₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Siyasal alanın yapısal dönüşümü ve alternatif üretim sorunu

Türkiye’de siyasal tartışmalar çoğu zaman yanlış bir yerden başlıyor. Ya “iktidar her şeyi belirliyor” deniyor ya da “muhalefet zayıf olduğu için kaybediyor” gibi basit bir ikiliğe sıkışılıyor. Oysa sahaya daha yakından bakıldığında, meselenin yalnızca aktörlerle ya da güncel siyasi performanslarla açıklanamayacağı görülüyor. Asıl sorun, uzun tarihsel birikimle şekillenmiş ve siyasal alanı belirleyen bir devlet mimarisiyle ilgilidir. Bu mimari yalnızca geçmişten devralınmış bir yapı değil; bugünü de aktif biçimde kuran, sınırları çizen ve hangi siyasetin meşru sayılacağını belirleyen bir siyasal düzenektir.

Devlet mimarisi ve siyasal alanın kuruluşu

Türkiye’de devlet, özellikle modernleşme süreciyle birlikte yalnızca idari bir aygıt olmaktan çıkmış; siyasal alanı kuran merkezi bir yapıya dönüşmüştür. Güvenlik kaygıları, bürokratik devamlılık ve yukarıdan aşağıya toplum tasarımı, farklı dönemlerde farklı siyasal aktörler tarafından yeniden üretilmiş; böylece hükümetler değişse bile sürekliliğini koruyan bir siyasal akıl ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bugün yaşanan dönüşüm, bir kopuş değil, bu tarihsel sürekliliğin yeniden yoğunlaşmış bir biçimidir. Medyanın merkezileşmesi, yargı ve bürokrasinin siyasal alanla daha doğrudan eklemlenmesi ve güvenlik söyleminin kalıcı bir yönetim tekniğine dönüşmesi, bu yapının güncel tezahürleridir. İktidarın yaptığı şey sıfırdan yeni bir sistem kurmak değil; devletin tarihsel kapasitesini kendi siyasal projesi doğrultusunda yeniden yoğunlaştırmaktır.

Bu çerçevede CHP üzerinden tartışılan süreçlerin “Kemalizmin tasfiyesi” olarak okunması eksik kalır. Çünkü Kemalizm yalnızca bir parti ideolojisi değil; Cumhuriyet boyunca devletin kurumsal aklına, bürokratik sürekliliğine ve siyasal alanın kuruluş biçimine sinmiş tarihsel bir devlet mantığıdır. Merkeziyetçilik, güvenlik eksenli siyaset ve toplumu yukarıdan düzenleme pratiği farklı dönemlerde farklı siyasal aktörler tarafından yeniden üretilmiştir. Dolayısıyla bugün yaşanan dönüşüm, bu devlet mantığının farklı bir yoğunlukta yeniden tahkim edilmesidir.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a: Kapanan çoğulculuk ihtimali

Bu yapısal süreklilik içinde 7 Haziran 2015 seçimleri kritik bir kırılma momenti olarak ortaya çıkmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetmesi, yalnızca hükümet aritmetiğini değil, siyasal sistemin yönünü de tartışmaya açmıştır. Kısa süreliğine görünür hale gelen koalisyon ihtimali, siyasal alanın yeniden dengelenebileceği bir olasılık üretmiştir. Ancak bu olasılık, Türkiye’de muhalefetin devletle kurduğu tarihsel ilişkiler nedeniyle kalıcı bir dönüşüme evrilememiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi bu süreçte devlet kurucu gelenekten gelen bir refleksle hareket etmiş, süreci daha çok “istikrar” ve “kurumsal devamlılık” çerçevesinde okumuştur. Değişim ve iktidar alternatifi söylemini taşısa da bunu rejimi dönüştüren bir siyasal projeye çevirememiştir. Milliyetçi Hareket Partisi ise özellikle HDP’nin dahil olduğu hiçbir koalisyon formülüne açık olmadığını net biçimde ortaya koyarak siyasal alanın sınırlarını daraltmış, AKP ile koalisyon ihtimalini de reddederek erken seçim dinamiğini güçlendirmiştir. Böylece matematiksel olarak mümkün olan koalisyon aritmetiği siyasal olarak üretilememiştir.

Bu durum yalnızca partiler arası uyumsuzluk değil, muhalefetin devletle kurduğu farklı tarihsel ilişkilerin sonucudur. CHP daha çok restorasyon ve kurumsal devamlılık ekseninde hareket ederken, MHP güvenlik ve kimlik eksenli bir siyasal çerçeveyi belirleyici kılmıştır. Ortak bir siyasal zemin oluşmamıştır. Bu boşluk 1 Kasım 2015 seçimlerine giden süreci hızlandırmış ve siyasal sistemin yeniden merkezileşmesini beraberinde getirmiştir.

Güvenlikleşme ve temsil alanının daralması

Aynı dönemde Çözüm Süreci’nin sona ermesi, siyasal alanın güvenlikleşme üzerinden yeniden kurulmasının en kritik eşiklerinden biri olmuştur. Müzakere zemininden güvenlik zeminine geçiş yalnızca Kürt meselesiyle sınırlı kalmamış, tüm siyasal alanın yeniden tanımlanmasına yol açmıştır. Güvenlikleşme siyasal rekabetin çerçevesini daraltmış, devlet merkezli siyasal aklı güçlendirmiş ve 1 Kasım seçimleriyle birlikte bu yönelim kurumsallaşmıştır.

Bu yeni dönemin en sert etkilerinden biri Halkların Demokratik Partisi üzerinde görülmüştür. Dokunulmazlıkların kaldırılması, eş genel başkanların tutuklanması, milletvekillerinin cezaevine gönderilmesi ve belediyelere kayyum atanması, yalnızca bir partiye yönelik tasfiye değil, temsil alanının daraltılması yoluyla siyasal alanın yeniden kurulmasıdır. Ancak bu daralma, muhalefet tarafından kalıcı ve bütünlüklü bir siyasal dayanışmaya dönüştürülememiştir.

Aynı dönemde Milliyetçi Hareket Partisi içinde yaşanan iç kriz ve yargısal müdahalelerle şekillenen bölünme süreci, Türkiye’de muhalefetin yalnızca baskı yoluyla değil, kendi iç dinamikleriyle de yeniden yapılandığını göstermiş ve İYİ Parti’nin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Böylece siyasal alan bir yandan merkezileşirken, diğer yandan muhalefet parçalı bir yeniden oluşuma zorlanmıştır.

İstanbul’dan bugüne: Yeniden üretim döngüsü

Bu uzun kırılma hattı içinde 2019 İstanbul seçimleri özel bir eşik oluşturmuştur. Ekrem İmamoğlu’nun ilk seçimde kazanması, siyasal alanın tamamen kapalı olmadığını ve toplumsal karşı eğilimlerin hâlâ etkili olabildiğini göstermiştir. Seçimin iptali ise rejimin müdahale kapasitesini görünür hale getirmiştir. Ancak ikinci seçimde daha geniş bir farkla gelen sonuç, bu müdahale kapasitesinin sınırsız olmadığını ve siyasal meşruiyetin yalnızca yukarıdan belirlenemeyeceğini ortaya koymuştur. İstanbul deneyimi, rejimin hem kapatma hem de yeniden meşrulaştırma kapasitesini aynı anda taşıyan çelişkili yapısını görünür kılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri ise bu yapının en yoğunlaştığı düzeydir. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ile kurduğu ittifak üzerinden devlet kapasitesini daha da merkezileştirmiştir. Güvenlik, beka ve devlet sürekliliği söylemleri siyasal alanın ana çerçevesi haline gelmiştir. Muhalefet cephesinde ise Millet İttifakı etrafında oluşan geniş koalisyon, CHP’nin kurumsal-restorasyoncu hattı, İYİ Parti’nin milliyetçi-merkez sağ çizgisi ve DEM Parti seçmeninin stratejik desteğiyle şekillenmiş, ancak kalıcı bir kurucu siyasal hatta dönüşememiştir. Çünkü ortak bir devlet ve toplum tahayyülü üretilememiştir.

Buna rağmen sistem yalnızca kapatıcı değil, aynı zamanda zorlayıcı bir yapı da üretmektedir. CHP ile DEM Parti arasındaki yerel düzeyde ortaya çıkan “kent uzlaşısı”, CHP’nin kurumsal yerel gücü ile DEM Parti’nin toplumsal mobilizasyon kapasitesinin belirli koşullarda yan yana gelebileceğini göstermiştir. Bu temaslar kalıcı bir siyasal bütünlüğe dönüşmese de, siyasal alanın tamamen donmuş olmadığını ve kendi içinde zorunlu yakınlaşmalar ürettiğini ortaya koyar.

Bu noktada muhalefetin temel sorunu yalnızca baskı altında siyaset yapmak değildir. Daha derinde mesele, bu tarihsel ve yapısal siyasal mimariyi aşabilecek bir alternatif üretilememesidir. Çünkü siyasal alanın kendisi, bu alternatifin sınırlarını da belirlemektedir. CHP’nin restorasyoncu eğilimleri ve DEM Parti’nin güçlü ama parçalı mobilizasyon kapasitesi, farklı yönlere işaret etse de henüz ortak bir kurucu siyasal hatta dönüşememiştir. İYİ Parti ve MHP hattı ise güvenlik eksenli siyasal alanı yeniden üretmektedir.

Tüm bu süreçler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’de siyaset doğrusal bir ilerleme değil, çelişkiler üzerinden yeniden kurulan diyalektik bir döngü olarak işlemektedir. 7 Haziran çoğulculuk ihtimalini açmış, güvenlikleşme bu ihtimali kapatmış, 2019 İstanbul seçimleri istisnai bir açılma yaratmış, Cumhurbaşkanlığı seçimleri merkezi yapıyı yeniden konsolide etmiş, muhalefet ise parçalı biçimde yeniden şekillenmiştir. Her kriz aynı zamanda sistemin kendisini yeniden üretme mekanizmasına dönüşmüştür.

Bu nedenle tartışma seçim mühendisliğinin çok ötesine taşınmak zorundadır. Asıl mesele kimin iktidar olduğu değil, siyasal alanın nasıl yeniden üretildiğidir. Ve belki de en kritik eşik burada ortaya çıkar: Devlet merkezli siyasal mimari değişmeden demokratikleşme derinleşemez, siyasal temsil genişleyemez ve kalıcı bir toplumsal barış zemini oluşamaz.

Sonuç olarak temel soru hâlâ açıktır: Siyasal alanı sürekli yeniden üreten bu diyalektik döngü, tarihsel ve toplumsal olarak gerçekten kırılabilir mi, yoksa Türkiye siyaseti bu yeniden üretim içinde kendi sınırlarını mı sürekli yeniden mi kurmaktadır?

Türkiye’de yeni rejim arayışı: Demokratik siyaset neden sıkışıyor?

Siyasal alan neden sürekli aynı yere dönüyor?

Suat Turan’ın yazısı, Türkiye’de siyasal krizin yalnızca aktörlerin başarısı ya da başarısızlığıyla açıklanamayacağını öne çıkarıyor. 7 Haziran 2015’ten 2019 İstanbul seçimlerine uzanan hat; devlet merkezli siyasal mimari, güvenlikleşme ve muhalefetin sınırları üzerinden okunuyor.

7 Haziran’dan sonra kapanan ihtimal

Metnin merkezinde, 7 Haziran 2015’in açtığı çoğulculuk ihtimalinin neden kalıcı bir siyasal dönüşüme dönüşemediği sorusu var. Çözüm Süreci’nin sona ermesi, HDP’ye yönelik baskı, MHP’nin güvenlik eksenli tutumu ve CHP’nin restorasyoncu çizgisi birlikte ele alındığında, siyasal alanın nasıl yeniden merkezileştiği tartışılıyor.

Döngü kırılabilir mi?

Yazı, tartışmayı “kim iktidar olacak?” sorusunun ötesine taşıyor. Asıl mesele, siyasal alanın nasıl yeniden üretildiği ve bu döngünün kırılıp kırılamayacağı. Bu nedenle demokrasi, temsil ve toplumsal barış aynı tarihsel-siyasal çerçeve içinde düşünülüyor.

Öfke parlayabilir; siyaset yön kurar: Mutlak butlan tartışması neyi açığa çıkardı?

FORUM | Anlamak da pek bir şeyi değiştirmeyince

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →