Bulut dendiğinde zihnimizi sınırsız bir özgürlük hissi kaplar. Ne var ki bu kurgu, hakikati gizlemekten başka işe yaramaz. Fotoğraflarımız, yazışmalarımız ve kişisel arşivlerimiz sanıldığı gibi gökyüzünde süzülmek yerine sermaye devlerinin veri merkezlerinde, çelik ve beton ardında istiflenir. Buralara adım atışımızı şirketlerin dayattığı sözleşmeler, abonelik cendereleri ve muktedir devletlerin yasaları belirler.
Kendi ürettiğimiz verinin hakiki sahibi olduğumuz hülyasına kapılsak da elimizde kalan tek şey, şirket yönetimi lütfettiği sürece geçerli sayılan kırılgan bir kullanım izni. Sundukları palyatif konforun cazibesine kapılıp ses çıkarmadığımız bu düzende, şirket hizmeti tek taraflı kestiğinde ya da fiyatları katladığında, mülkiyet zannettiğimiz bağın çaresiz bir kiracılıktan ibaret olduğu ayyuka çıkar. Ev sahibi kilidi değiştirene kadar içeride durmamıza izin veriyorlar yani, hepsi bu.
Son günlerde Avrupa Birliği’nin bulut sistemlerini bir güvenlik tehdidi sayarak masaya yatırması bu çaresizliğin dışa vurumudur. Haziran ayında açıklanan teknoloji egemenliği paketiyle dışa bağımlılığın önünü almaya çalıştıkları açık; zaten esas kaygı verilerin çalınmasından ziyade, yabancı bir şirketin koskoca bir ülkenin altyapısını tek bir şalterle kapatabilme riski.
Dahası, verinin tutulduğu sunucunun fiziki konumu da tek başına koruma sağlamıyor. ABD’nin CLOUD Act düzenlemesi, Amerikan yargısına tabi şirketlerden, verinin nerede bulunduğuna bakılmaksızın el koyma yetkisi tanıyor. Tabii dosyayı Avrupa’da saklamak, onu Amerikan hukukunun açgözlü etki alanından çıkarmaya yetmiyor.
Yani “bulut”, artık doğrudan bir mülkiyet gasbı olarak görülebilir.
Gökyüzünde kurulan yeni feodalizm
Üretim araçları üzerinden yürütülen tahliller, dijital çağın çarklarını çözmek için bugün de en güçlü fener. Üretim aracına el koyan erk, doğal olarak erişim hudutlarını ve çalışma şartlarını dikte eder. Günümüzde yazılımcı kodunu, gazeteci arşivini, hastane ise sağlık kayıtlarını bu dijital feodallerin iradesine teslim etmek zorunda kalıyor. Üretici kesim çarkı döndürmeyi sürdürürken kendi ürettiği araca sahip olma hakkını yitiriyor da diyebiliriz, zira yazılıma sahip olamıyoruz, sadece abonesi kılınıyoruz; depolama alanı alamazken haraç öder gibi kapasite kiraladığımız muhakkak. Haliyle alın teriyle üretilen her veri parçası, günün sonunda sermayenin elinde hammaddemize dönüşüyor.
Julian Assange’ın senelerce vurguladığı ve bedelini ödediği hakikat de buydu. Bizi boğan kitlesel gözetim, bireylerden alınıp dev kurumlara devredilen sistematik bir iktidar transferi… Kurumlar bizim ciğerimizi bilecek kadar şeffaflaşırken toplum bu yapıların ne çevirdiğine körleşiyor.
Kısacası, bulut düzeninde kullanıcı çırılçıplak soyulup okunabilir kılınırken, sistem zifiri bir karanlığa bürünüyor.
Şeffaf bireyler, zifiri karanlık sistemler
Bu yapının bireydeki aksisedası oldukça keskin; sinik bir otosansür ve kaçınılmaz bir teslimiyet. Sürekli gözetlendiğini bilen insan adımlarını sakınarak atmaya başlar; bütün hayatını tek bir hesaba bağlayan biri için o hesabın kapatılması basit bir teknik arıza değil, dijital bir sürgün olur. Yılların birikimi, tek bir kararla buhar olup gidebilir.
Sorumluluk da utanmadan bireyin sırtına yıkılıyor burada… Şifrenin gücü, doğrulamayı açıp açmadığımız veya sözleşmeyi okuyup okumadığımız tartışılıyor. Bunlar göz boyamaktan ibaret kişisel tedbirler; yapısal bir köleliği bireysel çabalarla aşamayız elbette. Dev şirketler risklerini farklı limanlara dağıtabilirken tekil kullanıcılar önlerine konan dayatmaları yutmak zorunda kalıyor zira. Böylece dijital güvenlik, yalnızca parası olana tanınan sınıfsal bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Toplumsal bilançoda tablo daha da ağır. Ortak hafızamız özel mülkiyet cenderesinde biriktikçe, toplum kendi geçmişini hatırlayabilmek için dahi sürekli harç ödemek mecburiyetinde kalıyor. Bütün veriyi aynı sepete koyduğumuz bu sistemde yaşanacak tek bir kesinti, haberleşmeden sağlığa kadar tüm kamusal yaşamı tek celsede felç etmeye yeter.
Şalteri mülkiyet sahiplerinin elinden almak
Günü kurtaracak çözümü daha güçlü şifreler edinmekte aramak safdillik, hatta mevcut düzeni aklamaktan öte nitelikte değil; şahsi ve kurumsal düzeyde kritik arşivlerin şifreli kopyalarını fiziki olarak saklamalı, açık kaynaklı sistemleri savunmalı ve dijital varlığımızı tek bir tekelin insafına terk etmemeliyiz. Kurumlar ise her an gerçekleşebilecek bir kopuşa karşı veriyi taşıma planlarını hazırda tutarsa, bu keşmekeşten çıkış biletimizi belki bulabiliriz.
Nitekim Amerikan tekellerinin yerine yerli tekeller koymak derde deva olmaz; nede olsa, tabela değişse de sömürü ilişkisi baki kalır.
Esas ihtiyacımız olan, toplumun doğrudan denetleyebildiği, kolektif mülkiyete dayanan kamusal ve kooperatif dijital altyapılardır; zira kullanıcıların ve teknoloji emekçilerinin karar mekanizmalarına eşit söz sahibi olarak katıldığı ortaklaşa bir yönetim modeli kurulmadıkça tam bir bağımsızlıktan söz edemeyiz.
Özetle, bulut uzaktan bakıldığında hafif görünse de arkasında ağır bir mülkiyet tahakkümü taşır. Bu düzenin çarkına çomak sokmadığımız sürece, ipin ucunu tutanların elinde birer oyuncak olduğumuzu ancak iş işten geçtikten sonra idrak edeceğiz.
Yapay zekanın maddi coğrafyası: Dijital kapitalizm ve ekolojik kriz
Bulut bilişim neden dijital kiracılık olarak tanımlanıyor?
Bulut hizmetleri kullanıcılara veri merkezi, depolama alanı ve yazılımların mülkiyetini vermiyor. Erişim, şirketin sözleşmesine, fiyatlandırmasına ve hizmeti sürdürme kararına bağlı kalıyor. Kullanıcı kendi ürettiği veriye ulaşsa da altyapının yönetimi ve kapatma yetkisi sağlayıcıda bulunuyor.
CLOUD Act Avrupa’da tutulan verileri nasıl etkiliyor?
CLOUD Act, ABD yargı yetkisine tabi hizmet sağlayıcıların ellerindeki verileri geçerli bir hukuki süreç kapsamında teslim etmelerini gerektirebiliyor. Bu yükümlülük verinin ABD içinde veya dışında saklanmasına göre ortadan kalkmıyor. Sunucunun Avrupa’da bulunması, veriyi ABD hukukunun erişim alanından kendiliğinden çıkarmıyor.
Kamusal ve kooperatif dijital altyapılar neden gerekli?
Dijital egemenlik, yabancı teknoloji şirketlerinin yerine ulusal şirketlerin geçirilmesine indirgenemez. Mülkiyetin, yönetimin ve karar süreçlerinin toplumla teknoloji emekçilerinin denetimine açılması gerekiyor. Kamusal, kooperatif ve açık kaynaklı altyapılar bu nedenle teknik alternatiften çok demokratik denetim meselesi taşıyor.
Yapay zeka Marksizmi: Emeğin yeni biçimi mi, yoksa sermayenin son zaferi mi?

