Siyasetin öldüğü söylenmişti. Soğuk Savaş’ın bitişi, Berlin Duvarı’nın yıkılması, piyasanın küresel zaferi, teknokratik yönetim ve liberal demokrasinin nihai ufuk gibi sunulması; 1990’lardan itibaren siyaseti gündelik hayatın dışına iten uzun bir dönemin işaretleri olarak okunmuştu. İnsanların sendikalarla, partilerle, mahalle ve işyeri temelli siyasal aidiyetlerle kurduğu bağlar zayıflarken; bireysel tercih, kişisel başarı, tüketim ve özel hayat siyasetin yerini almaya başlamıştı.
Anton Jäger tam da bu kabulün artık çöktüğü bir dünyayı anlatıyor.
Jäger’in Hiperpolitika kitabı, siyasetin öldüğü söylenen çağın ardından bambaşka bir döneme girildiğini ileri sürüyor: Her şey politikleşiyor, fakat bu yoğunluk çoğu zaman kalıcı örgütlenmeye, ortak eyleme ve dönüştürücü siyasal sonuçlara dönüşemiyor.
Kitabın temel sorusu yalın ama yakıcı: Siyaset her yerdeyse, insanlar neden kendilerini bu kadar güçsüz hissediyor? Yemekten müziğe, sosyal medya paylaşımlarından kimlik tartışmalarına, pandemi önlemlerinden göç ve iklim krizine kadar neredeyse her başlık hızla politikleşirken; bu yoğunluk neden çoğu zaman sendikal örgütlenmeye, parti içi dönüşüme, kamusal kurumlara, uzun vadeli stratejiye ve gerçek kolektif güce dönüşemiyor?
Kitle siyaseti: Hayatı örgütleyen siyaset
Jäger’in kitabı siyasal hayatı dört ana dönem üzerinden okuyor: kitle siyaseti, postpolitika, antipolitika ve hiperpolitika. İlk dönem, kabaca 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyılın ikinci yarısına uzanan kitle siyaseti çağıdır. Bu dönemde siyaset yalnızca seçimlerden ya da parlamento rekabetinden ibaret değildir. Parti, sendika, dernek, kulüp, işçi lokali, kadın ve gençlik örgütleri, spor toplulukları, yayınlar, şarkılar, semboller ve gündelik ritüellerle birlikte hayatı baştan sona örgütleyen bir dünya kurar.
Jäger bu dönemi yalnızca kurumsal yoğunlukla açıklamaz; aynı zamanda bir deneyim biçimi olarak düşünür. İnsanlar siyasal bir örgüte yalnızca oy vermek ya da aidat ödemek için dahil olmaz. O örgüt, kişinin arkadaş çevresini, okuduğu gazeteyi, gittiği lokali, katıldığı yürüyüşü, dinlediği marşı, zaman duygusunu ve geleceğe bakışını da şekillendirir. Parti ya da sendika, sadece temsil eden bir araç değil, hayatı anlamlandıran bir çerçevedir.
Bu nedenle kitle siyaseti, Jäger’in iki eksenli şemasında hem yüksek siyasallaşma hem de yüksek kurumsallaşma dönemidir. Toplum politiktir; ama bu politiklik belirli örgütler, kolektif alışkanlıklar, üyelikler ve süreklilikler içinde taşınır. İnsanların yalnızca öfkeleri değil, zamanları da örgütlüdür.
Postpolitika: Bireyin yükselişi, örgütlerin çekilişi
Kitabın ikinci durağı postpolitik dönemdir. Jäger’e göre bu dönem, 1970’lerden itibaren belirginleşir, Berlin Duvarı’nın yıkılışı sonrasında klasik biçimini alır ve 2008 finans krizine kadar uzanır. Bu dönemde siyaset tamamen ortadan kalkmaz; ancak geniş toplumsal kesimler açısından gündelik hayatın merkezinden çekilir. Devlet yönetimi teknokratikleşir, piyasa rasyonalitesi genişler, ideolojik ayrımlar yumuşatılır, yurttaşlık giderek bireysel tercihler ve özel hayat üzerinden kurulur.
Jäger’in burada Robert Putnam’ın Bowling Alone kitabına başvurması önemli. Putnam, Amerikan toplumunda insanların artık eskisi kadar derneklere, kulüplere, kiliselere, sendikalara ve ortak sosyal yapılara katılmadığını anlatıyordu. Jäger ise bu tartışmayı soldan yeniden okur: Mesele yalnızca insanların yalnızlaşması değil, kitle siyasetini mümkün kılan ara kurumların, yani devlet ile birey arasındaki örgütlü toplumsal dokunun çözülmesidir.
Bu çözülmenin yalnızca kültürel bir bireyselleşme hikâyesi olmadığını da vurgular. Sendikalara dönük baskılar, sanayisizleşme, neoliberal yeniden yapılanma, işçi sınıfının örgütsel gücünün kırılması, partilerin toplumsal köklerini kaybetmesi ve kamusal hayatın piyasalaşması; postpolitik dönemin maddi arka planını oluşturur. İnsanların yalnızlaşması, siyasal hayatın örgütsüzleşmesinden bağımsız değildir.
2008 kırılması: Siyaset geri dönerken
2008 küresel finans krizi, postpolitik dünyanın büyük çatlağıdır. Piyasanın kendi kendini düzenlediği, siyasetin ekonomiden çekildiği, teknokratik yönetimin sorunları idare edebileceği fikri bu krizle ağır darbe alır. Ekonomi, yeniden siyasal bir mesele olarak görünür hale gelir. Borç, kemer sıkma, işsizlik, eşitsizlik ve kamusal hizmetlerin çöküşü, siyasetin geri dönüşünü zorlar.
Jäger bu dönemi antipolitik çağ olarak adlandırır. Tea Party, Occupy, Indignados, Arap isyanları, SYRIZA, Podemos, Beş Yıldız Hareketi ve Bernie Sanders etrafında gelişen mobilizasyonlar farklı siyasal yönlere sahip olsalar da ortak bir zemini paylaşır: Mevcut siyasal kurumlara duyulan güvensizlik, elit karşıtı öfke, halk ile düzen arasındaki karşıtlık ve eski örgüt biçimlerinden bağımsız, hızlı, çoğu zaman yatay ve meydan temelli hareket tarzı.
Antipolitika, siyasetin geri dönüşüdür; ama eski kitle siyasetinin geri dönüşü değildir. Öfke güçlüdür, meydan kalabalıktır, slogan etkilidir, dijital dolaşım hızlıdır. Fakat bu enerji çoğu zaman kalıcı örgütlere, programlara, kadrolara ve süreklilik taşıyan siyasal yapılara dönüşmekte zorlanır. Halk, çok güçlü bir siyasal imge olarak ortaya çıkar; ancak bu halkın kalıcı kurumları çoğu zaman zayıftır.
Hiperpolitika: Her şey politik, ama ne değişiyor?
Jäger’in asıl kavramsal önerisi burada devreye girer. Ona göre antipolitik moment, özellikle 2010’ların ikinci yarısından itibaren daha da hızlanır ve hiperpolitik bir atmosfere dönüşür. Hiperpolitika, siyasetin yokluğu değil; tersine aşırı siyasallaşmadır. Fakat bu siyasallaşma, güçlü kurumsal sonuçlar üretmekte zorlanır.
Hiperpolitik çağda siyasal duyarlılık çok yüksektir. Bir sosyal medya paylaşımı, bir pop şarkısı, bir film, bir market tercihi, bir pandemi kuralı, bir üniversite tartışması, bir göçmenlik meselesi, bir kültür savaşı başlığı bir anda siyasal çatışmanın merkezine oturabilir. Ancak bu hız, çoğu zaman aynı ölçüde hızlı bir sönümlenmeyle birlikte işler. Gündemler parıldar, büyür, yayılır, kutuplaştırır ve sonra yerini bir sonraki patlamaya bırakır.
Bu yüzden hiperpolitika yalnızca “dijital siyaset” değildir. Daha derin bir toplumsal formu anlatır: Düşük örgütlenme, yüksek siyasallaşma. İnsanlar politik başlıklara yoğun biçimde temas eder; ama bu temas, uzun vadeli üyelik, yüz yüze bağ, ortak eğitim, kolektif disiplin, birlikte karar alma ve süreklilik taşıyan mücadele biçimleriyle her zaman birleşmez.
Jäger’in güçlü yanı, bu durumu yalnızca sosyal medya eleştirisine indirgememesidir. Kitap, kültürel üretimden siyasal teoriye, yalnızlaşma tartışmalarından toplumsal hareketlere uzanan geniş bir okuma yapar. Böylece hiperpolitika, yalnızca siyasal kurumların değil, siyasal deneyimin de değişimi olarak ele alınır.
BLM, QAnon ve Capitol: Aynı çağın farklı yüzleri
Jäger, hiperpolitik çağın örnekleri arasında Black Lives Matter protestolarını, QAnon çevrelerini, pandemi karşıtı mobilizasyonları ve 6 Ocak 2021’de ABD Kongre binasının basılmasını aynı tarihsel atmosfer içinde düşünür. Bu, ahlaki ya da siyasal olarak bu hareketleri eşitlemek anlamına gelmez. Jäger’in derdi, farklı siyasal yönlere sahip hareketlerin benzer bir toplumsal form içinde nasıl ortaya çıkabildiğini anlamaktır.
Bu formun temel özellikleri açıktır: hızlı uyarılma, dijital dolaşım, düşük katılım maliyeti, kolay giriş ve çıkış, kısa süreli yoğunlaşma, güçlü sembolik patlama, zayıf kurumsal süreklilik. İnsanlar bir anda harekete geçebilir; ancak bu hareketlilik çoğu zaman uzun vadeli siyasal sonuçlarla desteklenmez.
Jäger’in Black Lives Matter örneği üzerinden sorduğu soru bu nedenle serttir: Milyonların katıldığı, büyük bir meşruiyet ve görünürlük yaratan bir hareket, neden polis şiddeti, cezaevi sistemi ve kamu güvenliği politikalarında beklenen ölçüde dönüştürücü sonuçlar üretemedi? Burada mesele hareketin ahlaki gücünü küçümsemek değil; örgütsel ve kurumsal kapasite ile siyasal sonuç arasındaki mesafeyi görmek.
Egan’ın eleştirisi: Eski biçime dönüş yetmez
Geese Magazine’de 27 Mayıs’ta yayımlanan Liam Egan imzalı “Hyperpolitics and the History of Political Experience” başlıklı yazı, Jäger’in kitabını bu noktadan tartışmaya açıyor. Egan, Jäger’in kitle siyaseti, postpolitika, antipolitika ve hiperpolitika şeklindeki dört aşamalı şemasını yararlı buluyor; ancak kitabın yer yer fazla geniş tarihsel genellemeler yaptığını, dönemler arası geçişleri yeterince nedensel açıklamadığını ve geçmişin kitle örgütlerine dönüş çağrısının tek başına yeterli olmadığını savunuyor.
Egan’a göre Jäger’in kitabını en verimli biçimde okumak, onu “eski partilere, eski sendikalara, eski kurumlara dönelim” çağrısı olarak almak değildir. Çünkü bugünün siyasal deneyimi değişmiştir. Eski parti formunun yokluğu yalnızca dışsal bir eksiklik değildir; insanların siyasal dünyayı yaşama biçimine de içkin hale gelmiştir.
Bu eleştiri önemli. Çünkü hiperpolitik çağın problemi, yalnızca örgütlerin zayıflaması değil; siyasal öznenin, zamanın, dikkatin ve aidiyetin de parçalanmasıdır. Bugünün insanı, bir yandan çok daha fazla siyasal uyarana maruz kalır; diğer yandan kalıcı bağ kurmakta daha fazla zorlanır. Dolayısıyla çözüm, eski örgüt biçimlerini olduğu gibi taklit etmek olamaz. Asıl mesele, bugünün siyasal deneyimini ciddiye alan yeni süreklilik biçimleri yaratmaktır.
Türkiye için soru: Tepki nasıl ortak güce dönüşür?
Bu tartışma Türkiye açısından soyut bir Batı siyaset teorisi meselesi değildir. Türkiye’de siyaset zaten gündelik hayatın her alanındadır: kirada, mutfakta, okulda, hastanede, adliyede, sosyal medyada, belediye hizmetlerinde, işyerinde, üniversitede, köyde, mahallede, pazarda, kadınların yaşam mücadelesinde, gençlerin gelecek kaygısında, emeklilerin geçim sıkıntısında, üreticinin maliyet hesabında.
Ancak siyasetin her yerde hissedilmesi, demokratik örgütlenmenin kendiliğinden güçlendiği anlamına gelmez. Türkiye’de de birçok gündem hızlı biçimde yükseliyor, büyük bir duygusal ve siyasal yankı yaratıyor, sonra başka bir gündemin altında geri çekiliyor. Bir adaletsizlik, bir kadın cinayeti, bir çevre felaketi, bir ekonomik veri, bir yargı kararı, bir öğrenci eylemi ya da bir sosyal medya kampanyası geniş bir tepki doğurabiliyor; fakat bu tepkinin ne kadarının kalıcı yapılara dönüştüğü ayrı bir soru olarak duruyor.
Hiperpolitik çağın Türkiye’deki karşılığı belki de tam burada beliriyor: Çok güçlü bir haksızlık duygusu var; ama bu duygu çoğu zaman örgütlü yurttaşlık kapasitesiyle buluşamıyor. İnsanlar öfkeli, yorgun, duyarlı, hızlı tepki veren ve aynı zamanda güvensiz. Parti, sendika, dernek, oda, platform, yerel meclis ve mahalle inisiyatifi gibi formlar ise ya zayıflamış ya da geniş toplumsal duyarlılığı sürekli taşıyacak bir yenilenme ihtiyacıyla karşı karşıya.
Yeni kamusal örgütlenme ihtiyacı
Jäger’in kitabından Türkiye için çıkarılabilecek en güçlü sonuç, siyasetin geri dönüşünü sevinçle karşılamakla yetinilemeyeceğidir. Çünkü siyaset geri dönmüş olabilir; fakat örgütlü siyasal kapasite aynı ölçüde geri dönmemiştir. Hatta kimi zaman aşırı siyasallaşma, örgütlenmenin yerine geçiyormuş gibi görünür. Sosyal medyada görünür olmak, bir konuda haklı öfke üretmek ya da bir kampanyayı büyütmek, siyasal gücün yalnızca başlangıcı olabilir; kendisi değil.
Bu nedenle bugünün temel ihtiyacı, eski kitle siyasetini nostaljik biçimde geri çağırmak değil; bugünün dağınık, hızlı ve kırılgan siyasal duyarlılıklarını yeni kamusal formlarla buluşturmak. Bu formlar mahalle meclisleri, kent forumları, gençlik ağları, kadın dayanışma yapıları, yerel gıda toplulukları, kooperatifler, işyeri örgütlenmeleri, ekoloji platformları, parti içi demokrasi kanalları ya da yeni medya etrafında gelişen katılımcı kamusal alanlar olabilir.
Belirleyici olan biçimin adı değil, süreklilik üretip üretmediğidir. İnsanları yalnızca bir anlığına aynı öfkenin etrafında toplamak değil; aynı soruyu uzun süre birlikte düşünebilecek, birlikte öğrenebilecek, birlikte karar alabilecek, birlikte hareket edebilecek yapılar kurmaktır.
Hiperpolitik çağdan kaçmadan siyaset kurmak
Hiperpolitik çağın karamsar okuması şunu söyler: Herkes konuşuyor, herkes tepki veriyor, herkes bir şeylere dahil oluyor; ama hiçbir şey değişmiyor. Bu okumanın haklı bir tarafı var. Ancak tek sonuç bu olmak zorunda değil. Çünkü aynı tablo başka bir açıdan bakıldığında, siyasetin gündelik hayatın içine geri döndüğünü de gösteriyor.
İnsanlar artık ekonomik eşitsizliği, ekolojik yıkımı, cinsiyet adaletsizliğini, ırkçılığı, savaşları, dijital tekelleri, kamusal hizmetlerin çöküşünü ve temsil krizini daha fazla görüyor. Sorun, görmemek değil; gördüğünü nereye taşıyacağını bilememek. Hiperpolitik çağın asıl krizi, duyarlılık eksikliği değil, duyarlılığın örgütsüz kalmasıdır.
Bu yüzden Jäger’in kitabı yalnızca bir çağ teşhisi olarak değil, bir uyarı olarak okunmalı. Siyasetin geri dönüşü, kendi başına demokratik bir kazanım değildir. Siyaset geri dönerken kurumlar, bağlar, dayanışma biçimleri ve ortak karar mekanizmaları geri dönmüyorsa, ortaya kalıcı dönüşümden çok sürekli uyarılmışlık hali çıkar.
Bugünün meselesi belki de şu cümlede toplanabilir: Siyaset zaten her yerde; asıl görev, onu yeniden ortak hayata bağlamak.
Siyaset neden bu kadar yakın, sonuç neden bu kadar uzak?
Jäger’in kitabı, bugünün siyasal atmosferini ilgisizlikle açıklamanın yetersiz olduğunu gösteriyor. İnsanlar siyasetten tamamen uzaklaşmış değil; tersine, çok fazla şey politikleşiyor. Ancak bu politikleşme, çoğu zaman kalıcı kurumlara, örgütlü bağlara ve sonuç üretme kapasitesine dönüşemiyor.
Öfkenin yetmediği yerde ne eksik kalıyor?
Kitap, siyasal enerji ile siyasal güç arasındaki farkı görünür kılıyor. Tepki vermek, görünür olmak, kampanya yapmak ya da gündem yaratmak önemli olabilir; fakat bunların kalıcı dönüşüm yaratabilmesi için örgüt, süreklilik, ortak deneyim ve kurum gerekir.
Türkiye’ye buradan nasıl bakmalı?
Türkiye’de hayat pahalılığı, gençlik, kadınların yaşam hakkı, ekoloji, adalet, kent hakkı, tarım, eğitim ve barınma gibi birçok başlık hızla politikleşiyor. Ancak bu başlıkların tek tek parlayıp sönmemesi, ortak kamusal zeminler ve kalıcı örgütlenme biçimleriyle buluşmasına bağlı.

