₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Britanya kontrolü nasıl kaybetti: Taşeron devlet, konut krizi ve öfkenin siyaseti

Britanya’da Wigan kent merkezine uzanan Darlington Street, kırmızı tuğlalı işçi evleriyle ilk bakışta sanayi İngiltere’sinin sıradan bir sokağı gibi görünüyor. Ancak bu sokak, neredeyse bir asır arayla iki ayrı Britanya hikâyesinin sahnesine dönüşmüş durumda. George Orwell, 1936’da Wigan İskelesi Yolu için çalışırken bu bölgede yoksulluğun izini sürmüş, sanayi işçi sınıfının yaşam koşullarını gözlemlemişti. Bugün aynı coğrafya, başka bir kırılmanın simgesi haline geliyor: Sığınmacıların, eski mahkûmların, evsizlerin ve kırılgan grupların yerleştirildiği çoklu konutlar; özel şirketlere devredilmiş kamu hizmetleri; artan kiralar; yerel halkın kontrol duygusunu kaybetmesi ve bütün bunların üzerinde yükselen siyasal öfke.

New Statesman’da Anoosh Chakelian imzasıyla yayımlanan haber-analiz, Britanya’nın bugünkü krizini göç başlığına sıkıştırmadan, daha derin bir devlet kapasitesi ve kamu yönetimi sorunu olarak okuyor. Yazının merkezinde, çoklu konut anlamına gelen HMO’lar ve bu konutları Home Office sözleşmeleriyle işleten Serco gibi özel taşeron şirketler var. Ancak mesele yalnızca Serco’nun ya da sığınmacı konaklama sisteminin sınırlarını aşmış durumda. Ortaya çıkan tablo, devletin konut inşa edemediği, sığınma başvurularını hızlı sonuçlandıramadığı, yerel yönetimlerin yükü taşıyamadığı ve kamu hizmetlerinin parçalar halinde özel şirketlere devredildiği bir siyasal düzeni anlatıyor.

Wigan’da bir sokak, Britanya’da bir rejim meselesi

Wigan ve Makerfield çevresindeki ucuz konut stoku, sığınmacı konaklaması için özel şirketlerin en fazla yöneldiği alanlardan biri. Darlington Street ve çevresinde, Serco tarafından işletilen ya da benzer amaçlarla kullanılan çok sayıda HMO bulunduğu aktarılıyor. Bu evlerde yaşayan sığınmacılar kötü bakım, yetersiz eşya, geciken onarımlar ve belirsizlikten şikâyet ederken; komşular da mahalle dokusunun değiştiğini, evlerin geçici nüfusla dolduğunu, çöplerin arttığını, park ve güvenlik sorunlarının çoğaldığını söylüyor.

Buradaki gerilim, klasik bir “yerel halk-göçmenler” karşıtlığından daha karmaşık. Bir yanda haftada çok sınırlı devlet desteğiyle yaşamaya çalışan, başvurularının sonucunu bekleyen, kimi zaman savaş, baskı ya da insan kaçakçılığından kaçmış insanlar var. Diğer yanda yıllardır kamu yatırımı almayan, ucuz konut piyasasının baskısı altında yaşayan, sokaklarının kendi iradeleri dışında dönüştüğünü düşünen yerleşik işçi sınıfı mahalleleri bulunuyor. Bu iki grubun karşı karşıya getirilmesinin arkasında ise devletin kamusal sorumluluğu özel sözleşmelere devreden yönetim biçimi yer alıyor.

Lisa Nandy’nin aktardığı tablo, bu gerilimin gündelik hayat düzeyindeki karşılığını gösteriyor. Ucuz mülklerin yoğunlaştığı mahallelerde aynı evler sığınmacı konaklaması, eski hükümlüler, evsizler ya da bağımlılıkla mücadele eden kişiler için kullanılan geçici konutlara dönüşüyor. Bir evin HMO’ya çevrilmesi, o evde yaşayan kişi sayısını bir anda artırabiliyor. Böylece çöp, otopark, bakım, gürültü ve güvenlik gibi sorunlar yalnızca bireysel şikâyet değil, mahalle ölçeğinde hissedilen bir yük haline geliyor.

Sığınmacı konutundan taşeron devlete

Britanya devleti, sığınmacı konaklama sistemini Serco, Clearsprings ve Mears gibi özel şirketlere devretmiş durumda. Otellerin yüksek maliyeti ve kamuoyunda yarattığı gerilim nedeniyle hükümet, sığınmacıları otellerden çıkarıp daha ucuz HMO evlerine yönlendirmeyi önceliyor. Otelde bir kişinin gecelik maliyeti çok daha yüksekken, HMO sistemi kamu bütçesi açısından daha düşük maliyetli görünüyor. Fakat bu maliyet hesabı, toplumsal ve siyasal sonuçları ortadan kaldırmıyor.

Serco ile çalışan bazı ev sahipleri için bu sistem son derece cazip. Garanti kira, düzenli ödeme, bakım ve yönetim yükünün azalması, özel kiracılarla uğraşmama imkânı, mülk sahipleri açısından güvenli bir yatırım alanı yaratıyor. Bazı yatırımcıların ucuz konutları satın alıp Serco sözleşmeleriyle yüksek getiri vadeden paketler haline getirdiği aktarılıyor. Böylece kamu kaynakları, özel mülk sahipleri ve taşeron şirketler üzerinden bir gelir modeline dönüşürken, maliyet mahallelerde yaşayanlara ve belirsizlik içindeki sığınmacılara yıkılıyor.

Bu model, Britanya’da uzun süredir büyüyen “taşeron devlet” sorununu görünür kılıyor. Serco yalnızca sığınmacı konaklamasında değil; sınır yönetiminden cezaevlerine, elektronik kelepçeden NHS hizmetlerine, savunma altyapısından yerel hizmetlere kadar çok sayıda kamusal alanda faaliyet gösteriyor. Bu nedenle şirket, yalnızca bir özel sektör aktörü değil, Britanya devletinin işleyişine gömülmüş bir yapı olarak öne çıkıyor. Sorun da tam burada başlıyor: Devlet başarısız olduğunda şirketi, şirket eleştirildiğinde devleti işaret ediyor. Kamu ise hem maliyeti ödüyor hem de karar süreçlerinden dışlanıyor.

Oteller kapanırken kriz dağılmıyor, yayılıyor

Britanya hükümeti sığınmacı otellerini kapatmayı hedefliyor. Ancak otellerin kapanması, sığınmacı konaklama krizinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, daha az görünür bir biçimde mahalle aralarına dağılan HMO sistemi büyüyor. Otel protestoları ve sokak olayları medyada daha fazla yer bulurken, HMO mahallelerinde biriken huzursuzluk daha sessiz ilerliyor. New Statesman’ın anlatımıyla, otellerin önünde öfke cam kırma noktasına varırken, HMO sokaklarında daha çok perde kapatan, içine kapanan, yorgun bir huzursuzluk var.

Bu sessiz huzursuzluk, siyasal sonuçlar üretmeye başladı. Makerfield ara seçimi bu nedenle yalnızca yerel bir seçim değil. Andy Burnham’ın İşçi Partisi içinde Keir Starmer’a alternatif olup olamayacağı, Reform UK’nin kuzeydeki işçi sınıfı bölgelerinde ne kadar güçlenebileceği ve Nigel Farage çizgisinin Westminster’a yürüyüşünün durdurulup durdurulamayacağı bu seçim üzerinden okunuyor.

Reform UK, sığınmacı konaklama sistemini “ülkeye ihanet” söylemiyle hedef alırken, öfkeyi şirketlerden ve devlet kapasitesinden çok göçmenlere yönlendiren bir siyasal dil kuruyor. Burnham ise daha fazla kamusal kontrol, taşeron sözleşmelerin reformu ve adil bir sığınma sistemi vurgusu yapıyor. Ancak Chakelian’ın işaret ettiği temel açmaz şu: Kim iktidara gelirse gelsin, aynı sistemle karşılaşacak. Devletin elinde yeterli konut yok; yerel yönetimlerin kapasitesi sınırlı; mevcut sözleşmelerden çıkmak kolay değil; sığınma başvuruları yeterince hızlı sonuçlanmıyor.

Konut krizi, göç krizini büyüten zemin

Britanya’daki sığınmacı konaklama meselesi, konut krizinden ayrı düşünülemez. Devlet uzun süredir yeterli sosyal konut üretemiyor. Yerel yönetimler, kendi yurttaşları için bile güvenli ve erişilebilir konut sağlamakta zorlanıyor. Bekleme listeleri uzarken, geçici konaklama ihtiyacı büyüyor. Bu ortamda Home Office’in taşeron şirketler aracılığıyla ucuz konut stokuna yönelmesi, kiraları ve yerel gerilimleri daha da artırıyor.

Bu nedenle kamuoyunda “göçmenlere öncelik veriliyor” algısı güçleniyor. Oysa çoğu sığınmacı çok kötü koşullarda, sınırlı destekle ve uzun bir belirsizlik içinde yaşıyor. Sorun, sığınmacıların ayrıcalıklı olması değil; devletin hem yurttaşlarına hem de sığınma başvurusu yapan insanlara insanca koşullar sağlayabilecek kamusal kapasiteyi zayıflatmış olması. Konut yokluğu, farklı kırılgan grupları aynı dar alanda karşı karşıya getiriyor.

Bu da sağ popülist siyasetin en güçlü beslendiği zemini yaratıyor: Gerçek bir maddi sorun, yanlış bir hedefe yönlendiriliyor. Mahalleli kiralardan, çöplerden, kalabalıktan, bakımsızlıktan ve karar süreçlerinden dışlanmaktan şikâyet ediyor. Ancak öfkenin hedefi çoğu zaman sözleşmeleri yapan devlet, kâr eden şirketler ve konut piyasası değil; yan eve yerleştirilen sığınmacı oluyor.

Serco’dan Palantir’e: Gölge devletin yeni biçimi

Yazının dikkat çekici yanlarından biri de Serco meselesini daha geniş bir “gölge devlet” tartışmasına bağlaması. Serco, Britanya’da kamusal hizmetlerin taşeronlaştırılmasının eski kuşağını temsil ediyor. Fakat yeni kuşakta Palantir ve Oracle gibi teknoloji devleri var. Sağlık verilerinden savunma altyapısına, polis sistemlerinden bulut hizmetlerine kadar kritik alanlar giderek daha büyük teknoloji şirketlerinin eline geçiyor.

Bu durum, yalnızca hizmet alımı meselesi değil. Devletin dijital altyapısı, veri yönetimi, güvenlik mimarisi ve yapay zekâ çağındaki karar kapasitesi özel şirketlere bağımlı hale geldikçe, demokratik denetim daha da zayıflıyor. Serco’nun fiziksel kamu hizmetlerinde yarattığı bağımlılığın, teknoloji şirketleri eliyle dijital düzeyde yeniden üretildiği görülüyor.

Britanya’nın yaşadığı sorun bu nedenle yalnızca “daha iyi sözleşme yönetimi”yle çözülebilecek bir aksaklık değil. Bu, kamusal olanın ne kadarının piyasaya devredileceği, yurttaşların hangi hizmetlerde demokratik denetim talep edebileceği ve devletin kendi kapasitesini yeniden kurup kuramayacağı sorusu.

Öfkenin adresi komşu değil, sistem

Wigan’da, Makerfield’da ve Britanya’nın benzer yoksul mahallelerinde büyüyen öfke gerçek. İnsanlar sokaklarının değiştiğini, kamu kurumlarının kendilerini dinlemediğini, özel şirketlerin mahallelerini uzaktan yönettiğini, siyasetçilerin ise sorumluluğu birbirine attığını düşünüyor. Bu öfkeyi yok saymak, onu yalnızca “ırkçılık” başlığına indirgemek ya da göçmen karşıtlığının diliyle meşrulaştırmak aynı ölçüde eksik kalıyor.

New Statesman’ın anlattığı tablo, Britanya’nın kontrolü göçmenler geldiği için değil, kamu hizmetlerini ve konut politikasını piyasa mantığına teslim ettiği için kaybettiğini gösteriyor. Devlet karar alıyor, şirket uyguluyor, yerel halk sonuçlarla yaşıyor, sığınmacılar belirsizlikte bekliyor, kâr ise çoğu zaman görünmeyen yatırımcılara akıyor.

Bu nedenle Makerfield yalnızca bir ara seçim bölgesi değil; Britanya siyasetinin geleceğine dair bir laboratuvar. İşçi Partisi’nin eski işçi sınıfı bölgeleriyle bağını onarıp onaramayacağı, Reform UK’nin öfkeyi göçmen karşıtlığına kanalize edip edemeyeceği ve Britanya devletinin taşeronlaşmış yapısını geri çevirip çeviremeyeceği burada sınanıyor.

Sonuçta soru yalnızca Britanya’nın sığınmacıları nasıl barındıracağı değil. Asıl soru şu: Devlet, yurttaşlarına ve en kırılgan insanlara karşı sorumluluğunu yeniden üstlenebilecek mi? Yoksa her kriz, yeni bir sözleşmeye, yeni bir şirkete ve yeni bir toplumsal öfkeye mi devredilecek?

İkinci yüzyılda ortak gelecek arayışı: “Toplumun sözünü büyütmek istiyoruz”

HMO ne demek?

HMO, “house in multiple occupation” ifadesinin kısaltması. Birden fazla kişinin ya da ailenin aynı konutu paylaştığı evler için kullanılıyor. Britanya’da sığınmacı konaklamasında otellere göre daha ucuz olduğu için bu evler giderek daha fazla tercih ediliyor.

Serco neden önemli?

Serco, Britanya’da kamu hizmetlerinin özel şirketlere devrini temsil eden en büyük yapılardan biri. Sığınmacı konaklaması, elektronik izleme, göçmen gözaltı merkezleri, savunma ve sağlık gibi alanlarda devlet adına hizmet yürütüyor. Bu nedenle tartışma yalnızca bir şirketin performansından çok, kamu hizmetlerinin piyasaya devredilmesiyle ilgili.

Makerfield neden izleniyor?

Makerfield ara seçimi, Andy Burnham’ın İşçi Partisi liderliği için potansiyel çıkışı, Reform UK’nin işçi sınıfı bölgelerindeki yükselişi ve göç-konut-kamu hizmeti krizinin siyasal karşılığı açısından kritik görülüyor. Guardian’ın aktardığı son saha araştırmaları da seçmenlerin yalnızca göç değil, ekonomik adalet, kamulaştırma, servet vergisi ve kamu hizmetleri gibi başlıklarda da güçlü talepler taşıdığını gösteriyor.

Türkiye muhalefeti kültür savaşını neden kaybediyor?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →