eserleri konsoloslara satmasıyla tanınmaktadır.
Galland’a göre bu kişi aslen Ankaralıdır; İzmir’e birkaç balya keçi kılıyla gelmiş, zamanla eski eser satarak büyük bir servet edinmiştir. Evleri, hanları, köleleri, hayvan sürüleri vardır. Üstelik yalnız da değildir. Kent çevresinde kazı yapıp bulduklarını satan başka köylüler de vardır. Galland bu yüzden Jüpiter Tapınağı’nı, Kibele Tapınağı’nı, Nemesisleri ve Homeros’a dair izleri bulmanın artık neredeyse imkânsız olduğunu yazar.
İzmir’de bulduğu bronz bir madalyon da onu heyecanlandırır. Bir yüzünde elinde kâğıt tutan yaşlı bir adam ve “OMHROC” yazısı vardır; arka yüzünde ise meşe dallarından yapılmış bir taç ve ortasında “Smyrnaion” ibaresi bulunur. Galland bunu, Homeros’un İzmirli olduğuna dair güçlü bir işaret olarak yorumlar.
Bu noktada Galland’ın konumu da dikkatle düşünülmelidir. O yalnızca İzmir’i gözlemleyen biri değildir; aynı zamanda bu kentten sikke, el yazması, madalyon ve tarihsel parçalar toplayıp götüren bir figürdür. Onun notları bu yüzden hem kıymetli bir kayıt hem de İzmir’in hafızasının nasıl yerinden edildiğini gösteren bir tanıklıktır.
Hanlar, mahalleler ve çokkültürlü gündelik hayat
Galland, İzmir’de 15 mahalle bulunduğunu, bunların 11’inin Türk mahallesi olduğunu yazar. Kentte 15 ila 20 bin Türk, 800 Rum, 130 Ermeni ve 150 Yahudi ailesinin yaşadığını aktarır. Frenklerin oturduğu mahallenin ise Kasap Hıdır adıyla bilindiğini belirtir.
O dönemde İzmir’de en az 81 han vardır. Bu hanların bazıları yalnızca ticaret yeri değil, aynı zamanda ailelerin yaşadığı mekânlardır. Galland’a göre en güzel hanlardan biri, Vezir Fazıl Ahmet Paşa’nın yaptırdığı handır ve burada Ermeni tüccarlar bulunmaktadır. Her hanın bir Türk hancısı ya da koruyucusu vardır.
Frenk ve Ermeni mahalleleri Galland’ın gözünde daha düzgün, uzun sokaklara sahiptir. Diğer sokaklar ise dar, düzensiz ve birbirini kesen bir yapıdadır. Galland eski güzel kente kıyasla bu sokak düzenini oldukça yoksullaşmış bulur.
İngiliz tüccarların içki alışkanlıkları da dikkatini çeker. Evlerine gelen misafirleri içmeye zorlamalarını garipser. Mezar taşlarında alkolden ölen çok sayıda İngiliz’e rastladığını, özellikle kırklı yaşlarında ölenlerin çokluğuna şaşırdığını not eder.
Topluluklar, inançlar ve kent düzeni
Galland’ın aktardığına göre Rumların iki aktif kilisesi vardır. Başka kiliseler de bulunur ama tören yapılmamakta, onarım konusunda çekingen davranılmaktadır. Din adamlarından vergi alınmadığı için din adamı olmadığı halde Rum din adamı kıyafetiyle gezen çok kişi gördüğünü de yazar.
Ermeniler arasında yerli olanların yanı sıra İran’dan gelen tüccarlar da vardır. Kervanlarla ipek kumaş getirir, hatta gemi kiralayıp Avrupa’ya satmaya kendileri giderler. Yahudilerin ise yedi sinagogu vardır. Galland, diğer topluluklara kıyasla Yahudilerin birbirlerine daha güçlü biçimde destek olduklarını belirtir.
Osmanlı yönetiminin farklı toplulukların kendi iç işlerine karışmamaya özen gösterdiğini yazar. Her grubun kendi düzenini kendi içinde sürdürmesini istediğini aktarır. Kentin biraz dışında tarımla uğraşan Türklerin yoksulluğu ise Galland üzerinde güçlü bir iz bırakır.
Su, kahve, şarap ve veba
Galland’ın İzmir’i yalnızca taşlardan ve yapılardan ibaret değildir. Kentin gündelik alışkanlıklarını da dikkatle izler. Türklerin genellikle şarap içmediğini, bazılarının yalnızca Hristiyanların yanında içtiğine tanık olduğunu belirtir. En çok su içtiklerini, yazın suyun içine kar koyduklarını yazar. Bunu, kentin hemen her semtinde çeşmeler bulunmasıyla ilişkilendirir.
Kahire’den gelen şerbet ve kahvenin de günlük yaşamda önemli yeri vardır. Frenklerin içkilerini bu şekilde soğutmadığını, dizanteriden korktuklarını aktarır. Bozcaada’dan gelen misket şarabının o dönemde çok tercih edildiğini de not eder.
Veba ise İzmir’in büyük dertlerinden biridir. Galland’a göre kentte her yıl en az 100 kişi bu hastalıktan ölür. 1667’de 6 bin Türk, 800 Yahudi, 600 Rum, 500 Ermeni ve 20 Fransız’ın öldüğünü aktarır. Ermenilerin salgın dönemlerinde kiliselerinin önünde fakirlere buğday, koyun, tavuk gibi yardımlar dağıttığını; bu cömertlik sayesinde Tanrı’nın kendilerini koruyacağına inandıklarını yazar.
Türklerin veba karşısındaki tutumu Galland’a ilginç görünür. Salgın hastalıklardan uzak durulması gerektiği halde, vebadan ölen birinin dükkânlardan koşarak gelen insanlarca omuzlarda taşındığına tanık olur. Bu sahne, Galland’ın gözünde hem şaşırtıcı hem de unutulmazdır.
Deniz, toprak ve bereket
Galland, Körfez’in dibinin çamurlu olması nedeniyle fazla balık bulunmadığını söyler. Buna karşın Rumların bolca tükettiği kalamarın, çamurlu deniz tabanı sayesinde çok olduğunu yazar. Tarak, denizkestanesi, midye ve yengeç de bol miktarda vardır.
Denizi verimsiz bulsa da toprağın bereketinden etkilenir. Kayısı, incir, üzüm, portakal, limon ve nar bolca yetişmektedir. Narın çokluğundan özellikle söz eder. Sertleşmesini ve çürümesini önlemek için narların ateşe tutulup tütsülendiğini, İstanbul’a deniz yoluyla böyle gönderildiğini anlatır.
Gündelik hayat karşılaştırmaları da notlarına girer. Türklerin tükürmediğini, başlarının hep örtülü olduğunu, sakal bırakıp saçlarını kazıttıklarını; Fransızların ise sık sık tükürdüğünü ve kısa elbiseler giydiğini yazar. Bu ayrıntılar, Galland’ın İzmir’i hem merakla hem de kendi kültürel ölçüleriyle izlediğini gösterir.
Bir deprem, bir sıtma, bir hafıza meselesi
Galland İzmir’de sikkeler, madalyonlar ve el yazmaları ararken, Hollandalı bir tüccarın evinde iki büyük mermer heykel görür. Biri Jüpiter’e, diğeri başsız ve kıyafetli bir kadın figürüne aittir. Ayrıca kilise kararları ve çeşitli azizlerin mektuplarını içeren Yunanca el yazmaları da bulur.
Ayrılacağı dönemde sıtmaya yakalanır. Cizvit rahiplerinin verdiği ilaçla iyileşir. Ardından topladığı madalyonlar ve el yazmalarıyla, bir Türk’ün komuta ettiği ama denizcileri Rum olan bir tüccar gemisine binerek 13 Eylül Salı günü İzmir’den ayrılır.
Yıllar sonra, 1688’de İzmir’e yeniden gelir. Bu kez büyük bir depreme yakalanır. Kaldığı ev yıkılır; enkaz altından çıkarılır ve hayatta kalır.
Galland, İzmir’den topladıklarını götürürken ardında yalnızca notlar bırakmaz. Bugün bize hem 17. yüzyıl İzmir’inin gündelik hayatını hem de bu kentin hafızasının nasıl parça parça dağıldığını gösteren bir pencere açar.
İzmir’i dolaşırken hâlâ bir duvarda, bir sokak köşesinde, bir müze vitrininde ya da unutulmuş bir taşta geçmişin izlerine rastlıyorsak, bunu yalnızca tarihin cömertliğine değil, bütün kayıplara rağmen ayakta kalan kentin direncine de borçluyuz.
Galland’ın İzmir’i bize şunu hatırlatır: Bir kentin hafızası yalnızca büyük anıtlarda saklanmaz. Bazen bir sütun başlığında, bazen bir han taşında, bazen bir madalyonun yüzünde, bazen de sökülüp götürülen şeylerin geride bıraktığı boşlukta yaşar.
Gökten üç elma düşer: Biri bu kentin hâlâ korunmayı bekleyen hafızasına, biri Galland’ın not defterine, biri de İzmir’den alınıp götürülen madalyonların ve el yazmalarının başına.
Bir kentin geride kalan izleri
Galland’ın İzmir’i, yalnızca eski yapıların ve antik kalıntıların kenti değildir. Hanlarda yaşayan ailelerin, salgından kaçanların, kahve ve şerbet içenlerin, karla soğutulan suların, kilise ve sinagog çevresinde örgütlenen toplulukların da kentidir. Bu yüzden bölüm, İzmir’i taşlardan ibaret olmayan bir hafıza alanı olarak düşünmeye çağırır.
Neden bugün hâlâ önemli?
Galland’ın notları, İzmir’in tarihsel zenginliğinin nasıl gündelik hayatın içinde parçalandığını, kullanıldığını, satıldığını ve taşındığını gösterir. Bir sütun başlığının dibek yapılması, tiyatro taşlarının hana dönüşmesi ya da madalyonların Avrupa’ya götürülmesi yalnızca geçmişin hikâyesi değildir; bugünün koruma sorumluluğunu da hatırlatır.
Hatırlamak için küçük bir not
Bu bölümde Galland yalnızca bir tanık değildir. Aynı zamanda İzmir’den eserler toplayan, satın alan ve götüren bir figürdür. Bu nedenle onun İzmir’i hem kıymetli bir kayıt hem de dikkatle okunması gereken bir hafıza meselesidir.
İzmir’de bir matbaanın sesi: Dedeyan Matbaası’nın hikâyesi

