Türkiye’de barış denildiğinde tartışma çoğu zaman silahlı çatışmanın sona ermesi, güvenlik politikalarının yeniden düzenlenmesi ve devlet ile silahlı aktörler arasında kurulacak müzakere mekanizmalarıyla sınırlandırılıyor. Agora Derneği’nin yayımladığı “Toplumsal Barış ve Dönüştürücü Adalet: Sivil Toplum Örgütleri için Çerçeve Notu”, bu çerçevenin kalıcı ve demokratik bir barış için yetersiz olduğunu savunuyor.
Çalışma, barışı toplumun farklı kesimlerinin eşit yurttaşlar olarak tanındığı, karar süreçlerine katılabildiği ve geçmişte yaşanan ağır hak ihlallerinin üzerinin örtülmediği uzun erimli bir dönüşüm süreci olarak tanımlıyor. Kürt sorununun çözümünü merkeze alan rapor; dil ve kimlik hakları, yerel demokrasi, adalete erişim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve geçmişle yüzleşme başlıklarını aynı siyasal çerçevenin parçaları olarak kuruyor.
Güvenlik merkezli barışın sınırları
Çerçeve notunun temel itirazı, barış tartışmalarının devlet merkezli ve güvenlik odaklı bir alana kapatılmasına yöneliyor. Bu yaklaşım çatışmanın görünür sonuçlarına odaklanırken, çatışmayı yeniden üreten toplumsal ve siyasal koşulları arka planda bırakıyor.
Rapora göre Türkiye’de barışın kalıcılaşması, Kürt sorununun kök nedenlerinin açık biçimde konuşulmasını gerektiriyor. Kültürel ve dilsel hakların güvenceye alınması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, bütün toplumsal kesimlerin eşit yurttaşlar olarak tanınması ve geçmişteki ihlallerle yüzleşilmesi bu sürecin temel bileşenleri arasında yer alıyor.
Geçmişle yüzleşmenin ertelenmesi ise yalnız mağdurların adalet talebini karşılıksız bırakmıyor. Toplumsal hafızada biriken öfke, kayıp ve güvensizlik kuşaktan kuşağa aktarılıyor; siyasal kriz dönemlerinde yeniden harekete geçirilebilen bir çatışma zemini oluşuyor.
Bu nedenle barış, sessizliğin ya da geçici bir çatışmasızlık hâlinin kurumsallaştırılması anlamına gelmiyor. Toplumun geçmişe ilişkin hakikatleri birlikte konuşabildiği, mağdurların deneyimlerinin tanındığı ve ihlallerin tekrarını önleyecek güvencelerin oluşturulduğu bir kamusal düzeni gerektiriyor.
Sürdürülebilir kalkınma hedeflerine eleştirel bakış
Agora Derneği çalışmasını Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları içinde yer alan SKA 16: Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar ile SKA 5: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üzerinden kuruyor. Bununla birlikte rapor, bu uluslararası çerçevenin sınırlarını da tartışmaya açıyor.
Sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik büyümeye indirgenemeyeceğini belirten çalışma; sosyal adalet, çevresel sürdürülebilirlik, kamusal haklar ve barış arasında doğrudan ilişki kuruyor. Şiddetin azaltılması, hukukun üstünlüğü, adalete eşit erişim, hesap verebilir kurumlar ve katılımcı karar mekanizmaları, kalkınmanın temel göstergeleri arasında değerlendiriliyor.
Ancak uluslararası hedeflerin, çatışmaları üreten yapısal güç ilişkilerini yeterince hesaba katmadığı belirtiliyor. Kapitalizm, ataerki, militarizm, sömürgeci miras, sınıfsal eşitsizlikler ve uluslararası finans kurumlarının politikaları göz ardı edildiğinde, teknik hedefler toplumsal dönüşüm yaratmakta yetersiz kalıyor.
Türkiye’de Kürt sorunu; uzun yıllara yayılan çatışmalar, faili meçhul cinayetler, zorunlu göçler ve kültürel haklara yönelik baskılarla derinleşmiş yapısal bir eşitsizlik alanı olarak tarif ediliyor. Ortadoğu’daki savaşlar ve kitlesel yerinden edilmeler de Türkiye’deki barış tartışmasını bölgesel ölçekte düşünmeyi zorunlu kılıyor.
Geçiş dönemi adaleti neyi kapsıyor?
Geçiş dönemi adaleti, ağır insan hakları ihlallerinin ardından toplumların geçmişle yüzleşmek için geliştirdiği yargısal ve yargı dışı mekanizmaları ifade ediyor. Hakikat komisyonları, bireysel kovuşturmalar, tazminatlar, kurumsal reformlar, arşivlerin açılması ve kamu görevlilerinin denetlenmesi bu mekanizmalar arasında bulunuyor.
Rapor, geçiş dönemi adaletinin çatışmanın resmen sona ermesinden sonra devreye sokulacak teknik bir araç olarak görülmesine itiraz ediyor. Çatışma ile barış arasındaki sınırların belirsizleştiği, şiddetin farklı biçimlerde devam ettiği koşullarda bu mekanizmaların barış sürecinin başlangıcından itibaren düşünülmesi gerektiğini belirtiyor.
Türkiye’de geçiş dönemi adaleti kapsamındaki araçların devlet eliyle bütünlüklü biçimde hayata geçirilmediğini kaydeden çalışma, sivil toplumun hakikat, hafıza ve adalet alanındaki çabalarının da gerekli siyasal destekten yoksun kaldığını vurguluyor.
Geçmişteki suçların cezalandırılması ve mağduriyetlerin tazmin edilmesi önemli olmakla birlikte kalıcı barış için yeterli görülmüyor. Eğitim, sağlık, kamusal hizmetler, ekonomik kaynaklar ve siyasal temsil alanlarında süren eşitsizlikler değiştirilmedikçe, hakikat komisyonları ya da tazminat programları mevcut iktidar ilişkilerini yeniden üretebiliyor.
Dönüştürücü adalet: ihlalden yapıya bakmak
Çerçeve notu, geçiş dönemi adaletinin sınırlarını dönüştürücü adalet kavramıyla genişletiyor. Dönüştürücü adalet, tek tek ihlallerin faillerini ve mağdurlarını belirlemenin ötesine geçerek, bu ihlalleri mümkün kılan ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkileri değiştirmeyi hedefliyor.
Bu yaklaşımda adalet, mahkeme kararlarından veya tazminat ödemelerinden oluşan tamamlanabilir bir süreç değil. Gücün, kaynakların, bilginin ve karar alma kapasitesinin toplum içinde yeniden dağıtıldığı uzun erimli bir siyasal mücadele alanı.
Örneğin bir topluluk geçmişte zorunlu göçe maruz bırakılmışsa, adalet o topluluğun yaşadığı ihlalin resmen tanınmasını ve sorumluların belirlenmesini içeriyor. Bunun yanında insanların topraklarına, dillerine, kamusal hizmetlere ve siyasal karar mekanizmalarına erişebilmesini sağlayacak kurumsal düzenlemeleri de gerektiriyor.
Rapora göre dönüştürücü adaletin en güçlü yanı, adaletin anlamını tek bir merkezden tanımlamak yerine çoğullaştırması. Mağdurların kendileri için neyin adil olduğunu ifade edebildiği, çözüm yollarını belirlediği ve gelecek tahayyülünü şekillendirdiği bir süreç öngörülüyor.
Mağdur adına konuşmak yerine mağdurun sözünü güçlendirmek
Çalışmanın dikkat çektiği başlıklardan biri de mağduriyet ile siyasal faillik arasındaki ilişki. Geleneksel barış modelleri, çatışmadan etkilenen insanları çoğu zaman edilgen ve homojen bir mağdur kategorisi içinde temsil ediyor.
Bu yaklaşım, farklı sınıflardan, etnik ve inanç gruplarından kadınların, erkeklerin ve LGBTİ+’ların çatışmalardan farklı biçimlerde etkilendiğini görünmez kılabiliyor. Aynı zamanda çatışmadan zarar gören insanların barışın içeriğini belirleyen siyasal aktörler olma kapasitesini zayıflatıyor.
Kürt kadın hareketi raporda bu karmaşık konuma örnek olarak gösteriliyor. Kürt kadınları çatışmanın farklı biçimlerinden etkilenirken, aynı zamanda örgütlenme, hak mücadelesi ve barış siyasetinin kurucu özneleri arasında bulunuyor.
Sivil toplumun görevi bu nedenle mağdurlar adına sürekli konuşmak değil; mağdurların, ezilen toplulukların ve dışlanmış grupların kendi adlarına konuşabilecekleri alanları, araçları ve örgütlenme imkânlarını güçlendirmek. Rapor bu yaklaşımı “sözcülükten ziyade özneliği teşvik etmek” biçiminde özetliyor.
Barış masasında kimlerin bulunduğu sonucu değiştiriyor
Uluslararası deneyimler, barış süreçlerine kimlerin katıldığının anlaşmanın içeriğini ve uygulanma kapasitesini doğrudan etkilediğini gösteriyor.
Kolombiya’daki 2016 Barış Anlaşması sürecinde kadın örgütleri, Afro-Kolombiyalılar ve yerli topluluklar müzakere sürecine örgütlü biçimde katıldı. Kadın hareketlerinin talepleri anlaşmaya sonradan eklenen sembolik maddeler olarak kalmadı; anlaşmanın toplumsal cinsiyet, yerel haklar ve mağdurların konumu bakımından nasıl kurulacağını etkiledi.
Kenya’da 2007-2008 seçimlerinin ardından oluşturulan topluluk temelli barış komiteleri, resmî diyalog mekanizmalarıyla yerel uzlaşma çalışmalarını buluşturdu. Kırsal bölgelerdeki insan hakları örgütleri ve kadın grupları, tanıklıkların toplanması ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetin görünür kılınması için önemli görevler üstlendi.
Guatemala’da Maya hareketlerinin katılımı, barış anlaşmalarındaki yerli hakları hükümlerinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Sivil toplum anlaşmanın imzalanmasından sonra da uygulamayı izleyen ve devletin yükümlülüklerini hatırlatan bir aktör olarak varlığını korudu.
Güney Afrika’daki Khulumani Destek Grubu ise Apartheid şiddetinin mağdurlarını Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu sürecine taşırken, tanıklıkların psikososyal etkileri ve tazminat kararlarının uygulanması konusunda çalışma yürüttü.
Brezilya, Nijerya ve Tunus örnekleri de ırk, toplumsal cinsiyet, gençlik ve ekonomik eşitsizlik başlıklarının barış ve demokratik dönüşüm süreçlerinden ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor.
Bu deneyimlerin ortak sonucu açık: Sivil toplumun katılımı danışma toplantılarıyla sınırlı kaldığında barışın içeriği değişmiyor. Katılımın dönüştürücü olabilmesi için toplumsal grupların gündemi, kararları ve uygulama mekanizmalarını etkileyebilecek kurumsal güce sahip olması gerekiyor.
Barış kültürü gündelik yaşamda kuruluyor
Agora Derneği’nin raporu, sivil toplum için geniş bir çalışma alanı tarif ediyor. Barış pedagojisi, sözlü tarih, arşiv çalışmaları, medya izleme, nefret söylemiyle mücadele, çok dilli kültür merkezleri, sanat faaliyetleri ve ekonomik dayanışma ağları bu alanlar arasında bulunuyor.
Barış kültürü, farklı toplulukların birbirlerini soyut kimlik kategorileri üzerinden değil, gündelik hayatın içinde tanıyabilecekleri ortak kamusal mekânlara ihtiyaç duyuyor. Çok dilli kütüphaneler, toplum merkezleri, festivaller, korolar, tiyatro çalışmaları ve sanat atölyeleri, farklı hafızaların yan yana gelebileceği alanlar yaratabiliyor.
Ekonomik eşitsizliklerin de toplumsal güvensizliği beslediğini belirten rapor; farklı topluluklardan üreticileri ve tüketicileri bir araya getiren kooperatifleri, ortak üretim atölyelerini ve dayanışma ağlarını barış kültürünün araçları arasında değerlendiriyor.
Sanat ise dışlanmış anlatıları, kayıpları ve adalet taleplerini kamusal alana taşıyan bir hafıza mekânı oluşturuyor. Farklı dillerde üretilen edebiyat, müzik, tiyatro ve sinema çalışmaları, toplulukların birbirlerinin deneyimleriyle ilişki kurmasını sağlayabiliyor.
Proje mantığı barışın uzun zamanıyla çelişebiliyor
Rapor, sivil toplumun kendi yapısal sorunlarını da tartışmaya açıyor. Siyasal kutuplaşmanın örgütler arasındaki iş birliğini zorlaştırdığı, fon yetersizliğinin sürekliliği engellediği ve sivil alanın daralmasının barış çalışmalarını kırılganlaştırdığı belirtiliyor.
Donörlerin kısa sürede ölçülebilen, raporlanabilen ve görünür sonuçlar üreten projeleri tercih etmesi de önemli bir risk olarak tanımlanıyor. Barış kültürü ise çoğu zaman yavaş ilerleyen, etkisi hemen ölçülemeyen ve kuşaklar boyunca sürdürülmesi gereken bir süreç.
Bu çelişki sivil toplum kuruluşlarını dönüşüm yerine proje görünürlüğüne, kalıcı örgütlenme yerine dönemsel faaliyetlere yöneltebiliyor. Çalışma bu nedenle barış örgütlerinin kendi pratiklerini düzenli biçimde değerlendirmesini, özeleştiriyi kurumsallaştırmasını ve çok sesliliği iç işleyişlerine taşımasını öneriyor.
Sivil toplumun homojen ve kendiliğinden demokratik bir alan olmadığı da hatırlatılıyor. Yerel örgütlenmelerin, geleneksel uzlaşma mekanizmalarının veya topluluk temsilcilerinin otomatik olarak adil ve özgürleştirici kabul edilmemesi; bu yapıların içindeki sınıf, cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin de sorgulanması gerekiyor.
Barışın kuşaklar arası aktarımı
Çerçeve notunun vardığı temel sonuç, barış kültürünün bir proje dönemiyle tamamlanamayacağı. Her kuşak geçmişin hafızasını kendi diliyle yeniden yorumluyor; önceki kuşaklardan devraldığı çatışma anlatılarını değiştirebildiği gibi yeniden de üretebiliyor.
Gençlerin dijital platformlarda yeni barış anlatıları kurması, toplumsal hafıza çalışmalarına katılması ve kendi siyasal sözünü üretmesi bu nedenle stratejik önem taşıyor. Gençlerin hedef kitle olarak görüldüğü çalışmalar yerine, karar süreçlerinde söz sahibi olduğu örgütlenme biçimlerine ihtiyaç duyuluyor.
Agora Derneği’nin çerçeve notu sivil topluma, barış politikalarının uygulayıcısı olmanın ötesine geçen bir rol öneriyor: Barışın öznesi, bilgi üreticisi, eleştirel bilinci ve sürekli dönüşen kurucu aktörü olmak.
Raporun kapanışındaki ifadeyle barış kültürünün “bir yaşam pratiği ve ortaklaşa üretim” olarak kavranması gerekiyor. Bu yaklaşım, barışı belirli aktörlerin imzalayacağı bir metnin sonucu olmaktan çıkarıyor; toplumun kurumlarını, ilişkilerini ve gündelik hayatını yeniden kurma meselesine dönüştürüyor.
Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü’nden çerçeve yasa çağrısı: Bir başlangıç mı, yeni bir eşik mi?
Dönüştürücü adalet nedir?
Dönüştürücü adalet, geçmişteki hak ihlallerinin soruşturulması ve mağdurların zararlarının giderilmesiyle birlikte, bu ihlalleri mümkün kılan ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal eşitsizliklerin değiştirilmesini hedefleyen adalet yaklaşımıdır.
Geçiş dönemi adaleti Türkiye için ne anlama geliyor?
Hakikatlerin ortaya çıkarılması, ağır hak ihlallerinin soruşturulması, mağdurların tanınması, tazminat mekanizmalarının kurulması, kamu kurumlarının reforme edilmesi ve ihlallerin tekrarını önleyecek demokratik güvencelerin oluşturulması anlamına geliyor.
Sivil toplum barış kültürünü nasıl güçlendirebilir?
Hak ihlallerini belgeleyerek, sözlü tarih ve hafıza çalışmaları yürüterek, nefret söylemiyle mücadele ederek, ortak kamusal alanlar kurarak ve mağdurların kendi sözünü üretebileceği örgütlenme imkânları yaratarak barış kültürünü güçlendirebilir.
Barış sürecinde üçüncü göz ihtiyacı: Sivil toplum neden belirleyici?

