₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Filistin’de dağın rüyası: Sessiz kodların, annelerin ve ateşin öyküsü

Gece çöktüğünde, Filistin’de taş yolların arasında bir uğultu başlar. Bu uğultu, bir şarkıdan çok talimat gibidir. Bu ses, dağa çıkanları çağırmakla kalmaz onları tanımlar, korur ve zamanla örülmüş bir ağ içinde tutar. Bu ağı örmek, şehirlerin yüksek seslerinden farklı bir ritüeldir. Kelimelerin arasına saklanan harfler, ateşlerin bıraktığı işaretler ve ezgilerle örülen dayanışma. Hepsi, bir topluluğun birbirine verdiği sessiz, fakat keskin yönergelerdir. Ezilen gruplar, iktidar sahiplerinin gözleri önünde, onların anlamayacağı bir dil ve simgeler sistemi geliştirir. Tarweedeh, işte bu yönergelerin toplamı ve gizli bir haritadır. Bu harita, yalnızca rotaları değil, aynı zamanda kimlerin, neden ve nasıl hareket ettiğini de gösterir. 

Tarweedeh diye anılan şarkılar önce evin içinde yankılanır, bir kadının avucunda yoğurduğu hamur gibi ılık ve sakin. Bu melodiler sabahın ilk ışığında ocakta, düğün sofrasında, yas töreninde aynı ölçüyle söylenir. Tarweedeh ile kendi mekânları olmamasına rağmen, iktidarın mekânlarının içinde süzülerek kendi anlam dünyalarını inşa ederler. Sadelikleri yanıltıcıdır çünkü basit bir nakaratın içinde saatlerin, yolların ve bekleyişin haritası saklıdır. “Canım sevdiklerim, güvenle dönün” söylemi tek bir cümlenin ötesinde birtakım kurallar barındırır. Kimin hangi yoldan gideceği, ateşin ne zaman yakılacağı ve daha birçok mesaj bir cümle içerisinde aktarılır. Aynı sözcükler, bir topluluk için iki farklı anlama gelebilir: biri görünür, masum olan; diğeri ise gizli, stratejik olan.

Bu sessiz kodlardan biri mlolah’dır. Sözcüklerin içinde saklanan küçük, anlaşılmaz gibi görünen işaretler. Bir yabancı için bunlar sadece tekrar eden seslerdir. Yabancı olmayan kulaklar içinse zaman ve yön bildirir. Filistinli şarkıcı Sanaa Moussa’nın belirttiği gibi, “Bir şarkı, bir mektuptan daha uzağa ve daha derine ulaşır ve bu nedenle kadınlar şarkıları anlamlı kelimelerle yükler, ancak bazen de şifre kullanırlar.” Mlolah, hem haberleşme tekniği hem de aidiyetin göstergesidir. O dili bilenin bu dünyaya ait olduğunu belirtir. Bu küçük şifreler sayesinde bilgi görünür olmadan dolaşır, düşman kulağı yanıltılır, ev halkı rahatlar. “Lilili” heceleri, bir örtünün altına gizlenmiş bir umudun, bir direnişin, bir hasretin ta kendisidir. Bu görünüşte kafa karıştırıcı sözlerle kadınlar, sevdiklerinin yakında özgürlük savaşçıları tarafından nasıl kurtarılacağına dair gizli mesajları iletirdi. Kim bilir, belki de bir annenin oğluna fısıldadığı en büyük sır, işte bu anlamsız gibi görünen hecelerin arasına sinmiştir. “Lilili” heceleri, yüzeysel bakıldığında anlamsız bir sestir; ancak onu kendi kültürel ve tarihsel bağlamına yerleştirdiğimizde, bir direniş eylemi, bir umut iletisi ve bir kimlik işareti olarak katman katman açılır.

Mşaffarat ise Filistin ve Levant halk müziğinde melizmatik vokal geleneği olarak ortaya çıkmıştır. Bu pratiklerin merkezinde kadınlar vardır. Genellikle kadınlar tarafından düğün, nişan, anma ve diğer ritüel ya da toplumsal etkinliklerde icra edilir ve sözleri duygusal yoğunluk taşır. Yerel makam ve ritim kalıplarıyla örülen uzun melodik süreçler, performansa hem bireysel ifadeyi hem de kolektif hafızayı yükler. Bu form, hem geleneksel toplumsal cinsiyet rolleriyle şekillenen kamusal/özel alan dinamiklerini yansıtır hem de politik anlatılar bağlamında yeniden yorumlanarak toplumsal kimlik ve direniş söylemlerine dahil edilir. Etnografik kaynaklar, modernleşme, kentleşme ve politik baskılar altında mşaffarat uygulamaları biçim değiştirdiğini, kadınların dayanışma ve kültürel aktarım aracı olarak bu söyleyişleri koruyup dönüştürdüklerini göstermektedir. 

Kadınlar ninni söyleyen, ağıt yakan, komşuya haber veren ve ritüelleri kuşaklara aktaranlardır. Sıklıkla unutulan şey, Filistin folklorunun büyük ölçüde kadın şarkıcı ve hikâye anlatıcılar tarafından korunduğu ve bu kadınların isimlerinin artık unutulmaya mahkûm olduğudur. Günlük hayatın içinde görünmez bir bilgi ağı örerler. Kim hasta, kim gidecek, hangi gün kapı aralanacak? Kadının sesi, bu ağın hem kilidi hem de anahtarıdır. Onların şarkıları, bir teselli olduğu kadar bir direniştir. Bir ağıt olduğu kadar bir çağrıdır. Bu yüzden şarkılarındaki yalın dile bakınca aslında toplumsal sorumluluk ve duygusal emanetin izini görürüz. Filistinli kadınların şarkıları, doğrudan söylenemeyen şeyleri -bir baskına dair uyarıyı, bir kayıp duyurusunu, bir mücadele çağrısını- ezginin görece güvenli alanına sığınarak iletir. Bir kadının sesi, taş duvarları aşar, dağlara varır, bir mahkûmun yüreğine dokunur ve ona “yalnız değilsin” der. “Ya Taali’een”, işte bu geleneğin en güzel örneklerinden biridir. Kadınların sesinde, bir ağıt, bir dua, bir haber ve bir umut aynı potada erir.

Rim Banna, bu yerel pratikleri sesiyle dünyaya taşıyan en önemli figürlerden biridir. Ezgiler onun sesiyle taş sokakların duvarlarından salonların ışıklarına uzanmıştır. Onun yorumları, çok katmanlı bir iletişimi sahneye taşımıştır. Bir zamanlar “Ya Taali’een” Osmanlının zorunlu askerliğe çağırdığı erkeklerin ardından yakılan bir ağıtken, Banna’nın sesinde yeniden şekillenmiştir. Onun yorumu, şarkıyı hapishane duvarlarının ötesine taşımış ve bir direniş belgesine dönüştürmüştür. Sosyal medyanın da etkisiyle bir anda, yeni nesiller “Ya Taali’een”i keşfetmiş ve onun yüzyıllardır süregelen hikayesini yeniden hatırlamıştır. Çağdaş dünyanın ağlarıyla karşılaştığında bu pratikler bir ikilemle yüzleşir. Paylaşmak mı, saklamak mı? Sosyal medya ve küresel dinleyici kitlesi daha fazla dikkat, daha fazla empati getirir ama aynı zamanda bir topluluğa ait pratiğin saklı boyutlarını da açıık eder ve aşındırır. Bir şarkı “viral” olduğunda, onun koruduğu örtü de incelir. Bu çelişki, geleneksel gizlilik pratiklerinin modern iletişim teknikleri bağlamında nasıl ele alınması gerektiğine dair tartışmalar için önemli bir başlangıç noktasıdır. Arşivciler, müzikologlar ve topluluk içindeki koruyucular, bu ikilemi dengede tutmaya çalışır: Kayıtları bağlam içinde muhafaza etmek, erişimi kısıtlamak ve ritüelin işlevini zedelemeyecek biçimde paylaşmak, 

Geleneğin sesinin sahneye taşınması, bu geleneği bir müze objesine dönüştürmeden, onun canlılığını koruyaran ve aynı zamanda onu yeni bağlamlarda da anlaşılır kılan bir tür “kültürel çeviri” gerektirir. Rim Banna gibi sanatçılar sayesinde daha geniş kitleler, bu ritüellerin kolektif ve insani zeminini anlama şansı bulmuştur. Onun yorumu, taş sokakların mahrem duygusunu sahneye taşıyarak bir ölçüde farkındalık sağlamıştır. Unutulmaya yüz tutmuş melodiler yeniden duyulmuş, bu geleneklere ilgi gösteren araştırmacılar ve bellek taşıyıcıları ortaya çıkmıştır. Rim Banna, bu ağın hem koruyucusu hem de yaygınlaştırıcısıydı. O’nun sesinde yüzyılların birikimi yeniden canlanmıştır.

Nihayetinde, “Ya Taali’een ‘ala el-Jabal” bize bir sorumluluğu hatırlatır: Sesleri dinlemekle yetinmeyip onları ortaya çıkaran bağlam ve ihtiyaçlar üzerine düşünmek bizim sorumluluğumuzdur. Toplumsal hafıza, incelikli kodlarla örülür. Onları korumak hem sanatsal hem etik bir sorumluluktur. Ve eğer bugün bu seslere kulak veriyorsak, onları sadece estetik olarak tüketmek yerine bağlamlarıyla birlikte korumak sorumluluğunu da üstlenmiş oluruz. Ve belki de yapılacak en iyi şey, bu seslerin hikâyelerini anlatmaktır.

Bu sorumlulukla dinlemek için link:

Bu yazı ne söylüyor?

Bu yazı, Filistin halk şarkılarını yalnızca müzikal bir miras olarak değil, gündelik hayatın içinde kurulmuş bir haberleşme, hafıza ve dayanışma ağı olarak okuyor. Kadınların taşıdığı ezgiler, metinde bir topluluğun baskı koşulları altında nasıl kendi dilini, işaretlerini ve güvenli alanlarını kurduğunu gösteren sessiz bir harita gibi ele alınıyor.

Neden önemli?

“Ya Taali’een” gibi şarkılar, kültürel mirasın yalnızca geçmişten kalan bir estetik biçim olmadığını; kimi zaman hayatı koruyan, haber taşıyan ve topluluğun birbirini bulmasını sağlayan bir yöntem olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden metin, bir şarkıyı dinlerken onun arkasındaki tarihsel ihtiyaçları, kadın emeğini ve kolektif hafızayı da görmeye çağırıyor.

Okuma notu

Rim Banna’nın yorumu, bu geleneği dünyaya açarken aynı zamanda zor bir soruyu da gündeme getiriyor: Saklı kalması gereken bir kültürel kod, küresel dolaşıma girdiğinde nasıl korunur? Yazı, bu soruyu tüketici bir merakla değil, bağlamı gözeten etik bir dinleme sorumluluğuyla tartışmaya açıyor.

Bir Şarkı, Bir Hikaye | Casas de Cartón: Bir şarkının çok bileşenli direnişe dönüşümü

Bir Şarkı, Bir Hikaye | Sixto Rodriguez ve “I Wonder”

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →