₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Aliağa’dan bir yerel yönetim tartışması: Kentin geleceğine kim karar veriyor?

Aliağa’da son günlerde peş peşe gündeme gelen üç haber, ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünüyor. Belediye Meclisi’nde kentsel dönüşüm konusunda kurumlar arası koordinasyon ihtiyacı tartışılıyor. Aliağa Ticaret Odası’nın ev sahipliğinde inşaat sektörünün temsilcileri bir araya gelerek sektörün sorunlarını ve beklentilerini değerlendiriyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise ilçeyi de kapsayan milyarlarca liralık altyapı yatırımlarını kamuoyuyla paylaşıyor.

Her biri kendi başına değerlendirildiğinde kamu hizmeti kapsamında görülebilecek bu gelişmeler, birlikte okunduğunda çok daha kapsamlı bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Çünkü burada tartışılan yalnızca birkaç yatırım kalemi ya da teknik planlama süreci değildir. Tartışılan, Aliağa’nın geleceğinin kimlerle birlikte planlandığı ve kentin hangi toplumsal ihtiyaçlar üzerinden yeniden kurulduğudur.

Kentsel dönüşümün siyasal ve sınıfsal yönü

Türkiye’de “kentsel dönüşüm” kavramı uzun zamandır yalnızca deprem güvenliğiyle açıklanabilecek bir başlık olmaktan çıktı. 1999 Marmara Depremi’nin ardından güvenli yapı ihtiyacı üzerinden yükselen dönüşüm söylemi, özellikle son yirmi yılda ekonomik büyüme modeliyle iç içe geçti. İnşaat sektörü ekonominin lokomotiflerinden biri olarak görülürken, kentler de sermaye birikiminin en önemli alanlarından biri haline geldi. Böylece konut, giderek barınma hakkından uzaklaşıp yatırım aracına; kent toprağı ise ortak yaşam alanı olmaktan çıkıp ekonomik değeri artırılacak bir metaya dönüştürüldü.

Bu tarihsel arka plan, bugün Aliağa’da yaşanan tartışmaları anlamak açısından önemlidir. Çünkü hiçbir kentsel dönüşüm süreci yalnızca mühendislik faaliyeti değildir. Her dönüşüm, aynı zamanda bir siyasal ve sınıfsal tercihtir. Kimin sözünün dinlendiği, kimin taleplerinin dikkate alındığı ve dönüşümün ekonomik yükünü kimin taşıdığı, o tercihin gerçek niteliğini ortaya koyar.

Koordinasyon var, halk nerede?

Bugün kamuoyuna yansıyan haberlere bakıldığında dikkat çeken ilk nokta, “koordinasyon” kavramının sürekli vurgulanmasıdır. Belediyeler arasında koordinasyon, kurumlar arasında koordinasyon, sektörle koordinasyon… Ancak bütün bu koordinasyon çağrılarının içinde, dönüşümün asıl öznesi olması gereken halk görünmemektedir.

Oysa kentsel dönüşümün sonuçlarını yaşayacak olanlar belediyeler değildir.

İnşaat şirketleri de değildir.

Evleri yıkılacak, mahalleleri değişecek, yeni maliyetlerle karşı karşıya kalacak olanlar; emekçiler, emekliler, öğrenciler, kiracılar, küçük esnaf ve tek gelir kaynağı sahip olduğu evin kirası olan yurttaşlardır.

Dönüşümün bedelini kim taşıyacak?

Bu insanların önemli bir kısmı zaten derinleşen ekonomik kriz koşullarında yaşam mücadelesi vermektedir. Emekliler açlık sınırına yaklaşan aylıklarla geçinmeye çalışırken, gençler barınma krizi nedeniyle ailelerinden ayrı bir yaşam kuramamakta, kiracılar her yıl artan kira baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır. Tek gelirini kiradan elde eden binlerce aile ise olası bir dönüşüm sürecinde aylarca hatta yıllarca gelir kaybı yaşayacaktır.

Bütün bunlar ortadayken kentsel dönüşüm yalnızca “kaç bina yenilenecek” sorusuna indirgenebilir mi?

Yoksa önce şu soruların cevaplanması mı gerekir?

İnsanlar dönüşüm sürecinde nasıl yaşayacak?

Borç yükünü nasıl taşıyacak?

Kiracılar hangi haklara sahip olacak?

Gelir kaybı yaşayan mülk sahipleri nasıl desteklenecek?

Dar gelirli yurttaşların güvenli konuta erişimi nasıl sağlanacak?

Ne yazık ki bu soruların kamuoyundaki tartışmalarda yeterince yer bulduğunu söylemek mümkün değildir.

Bunun yerine daha çok yatırım büyüklükleri, teknik süreçler ve sektörün beklentileri konuşulmaktadır.

Kent politikalarında sermayenin ağırlığı

Bu durum tesadüf değildir.

Çünkü Türkiye’de uzun yıllardır kent politikaları büyük ölçüde sermaye birikim modeliyle birlikte şekillenmektedir. Böyle bir modelde inşaat sektörü yalnızca ekonomik bir aktör değil; aynı zamanda kent politikalarının belirleyici unsurlarından biri haline gelmektedir. Dolayısıyla sektör temsilcilerinin karar süreçlerinde görünür olması şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan ise dönüşümün bütün sonuçlarını yaşayacak halkın aynı görünürlüğe sahip olmamasıdır.

Halk sağlığı ve ekoloji kimin gündeminde?

Üstelik mesele yalnızca ekonomik de değildir.

Kentsel dönüşüm aynı zamanda bir halk sağlığı ve ekoloji meselesidir.

Aliağa, yıllardır ağır sanayi, rafineri, demir-çelik tesisleri, limanlar ve gemi söküm faaliyetleri nedeniyle çevresel yük taşıyan bir kenttir. Böyle bir kentte yüzlerce yapının yıkılacağı bir dönüşüm sürecinde asbest başta olmak üzere tehlikeli yapı malzemelerinin nasıl yönetileceği neden kamuoyunun temel gündemlerinden biri değildir? Yıkım öncesinde asbest envanteri çıkarılacak mıdır? Yıkımlar bağımsız uzmanlar tarafından denetlenecek midir? Yalnızca bina üzerine su tutulmasının halk sağlığını korumaya yeterli olduğu nasıl varsayılmaktadır? Ortaya çıkacak tehlikeli atıklar nasıl bertaraf edilecektir?

Daha önemlisi, bu süreçlerde neden halk sağlığı uzmanları, çevre mühendisleri, jeoloji mühendisleri, şehir plancıları, mimarlar, tabip odaları, barolar, üniversiteler ve bağımsız bilim insanları karar süreçlerinin doğal bileşeni olarak görülmemektedir?

Eğer gerçekten “koordinasyon” aranıyorsa, koordinasyon yalnızca belediyeler ile sektör arasında değil; bilimle, toplumla ve halkın örgütlü kesimleriyle de kurulmalıdır.

Kent yaşamdır, hafızadır, ortak kamusal alandır

Çünkü kent yalnızca teknik bir planlama konusu değildir.

Kent aynı zamanda yaşamdır.

Hafızadır.

Komşuluktur.

Kültürdür.

Ekolojidir.

Ve en önemlisi, ortak kamusal alandır.

Bu nedenle gerçek yerel yönetim anlayışı, halk adına karar veren değil; halkla birlikte karar alan bir anlayış olmak zorundadır. Mahalle meclisleri, katılımcı bütçe süreçleri, halk toplantıları, bağımsız bilim kurulları ve meslek örgütlerinin etkin katılımı olmadan yürütülen hiçbir dönüşüm süreci gerçek anlamda demokratik olamaz.

Kentin geleceği birkaç kurumun ya da birkaç sektör temsilcisinin mutabakatına bırakılamayacak kadar önemli bir meseledir.

Gerçek dönüşüm yerel demokrasiyi yeniden kurmaktır

Bugün Aliağa’da ihtiyaç duyulan şey yalnızca yeni yollar, yeni kanalizasyon hatları ya da yeni binalar değildir.

İhtiyaç duyulan şey, yerel demokrasinin yeniden inşa edilmesidir.

Çünkü sağlam binalar yapmak mümkündür; ama dağıtılmış mahalleleri, kaybedilmiş kamusal güveni ve yok sayılmış toplumsal katılımı yeniden kurmak çok daha zordur.

Gerçek dönüşüm, yalnızca betonarme yapıları yenilemek değildir.

Gerçek dönüşüm; karar alma süreçlerini demokratikleştirmek, kent hakkını güvence altına almak, barınmayı piyasanın değil kamusal sorumluluğun konusu haline getirmek, ekolojik yaşamı ve halk sağlığını bütün planlamaların merkezine yerleştirmektir.

Aliağa’nın geleceği, yalnızca daha fazla yatırım yapılarak değil; emekçilerin, emeklilerin, öğrencilerin, kiracıların, kadınların, gençlerin, meslek odalarının, bilim insanlarının ve kentte yaşayan herkesin söz ve karar sahibi olduğu katılımcı bir yerel yönetim anlayışıyla güvence altına alınabilir.

Çünkü bir kentin gerçek sahibi, onu yönetenler ya da ondan ekonomik kazanç sağlayanlar değil; o kentte yaşayan, çalışan, üreten ve yaşamını o kentte kuran halktır.

Aliağa’da mavi bayrak popülizmi: Kıyı kimin için temizleniyor?

Aliağa’da kentsel dönüşüm neden yalnızca bina güvenliği meselesi değil?

Kentsel dönüşüm; barınma hakkını, mahalle ilişkilerini, kiracıların durumunu, mülk sahiplerinin gelirini, halk sağlığını ve çevreyi doğrudan etkiler. Bu nedenle dönüşümün teknik olduğu kadar siyasal, sınıfsal ve ekolojik sonuçları da bulunmaktadır.

Dönüşüm sürecinde kiracılar ve dar gelirliler hangi risklerle karşılaşır?

Artan kira ve konut maliyetleri, taşınma zorunluluğu, borçlanma, geçici barınma sorunu ve mahalle bağlarının kaybedilmesi temel riskler arasındadır. Kiracıların ve dar gelirlilerin korunmadığı bir dönüşüm, güvenli yapı üretirken yeni toplumsal mağduriyetler yaratabilir.

Katılımcı yerel yönetim kentsel dönüşümü nasıl değiştirir?

Mahalle meclisleri, halk toplantıları, katılımcı bütçe, bağımsız bilim kurulları ve meslek örgütlerinin sürece katılması, kararların yalnızca kurumlar ve sektör temsilcileri tarafından alınmasını önler. Böylece dönüşüm, kentlilerin ihtiyaçlarını ve haklarını merkeze alan demokratik bir sürece dönüşebilir.

Atık rejimi: geri dönüşüm miti, sermaye düzeni ve ekolojik adalet arayışı

Ya orman çiftliği, aslına uygun Atatürk Orman Çiftliği olsaydı?

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →