₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Ankara’nın NATO çıkarma mükellefiyeti ve teşrifat sosyolojisi

Ankara, on yıllardır modern cumhuriyet fikrinin mekansal hafızası taklidi yapan, gerçekte kendi haline terk edilmiş idari bekleme salonu muamelesi gördü. Siyasal elitlerin nutuklarında mukaddes bir kurucu özne olarak anılan bu kent, iş yurttaşın gündelik hayatına geldiğinde çürümeye bırakıldı. Sabahın köründe bozuk kaldırımlarda cambazlık yapan, çamurlu duraklarda kamu hizmetinin iflasını teneffüs eden halk, bu devletin makbul vatandaşı olmadığını zaten pratik akılla öğrenmiştir.

Ne büyük bir ikbal tecellisi, ufukta NATO takvimi belirdi. Yıllardır bütçe kısıtları arkasına gizlenen ağır aksak kamusal irade, aniden uykusundan uyandı. Şehrin asfalta hasret iskeleti, yabancı heyetlerin diplomatik konvoy güzergahlarıyla örtüştüğü nispette kıymete bindi. Bu telaş asilzadelerin ani ziyaretiyle paniğe kapılan, tavanı akan evin salonundaki pisliği alelacele halının altına süpüren mahcubiyetinin kentsel ölçekteki izdüşümüdür. Elbette birileri çıkıp refleksle, “ama yol yapıyorlar” diyecektir. Ne var ki bu zevatın zihniyet dünyasında kamu hizmeti sadece teknik bir bayındırlık faaliyetidir, fakat bizim dikkatimizi çeken şey asfaltın kalitesinden ziyade, asfaltı döken iradenin epistemolojik ahlakıdır… Yurttaşın yıllardır aşındırdığı zemin, ancak kibirli bir küresel bürokrasinin zırhlı araç lastiklerine layık görüldüğünde onarılıyorsa burada şehircilikten azade, açık bir hiyerarşi konuşulur.

Vitrin sosyolojisi ve aciliyet grameri

Kamusal hizmet, aslen devletin kendi meşruiyet tabanına verdiği sessiz bir cevaptır. Ankara’nın narsisistik parlatılma seansı kentin yaşayanların hayat alanı olmaktan çıkartılıp, dış bakışın rızasına sunulacak bir temsil yüzeyine indirgenmesidir. Siyasal idare, yerli halkın feryatlarına karşı geniş zaman kipinin konforlu sığınaklarında konuşmayı şiar edinmiştir; planlanacak ve ödenek ayrılacaktır… Demek ki olay hiçbir zaman imkansızlık değilmiş; hangi öznel bakışın bu sistemde aciliyet üretebildiğiymiş.

Bu arada kentsel sosyolojinin en sevdiği anlar, bu riyakarlığın kamusal alana sızdığı kırılma anlarıdır. İktidarın gizlediği kibir, kaldırım kenarında inşa edilen geçici bariyerlerde ifşa olur. Bu nedenle ankara’daki NATO humması, kamusal alanın yurttaşın müşterek hayatından sökülüp, devletin jeopolitik rüştünü kanıtlamaya yarayan protokoler bir teşhir sahasına dönüştürüldüğünü açık ediyor. Kurgu sağlanırken kadraja girecek olan gıcırdar, halk ise kulise itilir elbette. Bunun adına da tam manasıyla bir vitrin sosyolojisi denir ve bu vitrin düzenlemesinde aptal yerine konan yegane unsur, vergisini veren ama önceliği hiçbir zaman alamayan halktır.

Gri şehrin üstüne çekilen diplomatik tül

Ankara’nın yıllardır gri diye küçümsenen dokusu, aslında bu ülkenin sınıfsal çilesinin de dürüst bir haritasıdır. Bu kentte hayat, memur servislerinin soğuk sessizliğinde, ay sonunu getirmeye çalışan evlerin mutfaklarında sınanır. Ankara, devletin yaldızlı yalanlarını taşıyamayacak kadar sahicidir esasen. Dolasıyla kentin NATO için apar topar makyajlanması, basit bir estetik müdahaleden ziyade, kentin gerçek çehresinin üstüne diplomatik bir tül örtme çabasıdır… Fakat bu çaba beyhudedir, zira kumaş öyle kalitesiz ki, altındaki yapısal kırışıklıklar kapanmıyor.

Zirve yaklaştıkça kentsel alanın güvenlikleşme adı altında nasıl bir açık hava hapishanesine dönüştürüldüğünü de izliyoruz. Güvenlik, muktedirler tarafından nötr ve teknik bir gereklilik gibi pazarlanıyor yine. Nitekim kentsel mekanda güvenlik söylemi, kimin nerede durabileceğine karar veren ideolojik bir aygıttır. Buna göre yurttaşın meydanda hakkını araması bir güvenlik riski, yabancı liderlerin konvoylarının şehri felç ederek akması ise kamu düzeni olarak tescillenir. Ne zarif, ne rafine bir nizam… Şehir parlatılırken halkın sesi kısılıyor; asfalt yenilenirken, muhalefet alanı daraltılıyor ve içeriye karşı mutlak disiplin dayatılıyor. Tam bir modernleşme kurnazlığı işte; cilalı yüzeyler, bastırılmış itirazlar ve protokolün konforu için hizaya çekilmiş bir başkent…

Jeopolitik şehvet ve fondötenin kusacağı kırgınlık

Bu telaşın arkasında, belediyecilik faaliyetlerini aşan muazzam bir jeopolitik şehvet yatıyor. Türkiye, NATO masasında kaybolan itibarını kentin fiziki yapısını seferber ederek geri kazanmak istiyor bir kere… Savunma konseptleri ve sembolik sermaye arayışı arasında, Ankara’nın caddeleri düzenin uluslararası özgeçmişine eklenen epik birer paragrafa dönüştürülüyor, ama kendi halkına yıllarca reva görmediğin özeni, yabancı bir heyetin gözüne girmek için sergilediğinde, hangi modern sistem ağırlığından bahsedebilirsin ki?

Evdeki öz çocuğuna yıllarca bayat ekmek yedirip, eve el alemin misafiri gelince sandıktan gümüş çatal bıçak takımını çıkaran görgüsüz aile terbiyesiyle mi bu sistemin itibarı kurtarılacak?

Görünen köy kılavuz sormaz; zirve bir şekilde nihayete erecek, liderler uçaklarına binip gidecek ve şehir gri yalnızlığına geri dönecek. Nitekim Ankara’nın hafızası, kendisine dayatılan bu aşağılanmayı unutmayacak kadar köklüdür. Hangi sokağın kimin için parlatıldığını, hangi sesin kim rahatsız olmasın diye kısıldığını tek tek kaydetmiştir kent. Ankara’nın NATO şerefine yüzüne su çarpılması, devletin yurttaşıyla kurduğu patolojik, buyurgan ve oryantalist ilişkiyi yeniden tescil etmiştir. Bizden de bu sefil makyaja bakıp alkış tutmamız bekleniyor.

Bu tarihsel kırgınlık da, diğerleri gibi, sürülen ucuz fondöteni kusacaktır.

Petrolü boğazında kırılan imparatorluk: ABD’nin yenilmezlik miti çatladı

Ankara neden yalnızca bir başkent değil, siyasal hafıza alanıdır?

Ankara, Türkiye’de devletin kendini temsil ettiği mekânlardan biri. Bu nedenle kentte yapılan düzenlemeler yalnızca belediyecilik hizmeti olarak değil, devletin yurttaşla ve dış dünyayla kurduğu ilişkinin göstergesi olarak da okunabilir.

Kamusal hizmet kimin bakışıyla hız kazanıyor?

Yıllardır ertelenen yol, kaldırım, ulaşım ve güvenlik düzenlemelerinin uluslararası protokol takvimiyle hızlanması, kamusal hizmetin önceliğinin yurttaş ihtiyacından çok dış temsil kaygısıyla belirlendiği eleştirisini gündeme getiriyor.

Güvenlik söylemi kamusal alanı nasıl daraltıyor?

Zirve ve diplomatik temas dönemlerinde kentlerin güvenlik gerekçesiyle yeniden düzenlenmesi, meydanların, yolların ve gündelik hayatın kimin kullanımına açık olduğu sorusunu büyütüyor. Bu durum, güvenliğin yalnız teknik değil, siyasal bir tercih olduğunu gösteriyor.

Michael Roberts yazdı: ABD-İran mutabakatı savaşı bitirir mi?

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı sona erdi: İkinci yüzyılda demokratik dönüşüm çağrısı

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →