₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Yapay zekanın maddi coğrafyası: Dijital kapitalizm ve ekolojik kriz

Yapay zekâ, çoğu zaman algoritmaların başarısı, hesaplama kapasitesindeki artış veya dijital dönüşümün yeni aşaması olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, teknolojiyi toplumsal ve maddi koşullarından soyutlayarak kendi başına işleyen nötr bir güç gibi sunar. Oysa yapay zekâ yalnızca yazılımdan ibaret değildir; veri merkezlerinden enerji altyapılarına, yarı iletken üretiminden maden ocaklarına uzanan küresel bir üretim ağının ürünüdür. Bu nedenle yapay zekâyı anlamak, yalnızca algoritmaları değil, onları mümkün kılan üretim ilişkilerini, emek süreçlerini ve ekolojik maliyetleri de birlikte değerlendirmeyi gerektirir.

Teknolojik yenilikler tarih boyunca yalnızca teknik ilerlemeler olarak değil, aynı zamanda toplumsal kurtuluşun taşıyıcıları olarak sunulmuştur. Buhar makinesi sanayileşmenin, elektrik refahın, internet özgürlüğün simgesi hâline getirilmiş; bugün ise benzer bir rol yapay zekâya yüklenmektedir. Bu anlatı, teknolojiyi tarihin öznesi hâline getirirken onu biçimlendiren ekonomik ve siyasal ilişkileri görünmezleştirir. Oysa teknoloji kendi başına ne özgürleştiricidir ne de baskıcıdır. Aynı teknolojik araç, farklı üretim ilişkileri içinde bambaşka toplumsal sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle temel soru, yapay zekânın teknik kapasitesinden çok hangi mülkiyet ilişkileri içinde geliştirildiği, kim tarafından denetlendiği ve ortaya çıkan değerin kim tarafından sahiplenildiğidir.

Bu maddi gerçekliğin en görünmez unsurlarından biri, dijital dünyayı maddesiz bir alan gibi sunan “bulut” metaforudur. Oysa her sorgu, her model eğitimi ve her otomatik karar; veri merkezlerine, elektrik şebekelerine, soğutma sistemlerine ve küresel tedarik zincirlerine dayanır. Bu altyapının arkasında lityum, kobalt ve nadir toprak elementlerinin çıkarıldığı madenler, yarı iletken fabrikaları, yüksek gerilim hatları, su kaynakları ve milyonlarca emekçinin çalışması bulunmaktadır. Dijital ekonomi sanıldığı gibi maddesiz değil, son derece somut bir üretim düzeni üzerinde yükselmektedir.

Veri merkezlerinin giderek artan elektrik talebi, işlemcilerin soğutulması için kullanılan büyük miktardaki tatlı su ve elektronik donanım üretiminin hammadde ihtiyacı, yapay zekânın çevresel maliyetlerini görünür kılmaktadır. Soğutma süreçlerinde kullanılan suyun önemli bir bölümü buharlaşarak tüketilmekte, bazı sistemlerde ise ısınmış veya arıtılmış atık su olarak yeniden çevreye verilmektedir. Özellikle su stresi yaşayan bölgelerde bu durum yerel su kaynakları üzerindeki baskıyı artırırken, yükselen enerji tüketimi de ekolojik yükü derinleştirmektedir. Buna rağmen kamuoyu çoğu zaman algoritmaların yeteneklerini tartışırken, bu teknolojiyi mümkün kılan maddi altyapı göz ardı edilmektedir.

Bu nedenle yapay zekâyı yalnızca etik ilkeler, teknik performans ya da düzenleyici çerçeveler üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Asıl mesele, bu teknolojinin hangi üretim modeli içinde geliştiği ve doğa ile emek üzerindeki etkilerinin nasıl örgütlendiğidir.

Bu makalenin temel savı, yapay zekânın teknik bir yenilikten çok kapitalizmin güncel birikim rejiminin parçası olduğudur. Veri merkezlerinden doğal kaynak kullanımına, emek süreçlerinden küresel iş bölümüne uzanan maddi ilişkiler ağı, yapay zekânın ekolojik ve toplumsal sonuçlarını belirlemektedir. Dolayısıyla yapay zekânın geleceğini tartışmak, algoritmaların kapasitesinden önce onları biçimlendiren üretim ilişkilerini sorgulamayı gerektirir.

Dijital kapitalizm ve metabolik yarık

Yapay zekânın maddi üretim yapısını anlamak için Karl Marx’ın geliştirdiği metabolik yarık kavramı önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Marx’a göre kapitalizm, yalnızca emek ile sermaye arasındaki ilişkiyi değil, insan ile doğa arasındaki metabolik dengeyi de bozar. Doğanın kendini yenileme ritmi, sermayenin kesintisiz büyüme zorunluluğuna tabi kılınırken doğal kaynaklar üretim sürecine dâhil edilir, ekolojik döngülerin yeniden kurulması ise ikinci plana itilir. Böylece kapitalist üretim, ekonomik olduğu kadar ekolojik bir yarık da üretir.

Dijital kapitalizm, bu tarihsel eğilimin günümüzde aldığı biçimdir. Büyük dil modellerinin eğitilmesi ve yapay zekâ uygulamalarının sürekli çalıştırılması, yüksek kapasiteli veri merkezlerine dayanmaktadır. Bu merkezler büyük miktarda elektrik tüketirken, işlemcilerin çalışmasını sürdürebilmek için önemli ölçüde tatlı su kullanmakta; donanım üretimi ise lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementleri gibi doğal kaynaklara bağımlı hâle gelmektedir. Artan hesaplama kapasitesiyle birlikte enerji ve su talebinin de büyümesi, dijital üretimin ekolojik ayak izini genişletmektedir.

Bu altyapının çevresel maliyetleri ise dijital ekonominin görünürde maddesiz yapısı içinde büyük ölçüde görünmezleşmektedir. Yapay zekâ kullanıcı açısından birkaç saniyelik bir sorgudan ibaret görünse de, bu işlemin arkasında enerji sistemleri, veri merkezleri, küresel lojistik ağları ve çok katmanlı emek süreçleri bulunmaktadır. Böylece dijital ekonomi, üretimin maddi temelini kullanıcı deneyiminin gerisine iterek çevresel maliyetleri görünmez kılan bir işleyiş üretmektedir.

Kapitalizmin dijitalleşmesi, çevresel maliyetleri ortadan kaldırmamakta; onları coğrafi ve toplumsal olarak yeniden dağıtmaktadır. Dijital ekonomiden elde edilen ekonomik değer belirli şirketlerde ve merkez ülkelerde yoğunlaşırken, artan enerji tüketimi, su kaynakları üzerindeki baskı, genişleyen maden sahaları ve bozulan ekosistemler üretimin çevresel maliyeti olarak başka bölgelere aktarılmaktadır. Böylece sermaye ekonomik değeri merkezileştirirken, ekolojik yükü dışsallaştıran yeni bir birikim mekanizması kurmaktadır.

Bu süreç, ekolojik kriz ile sınıf ilişkilerini de birbirinden ayrılmaz hâle getirmektedir. Doğal kaynakların aşırı kullanımı, enerji maliyetleri, su kıtlığı ve iklim krizinin sonuçları toplumun bütün kesimlerini aynı biçimde etkilemez. Çevresel yıkımın bedeli en ağır biçimde emekçi sınıflar ve kırılgan toplumsal kesimler tarafından ödenirken, bu süreçten doğan ekonomik kazanç büyük ölçüde sermaye tarafından paylaşılmaktadır. Doğanın sömürüsü ile emeğin sömürüsü, aynı birikim rejiminin birbirini tamamlayan iki boyutunu oluşturmaktadır.

Yapay zekâ bu mantığı çalışma yaşamında da yeniden üretmektedir. Otomasyon, algoritmik yönetim ve platform ekonomisi üretim süreçlerini daha yoğun biçimde denetlenebilir hâle getirirken emek üzerindeki kontrolü artırmaktadır. Böylece yapay zekâ yalnızca üretkenliği artıran bir teknoloji değil, sermayenin emek üzerindeki yönetim kapasitesini genişleten bir araç hâline gelmektedir.

Bu çerçevede metabolik yarık kavramı, yapay zekânın çevresel etkilerini yalnızca enerji verimliliği ya da karbon emisyonu gibi teknik göstergelerle değil, kapitalist üretim ilişkilerinin doğa ve emek üzerindeki yapısal etkileriyle birlikte değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır.

Dijital hegemonya ve ekolojik emperyalizm

Yapay zekâ, yalnızca yeni bir üretim teknolojisi değil, aynı zamanda küresel güç ilişkilerini yeniden şekillendiren bir hegemonya alanıdır. Teknolojik gelişme çoğu zaman kaçınılmaz ve kendiliğinden ilerleyen bir süreç olarak sunulurken, bu gelişmeyi yönlendiren ekonomik ve siyasal tercihler görünmez hâle gelir. Böylece yapay zekâ, toplumsal bir tercih olmaktan çıkarılarak teknik bir zorunluluk gibi algılanır. Oysa teknolojik gelişmenin yönünü belirleyen, yalnızca algoritmaların kapasitesi değil; bu teknolojileri geliştiren, finanse eden ve denetleyen ekonomik yapılardır.

Yapay zekâ çağında veri merkezleri, yarı iletken üretimi, enerji altyapıları ve küresel veri akışları üzerindeki denetim, ekonomik gücün temel unsurlarından biri hâline gelmektedir. Bu altyapılara sahip olan aktörler yalnızca teknolojik yeniliği değil, aynı zamanda dijital ekonominin kurallarını ve gelecekteki yönünü de belirleme gücüne sahip olmaktadır.

Bu süreç, küresel ölçekte yeni bir iş bölümünü beraberinde getirmektedir. Yapay zekâdan elde edilen yüksek katma değer büyük ölçüde gelişmiş ekonomilerde ve küresel teknoloji şirketlerinde yoğunlaşırken, bu sistemin ihtiyaç duyduğu doğal kaynaklar, enerji altyapısı ve üretim süreçleri farklı coğrafyalara yayılmaktadır. Böylece dijital ekonominin ekonomik kazançları ile çevresel maliyetleri aynı bölgelerde toplanmamaktadır.

Bu durum, ekonomik eşitsizliklerin yanı sıra ekolojik eşitsizlikleri de derinleştirmektedir. Yüksek teknolojili üretim süreçleri merkez ülkelerde yoğunlaşırken, maden çıkarımı, enerji üretimi ve çevresel yük oluşturan faaliyetler çoğu zaman çevre ülkelere aktarılmaktadır. Veri merkezleri, maden sahaları ve enerji yatırımları, dijital kapitalizmin görünmeyen coğrafyasını oluşturmaktadır.

Bu nedenle günümüzde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik emperyalizmden de söz etmek mümkündür. Dijital teknolojilerin sağladığı ekonomik faydalar belirli merkezlerde toplanırken, bu teknolojilerin sürdürülebilirliği için gerekli doğal kaynak kullanımı ve çevresel maliyetler daha geniş bir alana yayılmaktadır.

Teknoloji şirketlerinin karbon nötrlüğü, geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik politikaları bu sorunun bazı boyutlarını azaltabilir; ancak yapısal meseleyi tek başına çözemez. Çünkü temel sorun yalnızca üretimin hangi yöntemlerle gerçekleştirildiği değil, üretimin sürekli büyümeye dayalı bir ekonomik mantık içinde örgütlenmesidir. Verimlilik artışı, bu mantık değişmediği sürece çoğu zaman daha fazla üretim ve daha yüksek kaynak tüketimiyle sonuçlanabilmektedir.

Bu nedenle yapay zekânın ekolojik etkisi yalnızca teknik çözümlerle sınırlandırılamaz. Asıl mesele, dijital teknolojilerin hangi ekonomik amaçlar doğrultusunda geliştirildiği ve küresel ölçekte nasıl örgütlendiğidir.

Teknoloji değil, üretim ilişkileri

Yapay zekâ üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü, teknolojinin teknik kapasitesine odaklanırken onu biçimlendiren toplumsal ve ekonomik ilişkileri geri planda bırakmaktadır. Oysa yapay zekânın çevresel etkileri, emek üzerindeki sonuçları ve ekonomik gücün belirli merkezlerde yoğunlaşması, algoritmaların kendisinden çok onları yönlendiren üretim modeliyle ilgilidir. Bu nedenle temel soru, teknolojinin varlığı değil; hangi amaçlarla geliştirildiği, nasıl örgütlendiği ve ortaya çıkan değerin nasıl paylaşıldığıdır.

Veri merkezlerinin büyüyen enerji talebi, doğal kaynak kullanımı ve dijital tekellerin güç kazanması birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tümü, sürekli büyümeyi temel alan ekonomik modelin farklı görünümleridir. Bu model içinde enerji verimliliği, geri dönüşüm veya teknik iyileştirmeler çevresel baskıyı azaltabilir; ancak üretimin temel amacı değişmediği sürece kaynak kullanımını bütünüyle sınırlandırmaz. Bu nedenle ekolojik kriz, yalnızca teknolojik yetersizliklerden değil, ekonomik büyümeyi sürekli genişletmeye dayalı üretim mantığından kaynaklanmaktadır.

Bununla birlikte yapay zekâ, yalnızca mevcut eşitsizlikleri derinleştiren bir araç değildir; farklı toplumsal amaçlar doğrultusunda farklı sonuçlar da üretebilir. Sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, bilimsel araştırmaların hızlandırılması, eğitim olanaklarının genişletilmesi ve emek üzerindeki ağır yüklerin azaltılması gibi alanlarda önemli imkânlar sunabilir. Ancak aynı teknoloji, gözetim mekanizmalarını güçlendirmek, emeği daha yoğun biçimde denetlemek ve ekonomik gücü daha dar bir sermaye grubunda toplamak amacıyla da kullanılabilir. Belirleyici olan, teknolojinin kapasitesi değil, içinde yer aldığı toplumsal ilişkiler bütünüdür.

Bu açıdan bakıldığında yapay zekâ çağındaki temel tartışma, teknolojik ilerlemenin kendisinden çok bu ilerlemenin hangi toplumsal amaçlara hizmet edeceğidir. Dijitalleşme maddi altyapıyı ortadan kaldırmamakta; aksine enerji, su, doğal kaynaklar ve emek süreçlerine dayanan yeni bir üretim biçimi oluşturmaktadır. Bu nedenle yapay zekâyı yalnızca teknik bir yenilik olarak değil, çağdaş kapitalist örgütlenmenin önemli bir unsuru olarak değerlendirmek gerekir.

Yapay zekânın geleceği, yalnızca algoritmaların teknik kapasitesinin ne kadar gelişeceğine değil, bu teknolojinin hangi toplumsal ve ekonomik ilişkiler içinde kullanılacağına bağlıdır. Yapay zekâ, kendiliğinden özgürleştirici ya da baskıcı bir güç değildir; ortaya çıkaracağı sonuçlar, içinde yer aldığı üretim biçimi ve toplumsal öncelikler tarafından belirlenmektedir.

Bu nedenle gerçek bir ekolojik dönüşüm, yalnızca daha verimli enerji kullanımı veya teknik iyileştirmelerle sınırlı değildir. Asıl mesele, üretimin amacı, mülkiyet ilişkileri ve teknolojik gelişmenin hangi toplumsal ihtiyaçlara göre yönlendirileceği üzerine yeniden düşünmektir. Çünkü yapay zekâyı mümkün kılan bilgi birikimi ve teknolojik kapasite, yalnızca belirli şirketlerin değil, insanlığın ortak tarihsel birikiminin sonucudur.

Yapay zekânın toplumsal değeri, ancak bu birikimin doğanın korunması, emeğin özgürleşmesi ve bilginin kamusal yarar doğrultusunda örgütlendiği bir düzen içinde tam anlamıyla ortaya çıkabilir. Bu nedenle yapay zekâ tartışmasının merkezinde yalnızca teknolojik ilerleme değil, bu ilerlemenin hangi toplumsal amaçlara hizmet edeceği sorusu yer almalıdır.

Palantir’in ikinci manifestosu: Egemenlik kimin için?

 

Yapay zekâ neden maddesiz bir teknoloji değildir?

Her yapay zekâ işlemi veri merkezleri, yarı iletkenler, elektrik şebekeleri, soğutma sistemleri, su kaynakları ve madenlere dayanır. Kullanıcının ekranda gördüğü birkaç saniyelik işlem, küresel bir üretim ve emek ağının sonucudur.

Veri merkezlerinin enerji talebi neden büyüyor?

Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2026 tahminine göre veri merkezlerinin küresel elektrik tüketimi 2025’teki yaklaşık 485 TWh düzeyinden 2030’da 950 TWh’ye çıkabilir. Yapay zekâ odaklı veri merkezlerinin tüketiminin aynı dönemde üç katına ulaşması bekleniyor. Uluslararası Enerji Ajansı

Yapay zekânın ekolojik maliyetini kim ödüyor?

Ekonomik değer teknoloji şirketleri ve merkez ekonomilerde yoğunlaşırken maden çıkarımı, enerji üretimi, elektronik atık ve su baskısı farklı coğrafyalara dağılıyor. UNCTAD, dijitalleşmenin çevresel yükünün gelişmekte olan ülkeleri orantısız biçimde etkileyebildiğine dikkat çekiyor. UNCTAD Dijital Ekonomi Raporu 2024

Ayvalık’ta iki gün: Rüzgâr ve güneşin zor sorusundan çocukların başka dünyasına

English summary

Artificial intelligence does not exist in an immaterial “cloud.” It depends on data centres, electricity grids, cooling systems, water, minerals, semiconductor production and global labour networks. Suat Turan examines how digital capitalism concentrates economic value while distributing ecological burdens across different regions, arguing that AI’s social consequences are determined by ownership, production relations and public priorities.

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →