₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Güney Afrika Kırsal Kadınlar Meclisi (RWA): Kapitalizme karşı tohumdan toprağa bir direniş hareketi

Güney Afrika’nın kırsal bölgelerinde faaliyet gösteren Kırsal Kadınlar Meclisi (Rural Women’s Assembly, RWA), kapitalizmin tarım, gıda, toprak ve iklim politikalarına karşı doğrudan mücadele eden kitlesel bir toplumsal harekettir. 2009 yılında, Güney Afrika’nın Limpopo eyaletinde bir araya gelen 250’den fazla kadının ortak iradesiyle kurulan RWA, bugün Güney Afrika, Lesotho, Madagaskar, Malavi, Mauritius, Mozambik, Namibya, Esvatini, Tanzanya, Zambiya ve Zimbabve’nin de aralarında bulunduğu 11 ülkede yaklaşık 200.000 üyeye ulaşmıştır. Köylü kadınların, küçük ölçekli balıkçıların, çiftlik işçilerinin, topraksız kadınların ve göçmen kadınların üye olduğu RWA’nın temel özelliği, doğrudan sistemsel eşitsizliklerden etkilenen kadınların örgütlediği, tabandan yükselen bir direniş mekanizması olmasıdır.

RWA’nın kuruluş felsefesini ve ürettiği çabayı anlamlandırmak açısından apartheid rejimini merkeze yerleştirmek gerekmektedir. RWA, resmen 2009 yılında kurulmuş olsa da apartheid rejiminin toprak politikalarına karşı mücadele eden kadınların uzun süren mücadeleleri ve Kırsal Kadın Hareketi (Rural Women’s Movement- RWM) gibi oluşumlar kooperatifin bugün var olabilmesini mümkün kılmıştır.  

Apartheidin kırsal alanlardaki tahribatı: Yasal bir şiddet mekanizması

RWA’nın mücadele ettiği apartheidin temelleri, 1913 tarihli Toprak Yasası (Natives’ Land Act) gibi düzenlemelerle atılmıştır. Bu yasaya göre, Güney Afrikalı yerli halklara ülke topraklarının yalnızca %7’sinde (daha sonra 1936’da %13’e çıkarılmıştır) yaşama hakkı tanınmış ve diğer verimli toprakların mülkiyeti beyazlara aktarılmıştır. Bulundukları alanlardan zorla çıkartılarak Bantustan adı verilen, aşırı kalabalık, kurak ve ekonomik olarak zorlu şartların olduğu bölgelere sıkıştırılan yerli halklar açısından zorla yerinden edilmeler ata topraklarından, ataların mezarlarından ve geçim kaynaklarından koparılmak anlamına geliyordu. Bu sistem, siyahi erkekleri uzun süreliğine evlerinden koparıp madenlere yollarken, kadınları ve çocukları da bu çorak topraklarda yalnız ve yoksul bırakıyordu.

Apartheid rejimi öncesinde toplumsal alanda var olan eşitsizliklerin, bu rejimin devam ettirilmesinde büyük rol oynadığını belirtmeliyiz. Siyasi karar alma mekanizmaları olarak işlev gören geleneksel kgotla (konsey) toplantılarında kadınların bulunması yasaktı ve dolayısıyla kararlarda söz hakları bulunmuyordu. Buna ek olarak kocaları uzakta olan kadınların bir araya gelip dertleşmesi veya örgütlenmesi toplumsal baskı ve batıl inançlar nedeniyle neredeyse imkansızdı. Her kadın, yaşadığı zorlukları kendi kişisel başarısızlığı olarak görüyor ve utanç duyuyordu. Dolayısıyla erkeklerin uzun süreli olarak zorla çalışmaya gönderilmesi toplumsal karar alma mekanizmalarını neredeyse tamamen felç etmişti. 

Transvaal Kırsal Eylem Komitesi (TRAC) adlı bir sivil toplum kuruluşunda çalışan ve kendisi de bir sendikacı ve kırsal alanda yaşayan bir kadın olan Lydia Kompe toprak gaspına karşı düzenlenen toplantılarda kadınların arka planda kalmasını kabul etmeyerek geleneksel konseylerden kadınlarla ayrı bir toplantı yapma iznini kopardı. Amacı, kadınların maruz kaldığı zorlukları anlamak ve onların mücadelenin bir parçası olmasını sağlamaktı.

22 Kasım 1986’da Mathopestad’da, on farklı topluluktan gelen 120’den fazla kadının katılımıyla tarihi bir buluşma gerçekleşti. Bu toplantıyla, kırsal alanlarda yaşayan kadınlar toprak talebiyle birlikte vatandaşlıklarının çalınmasına, gözaltılar, baskınlara ve işbirlikçi şeflerin şiddetine karşı da net bir duruş sergilemenin adımlarını örgütlemeye başladılar. Bu yapı, kısa sürede resmi bir kimliğe kavuşarak Kırsal Kadın Hareketi (Rural Women’s Movement- RWM) adını aldı ve 500’den fazla yerel grubu kapsayan bir ağa dönüştü.

1994’te apartheid resmen sona erip ilk demokratik seçim yapılsa da apartheidin yarattığı kurumsallaşmış ırkçılık ve cinsiyet eşitsizliği derin bir şekilde varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Beyazlara ait büyük ticari çiftliklerde çalışarak ataerkil geleneklerle çevrili bir gündelik hayatı idame ettirmeye çalışan kadınlar yeni kurulan hükümetin toprak reformunu yavaşlatan ve büyük sermayeyi koruyan neoliberal politikaların baskısı altında ezilmeye devam ediyordu. 

Bu yeni dönemde, kırsal kadın hareketi hem ırkçılığa hem de ulusötesi tarım ve maden şirketlerinin, hibrit tohum dayatmalarının ve iklim krizinin yarattığı yeni sömürü biçimlerine karşı mücadele edebilmek için kendini yeniden şekillendirdi. 2009 yılında, bölgesel bir güç haline gelen ve hem politik hem mekânsal bağlamda Güney Afrika’nın da ötesine geçen Güney Afrika Kırsal Kadınlar Meclisi (RWA) kuruldu. RWA, kendisini RWM’nin devamı ve mirasçısı olarak görmekte ve onun temel felsefesini günümüzün koşullarına uyarlamaktadır: Sistematik mülksüzleştirmeye karşı ortak mücadele ve kadınların kendi kaderini tayin hakkı.

Feminist agroekoloji

RWA’nın kuruluş felsefesinde, apartheidin yarattığı tarihsel adaletsizliğe ve travmaya karşı mücadele merkezde yer almaktadır ve ideolojik çerçevesini feminist agroekoloji oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca toprağın nasıl işleneceğine dair teknik bir rehber sunmakla kalmaz, aynı zamanda ataerkil toprak mülkiyeti modellerini, kadın emeğinin görünmezleştirilmesini ve kapitalist tarımın doğayı metalaştıran mantığını temelinden sorgular.  RWA, kadınları yalnızca birer üretici olarak değil, “toprağın, tohumun ve yaşamın koruyucuları” olarak konumlandırarak, onlara hem ekolojik hem de politik bir sorumluluk yükler. Bu anlayış, örgütün “Biz Toprağın, Yaşamın, Tohumların ve Sevginin Muhafızlarıyız” sloganında açıkça görülmektedir. RWA için toprak ve tohum, yalnızca ekonomik birer girdi değil, aynı zamanda kültürel kimlik, nesiller arası miras ve özgürlük aracıdır.

RWA’nın en somut ve sembolik mücadele alanı, tohum egemenliği ve “Tohum Muhafızlığı” pratiğidir. Örgüt bünyesinde 500’den fazla kadın, yerel tohum bankaları kurmak, demonstrasyon tarlaları oluşturmak ve her yıl düzenlenen tohum ile gıda festivalleri aracılığıyla kaybolmaya yüz tutmuş yerel çeşitleri tespit edip çoğaltmaya çalışmaktadır. Bu mücadele, özellikle Monsanto ve Syngenta gibi ulusötesi şirketlerin hibrit tohum tekelini hedef almaktadır. Bu şirketler nesillerdir köylülerin elinde bulunan yerel tohumları almakta, onları hibritleştirmekte ve aynı tohumları geri satarak çiftçileri her yıl yeniden tohum almaya zorlamaktadır. RWA, bu şirketlerin dayattığı “modern” tarım modeline karşı, yerel tohumların şifalı ve daha besleyici olduğunu savunarak, endüstriyel gıda sisteminin sağlık ve ekoloji üzerindeki yıkıcı etkilerini de gözler önüne sermek için mücadele etmektedir.

RWA’nın mücadelesi yalnızca tohumlarla sınırlı değildir; örgüt, ulusötesi şirketlerin toprak gaspı, çevre kirliliği ve karbon piyasaları aracılığıyla yürüttüğü yeni sömürü biçimlerine karşı da uluslararası hukuki zeminlerde mücadele etmektedir. RWA, uluslararası alandaki bu savunuculuk faaliyetlerini, Birleşmiş Milletler Köylü ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi (UNDROP) ile yakından ilişkilendirmektedir. RWA’nın 2025 tarihli UNDROP uygulama raporunda da belirtildiği gibi, Güney Afrika bölgesindeki ülkelerin çoğu UNDROP’u imzalamış olmasına rağmen, hiçbiri bildirgeyi ulusal mevzuatına ve politikalarına entegre edecek somut adımları atmamıştır. Örneğin Güney Afrika, 2018 yılında bildirgeyi imzalamış olmasına karşın, halen UNDROP’u uygulayacak bir yasa ya da politika bulunmamaktadır. RWA bu nedenle, UNDROP’un yerel dillere çevrilmesi, kitapçıklar halinde dağıtılması ve kırsal kadınların hakları konusunda bilinçlendirilmesi gibi taban çalışmalarını kendi imkanlarıyla yürütmektedir. Örgüt, UNDROP’un özellikle toprak hakkı, tohum hakkı ve gıda egemenliği gibi maddelerini, “Bir Kadın, Bir Hektar” toprak kampanyası gibi somut mücadele araçlarıyla birleştirmektedir. 

2025 yılında RWA, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi bünyesinde ulusötesi şirketleri düzenleyecek bağlayıcı bir antlaşma yapılması için yürütülen kampanyanın önemli bir paydaşı olmuştur. Örgütün Cenevre’deki müzakere süreçlerine katılan üyeleri, şirketlerin yol açtığı tahribatı şu çarpıcı örneklerle anlatmaktadır: Zambiya’daki Copperbelt bölgesinde faaliyet gösteren maden şirketleri, ülkenin neredeyse tamamını sulayan Kafue Nehri’ni o kadar kirletmiştir ki, nehrin geçtiği toprakların dörtte üçünde artık balık yenememekte, su kullanılamamaktadır. Kirletilen tarım arazileri ise en az on yıl boyunca kullanılamaz hale gelmektedir. Yine Güney Afrika’nın doğu kıyılarında Shell şirketinin okyanusta petrol arama faaliyetleri ile Mbizana bölgesindeki Titanium madenciliği, yerel balıkçı topluluklarının geçim kaynaklarını doğrudan tehdit etmekte, direnen köylüler ise ölüm tehditleriyle karşılaşmaktadır. 

RWA’nın en çok mücadele ettiği alanlardan biri şirketlerin karbon kredisi piyasaları aracılığıyla yeni bir toprak gaspı mekanizması yaratmasıdır. Şirketler, ağaçların karbonu temizlediği gerekçesiyle köylülerin geleneksel olarak topladığı mantar, tırtıl ve yakacak odun gibi orman ürünlerine erişimini engellemektedir. Bu şirketler, karbon kredisi satışından elde ettikleri milyarlarca doları köylülerle paylaşmamakta, üstelik bu süreçte “koruma” adı altında yeni bir tahakküm biçimi inşa etmektedir. RWA, tüm bu vakalarda “özgür, önceden ve bilgilendirilmiş onam” (FPIC) ilkesinin tanınmasını, şirketlerin yol açtığı tahribat için tazminat ödemesini ve bağlayıcı antlaşmanın bir an önce kabul edilmesini talep etmektedir.

RWA, faaliyet gösterdiği ülkelerde ciddi engellerle ve hatta baskılarla karşılaşmaktadır. Örgütün kendi raporlarına göre, Esvatini ve Lesotho gibi ülkelerde barışçıl protestolar şiddetle bastırılmakta, kırsal kesimi örgütleyen üyeler tutuklanma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Kadınların toprak ve suya erişimi, ataerkil normlar ve toprak yasalarının zayıf uygulanması nedeniyle son derece sınırlıdır. Resmi yasal çözüm yolları (mahkemeler, ombudsmanlıklar) pahalı ve yavaş işlediği için erişilemezken, geleneksel çözüm mekanizmaları ise ataerkil yapıları nedeniyle kadınlar aleyhine sonuçlar üretmektedir. Uluslararası forumlara katılımın önündeki lojistik ve mali engeller de RWA’nın sesini duyurmasını zorlaştırmaktadır. Bunlara ek olarak, RWA’nın kendi iç örgütlenmesinde de liderlik sorunları, gönüllülük kültürünün zayıflaması, mali kaynak eksikliği ve veri yönetimi yetersizlikleri gibi zorluklar bulunmaktadır. Ancak tüm bu engellere rağmen RWA, 200.000’e yakın üyesi, 11 ülkeye yayılan ağı, geliştirdiği alternatif tohum bankaları ve uluslararası hukuk zeminindeki savunuculuk faaliyetleriyle, sistem karşıtı mücadelenin en örgütlü ve ısrarlı aktörlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu çerçevede RWA, kapitalist politikalara, ataerkiye ve doğanın metalaştırılmasına karşı somut ve alternatif üretim biçimleri geliştiren, uluslararası hukuku bir direniş aracı olarak kullanan ve “başka bir dünya mümkün” diyebilen kitlesel bir harekettir.

Zehirsiz sofranın peşinde: Seferihisar’da üreticiyle “türetici” aynı masada buluşuyor

Toprağın hafızası

Güney Afrika Kırsal Kadınlar Meclisi’nin mücadelesi, toprağın yalnızca üretim yapılan bir alan olmadığını hatırlatıyor. Apartheidin yerinden etme politikalarıyla koparılan bağlar; mezarlardan geçim kaynaklarına, gündelik hayattan kolektif hafızaya kadar uzanan derin bir kaybı ifade ediyor. Bu yüzden RWA için toprak hakkı, yalnızca mülkiyet talebi değil; geçmişle, yaşamla ve gelecek kuşaklarla yeniden bağ kurma mücadelesi anlamına geliyor.

Tohumun kimde kaldığı

Yazının merkezindeki tohum meselesi, tarımın teknik bir ayrıntısı gibi görünse de aslında gıda egemenliğinin en kritik sorularından birini açıyor: Tohumu kim saklıyor, kim çoğaltıyor, kimden satın almak zorunda kalıyor? RWA’nın “Tohum Muhafızlığı” pratiği, kadınların yalnızca üretici değil; bilginin, çeşitliliğin ve yerel yaşam biçimlerinin taşıyıcısı olduğunu gösteriyor. Bu mücadele, şirket tarımının tekelleştirici mantığına karşı yaşamı çoğaltan bir ortak hafıza biçimi kuruyor.

Başka bir gıda düzeni mümkün mü?

RWA’nın deneyimi, iklim krizinin, gıda krizinin ve kırsal yoksulluğun birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor. Karbon piyasaları, maden şirketleri, hibrit tohum dayatmaları ve ataerkil toprak düzeni farklı başlıklar gibi görünse de aynı soruda birleşiyor: Doğa ve emek kimin yararına örgütleniyor? Kırsal kadınların verdiği yanıt ise yalnızca itirazdan ibaret değil; yerel tohum bankaları, dayanışma ağları, agroekolojik üretim ve uluslararası hukuk mücadelesiyle başka bir yaşam düzeninin imkanını da gösteriyor.

Kemalpaşa’dan dünyaya: Kuzey yarım kürenin ilk kirazında sezon nasıl başladı?

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →