Zohran Mamdani’nin 2025’te New York Belediye Başkanı seçilmesi, Amerikan siyasetinde istisnai bir zafer olarak değerlendirilebilirdi. Genç, Müslüman ve demokratik sosyalist bir adayın ülkenin en büyük kentinin yönetimini kazanması, Cumhuriyetçi sağ açısından kolayca “radikal sol” tehdidine dönüştürülebilecek; Demokrat Parti yönetimi açısından ise New York’un kendine özgü koşullarıyla sınırlandırılabilecek bir sonuçtu.
Fakat 2026 önseçimleri, Mamdani’nin başarısının çevresinde daha geniş bir siyasal hareket bulunduğunu gösterdi.
Michigan’da Abdul El-Sayed, Demokrat Parti yönetiminin önemli isimleri tarafından desteklenen Haley Stevens’ı geride bırakarak Senato adaylığını kazandı. Aynı eyalette Donavan McKinney ve William Lawrence gibi ilerici adaylar da dikkat çekici sonuçlar aldı. Minnesota’da Peggy Flanagan, 11 Ağustos’taki Senato önseçiminde Demokratların merkez kanadından Angie Craig’i yendi. Wisconsin’da demokratik sosyalist Francesca Hong ile partinin merkez kanadından David Crowley arasındaki valilik önseçimi ise 12 Ağustos sabahı itibarıyla birkaç yüz oy farkla sonuçlanmayı bekliyordu.
Bu sonuçlar henüz bir “sosyalist dalga” ilan etmeye yetmiyor. Aynı seçim döneminde Demokratların merkez kanadından çok sayıda aday da başarı kazandı. Önseçimde oluşturulan koalisyonların genel seçimde Cumhuriyetçiler karşısında korunup korunamayacağı belirsizliğini sürdürüyor.
Yine de birbirinden farklı eyaletlerde yarışan başarılı adayların kampanya biçimleri arasında güçlü bir ortaklık bulunuyor: İnsanları seçim yaklaşınca bulunacak hazır seçmenler olarak görmüyorlar. Seçmeni, doğrudan ilişki içinde kazanılabilecek ve siyasetin kurulmasına katılabilecek bir özne kabul ediyorlar.
The New York Times yazarı Tressie McMillan Cottom’ın “Socialists Are Winning Because They Listen to People” başlıklı yazısındaki temel önerme de burada beliriyor. Amerikan solunun güncel başarılarını anlamak için adayların programlarını incelemek yeterli olmuyor; seçmenlerle nasıl ilişki kurduklarına, kimleri dinlediklerine ve seçimlerin dışında ne tür bağlar oluşturduklarına da bakmak gerekiyor.
Demokratların görünmeyen altyapısı aşınıyor
Demokrat Parti’nin 20. yüzyıldaki seçim gücü, Washington’dan yönetilen kampanyalardan ve ulusal ölçekte tanınan adaylardan ibaret değildi. Partinin toplumsal altyapısını emek örgütleriyle siyahların sivil hak mücadelesinden doğan kurumlar oluşturuyordu.
Sendikalar, New Deal sonrasındaki onlarca yıl boyunca sanayi kentlerinde ve kırsal bölgelerde çalışan sınıflarla Demokrat Parti arasında süreklilik taşıyan bir bağ kurdu. Siyah kiliseleri, sivil hak örgütleri ve yerel dayanışma ağları ise ulusal siyaseti mahallelerin gündelik diline çevirdi; seçmen kaydı yaptı, aday ve kampanya çalışanı yetiştirdi, ulaşımı örgütledi ve sandığa katılımı mümkün kıldı.
Özellikle siyah kadınların taşıdığı örgütsel emek, seçim sonuçlarında çoğu zaman görünmez kaldı. Kiliselerin ve yerel örgütlerin kapılarını açık tutan, mahalle toplantılarını düzenleyen, seçmenleri taşıyan, evleri ziyaret eden ve seçim günü katılımı sağlayan bu ağlar, Demokrat Parti’nin güney eyaletlerindeki varlığının temelini oluşturdu.
Fakat ekonomik dönüşüm, sendikasızlaştırma, seçmen haklarını sınırlayan düzenlemeler ve yerel kurumların zayıflaması bu altyapıyı aşındırdı. ABD Yüksek Mahkemesi’nin Oy Hakkı Yasası’nın koruyucu hükümlerini etkisizleştiren kararlarından sonra siyah sivil hak örgütleri Demokrat Parti’den daha güçlü bir ulusal karşılık bekledi. Temmuz 2026’da Politico’ya konuşan yerel örgütçüler, seçim çevrelerinin yeniden çizilmesi ve oy kullanmanın zorlaştırılması karşısında yalnız bırakıldıklarını belirtiyordu.
Sendikalardaki gerileme de aynı boşluğu büyüttü. Brookings Institution’ın Mayıs 2026’da yayımladığı verilere göre 1985’te ücretli çalışanların yüzde 17,9’u sendika üyesiyken 2025’te bu oran yüzde 10’a düştü. Özel sektörde sendikalaşma oranı yüzde 5,9’a kadar geriledi. Üye sayısı 2025’te sınırlı ölçüde artsa da sendikaların iş gücü içindeki ağırlığı tarihsel olarak en düşük düzeyinde bulunuyor. Brookings’in araştırması, Demokratların geçmişte güvendiği seçmen bağlarının neden aynı güçle işlemediğini de gösteriyor.
Parti uzun yıllar sendikaların ve sivil hak örgütlerinin ürettiği siyasal kapasiteden yararlandı. Buna karşılık bu kapasitenin seçimler arasında yeniden üretilebilmesi için gereken kaynağı ve kurumsal desteği aynı ölçüde sağlayamadı.
Obama’nın dijital mirası bağış makinesine nasıl dönüştü?
2000’li yılların ortalarından itibaren Demokratlar, seçim siyasetinin dijital araçlarla yeniden kurulabileceğine inandı. Howard Dean’in kampanyasıyla görünürlük kazanan bu yaklaşım, Barack Obama’nın 2008 başkanlık kampanyasında dönemin en gelişkin siyasal iletişim modeline dönüştü.
E-posta listeleri, seçmen verileri, küçük bağışlar, hedefli reklamlar ve sosyal medya başlangıçta kampanya ile seçmen arasındaki mesafeyi azaltacak araçlar olarak görülüyordu. Gönüllüler kendi çevreleriyle konuşacak, kişiselleştirilmiş bağlantılar üzerinden bağış toplayacak ve her seçmen küçük bir kampanya merkezine dönüşecekti.
İlk yıllarda dijital araçlar örgütlenmeyi destekledi. Zamanla ilişkinin yönü değişti. Teknoloji, örgütlenmenin yerini almaya başladı.
Telefon görüşmeleri toplu mesajlara, mahalle toplantıları kişiselleştirilmiş e-postalara, uzun vadeli siyasal bağlar ise sürekli tekrarlanan bağış çağrılarına indirgendi. Seçmen; talepleri dinlenen bir yurttaştan çok veri tabanında sınıflandırılan, reklam gösterilen ve para istenen bir kullanıcı olarak görülmeye başladı.
Cumhuriyetçiler bu sırada Demokratların dijital üstünlüğünü yakalarken kiliselerden muhafazakâr öğrenci örgütlerine uzanan yerel ağlarını büyütmeyi sürdürdü. Demokratlar teknolojik yeniliğe yatırım yaptı, fakat seçimler arasında kalıcı bir taban kurmakta zorlandı. The Guardian’ın 2024 seçimleri sonrasında yayımladığı inceleme, seçmeni sandığa çağırmakla insanları ortak bir siyasal amaç etrafında örgütlemek arasındaki farkı ortaya koyuyordu.
Bugün büyük kampanya bütçelerine sahip adayların karşılaştığı sorun da burada başlıyor. Reklam satın alınabiliyor, mesaj milyonlarca kişiye ulaştırılabiliyor ve bağış listeleri büyütülebiliyor. Ancak bu araçların hiçbiri kendiliğinden siyasal güven üretmiyor.
Michigan’da para üstünlüğünün sınırı
Abdul El-Sayed’in Michigan zaferi, para merkezli kampanya modelinin sınırlarını görünür hale getirdi.
Kamu sağlığı alanından gelen El-Sayed; sağlık hizmetleri, hayat pahalılığı, askerî harcamalar ve büyük paranın siyaset üzerindeki etkisi ekseninde ekonomik popülist bir kampanya yürüttü. Rakibi Haley Stevens ise Michigan Valisi Gretchen Whitmer’ın ve Demokrat Parti yönetimindeki önemli isimlerin yanı sıra İsrail yanlısı büyük dış harcama gruplarının desteğini aldı.
El-Sayed’in kampanyası yaklaşık 12 bin gönüllüye ulaştı; 110 kentte 500’den fazla etkinlik düzenledi. Rakibinin mali üstünlüğünü aşılması gereken teknik bir engel olarak sunmakla yetinmedi. Dışarıdan yapılan harcamaları siyasal temsil ve demokratik karar alma sorununun parçası haline getirdi.
Associated Press’in aktardığına göre El-Sayed, aleyhine yapılan 60 milyon doları aşan dış harcamaya rağmen önseçimi bir puandan az farkla kazandı. Zafer, büyük paranın önemsizleştiğini göstermiyor. Saha çalışması, çalışanlar, ulaşım ve dijital altyapı hâlâ ciddi kaynak gerektiriyor. Fakat mali üstünlük, seçmenle kurulan güven ilişkisinin yerine geçemiyor. Olağanüstü dış harcama, adayın bağımsızlığına yönelik bir kuşkuya dönüştüğünde ters etki de yaratabiliyor.
El-Sayed’in genel seçimde Cumhuriyetçi Mike Rogers ile karşılaşacak olması bu modelin ikinci sınavını oluşturacak. Önseçimde ilerici seçmeni harekete geçiren kampanyanın siyah seçmenlerle ilişkisini genişletmesi, merkez Demokratların desteğini koruması ve Cumhuriyetçi seçmene ulaşması gerekecek.
Bu nedenle Michigan sonucu, tartışmayı bitiren bir kanıttan çok güçlü bir başlangıç noktası. İlerici örgütlenmenin parti içi yarışta büyük parayı yenebildiği görüldü. Aynı örgütlenmenin bir salıncak eyalette genel seçim çoğunluğu kurup kuramayacağı henüz bilinmiyor.
Sol adayların ortak yöntemi: Hazır seçmeni aramamak
Yeni kuşak ilerici kampanyalar, geleneksel seçmen modellerinin düşük katılım ya da Cumhuriyetçi eğilim nedeniyle gözden çıkardığı bölgelere de gidiyor.
Bu yaklaşımda seçmen, veri tabanında hazır bulunan sabit bir tercih değil. İnsanların seçimlere neden katılmadığı, Demokratlardan neden uzaklaştığı, hangi ekonomik ve toplumsal sorunları yaşadığı dinleniyor. Kampanyanın görevi mevcut eğilimleri ölçmenin ötesine geçiyor; doğrudan temasla yeni bir siyasal katılım ihtimali yaratılıyor.
Tennessee’de Justin Pearson’ın yaklaşımı bu yöntemin belirgin örneklerinden biri. Daha önce bir petrol boru hattına karşı yürütülen kampanyada örgütçülük yapan Pearson, Cumhuriyetçiler lehine yeniden çizilen bir seçim bölgesinde yarışıyor. Onun kampanyası muhtemel seçmeni bulmaya değil, süreklilik taşıyan ilişkiyle yeni bir seçmen oluşturmaya dayanıyor.
Bu kampanyalar dijital araçlardan vazgeçmiş değil. Mikro hedefleme, seçmen verileri, sosyal medya ve çevrim içi bağış sistemleri kullanılmaya devam ediyor. Değişen, teknolojinin siyasal ilişki içindeki yeri. Dijital araçlar yüz yüze örgütlenmeyi destekliyor; onun yerine geçirilmiyor.
“İlişkisel örgütlenme” adı verilen modelin özü de burada bulunuyor. İnsanlarla, kampanyadan gelen mesajı gördüklerinde rahatsız olmayacakları; seslerinin duyulduğunu ve sürecin parçası olduklarını hissedecekleri bir ilişki kuruluyor.
Bhaskar Sunkara’nın sorusu: Seçim zaferi kalıcı güce dönüşebilir mi?
Bu seçim başarıları, Bernie Sanders’ın başkanlık kampanyalarıyla başlayan ve Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin büyümesiyle genişleyen uzun bir siyasal birikimin üzerinde yükseliyor. Bu birikimin önemli isimlerinden biri Jacobindergisinin kurucusu, The Nation dergisinin başkanı ve Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin eski başkan yardımcılarından Bhaskar Sunkara.
Sunkara’nın önemi, sosyalizmi Amerikan siyasetinin dar düşünsel çevrelerinden çıkararak genç kuşakların okuyabildiği, tartışabildiği ve örgütsel karşılıklarını arayabildiği güncel bir dile taşımasından kaynaklanıyor. 2010’da kurulan Jacobin, sınıf siyaseti, sendikal örgütlenme, demokratik sosyalizm ve seçim stratejisi arasındaki ilişkiyi yeniden kuran etkili bir yayın çevresi oluşturdu.
Derginin etkisi doğrudan oy sayılarıyla ölçülemez. Buna karşılık Mamdani’den Hong’a uzanan sosyalist kuşağın kullandığı kavramların ve yürüttüğü stratejik tartışmaların geliştiği başlıca mecralardan biri haline geldi. Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin 2021’de yayımladığı Sunkara söyleşisi, onun yayıncılıkla siyasal hareket kurma çabasını birlikte düşündüğünü açık biçimde gösteriyordu.
Sunkara’nın yaklaşımında seçimler, sosyalist siyasetin toplumla temas kurabileceği önemli alanlar. Ama birkaç adayın seçilmesi kendi başına iktidar kapasitesi yaratmıyor. Kampanyalarda oluşan gönüllü ağlarının siyasal eğitim, işyeri örgütlenmesi, mahalle mücadeleleri ve ortak karar mekanizmalarıyla süreklilik kazanması gerekiyor.
Mamdani’nin New York zaferinin ardından Sunkara’nın yaptığı uyarı da bu doğrultudaydı. Bir sosyalistin belediye başkanlığına seçilmesi, belediye bürokrasisi, sermaye grupları, eyalet yönetimi ve örgütlü muhalefet karşısında ihtiyaç duyacağı toplumsal gücün hazır olduğu anlamına gelmiyordu. Seçim sırasında kurulan hareket kalıcı yapılara dönüşmezse seçilmiş yönetici geniş bir destek görse bile karar mekanizmaları içinde yalnız kalabilirdi.
Sunkara ve Gabriel Hetland bu nedenle Mamdani yönetimine halk meclisleri oluşturmasını önerdi. Jacobin’de yayımlanan öneride mahalle meclisleri, belediyenin kararlarını halka anlatacağı tek yönlü iletişim kanalları olarak tasarlanmıyor. İnsanların sorunlarını ve çözüm önerilerini yönetime taşıyabileceği; kira artışlarının durdurulması, ücretsiz otobüs ve evrensel çocuk bakımı gibi politikalar için birlikte hareket edebileceği siyasal kurumlar olarak düşünülüyor.
Sunkara’nın bir başka vurgusu, kazanılabilir reformlarla sosyalist ufuk arasındaki ilişkinin korunması. Kira dondurma, ücretsiz ulaşım veya kamusal çocuk bakımı insanların gündelik hayatında doğrudan karşılık bulan hedefler. Sunkara, “The Goal of Socialism Is Everything” başlıklı yazısında bu mücadelelerin sosyalist siyasetin ufkunu daraltmaması gerektiğini belirtiyor. Reformların dönüştürücü değeri, insanların birlikte hareket ederek piyasanın değişmez kabul edilen sınırlarına müdahale edebileceklerini göstermelerinde yatıyor.
Bu yaklaşım, iki erken sonuca karşı uyarı niteliği taşıyor. Her ilerici önseçim zaferini yaklaşan sosyalist iktidarın kanıtı saymak, siyasal güçle seçim başarısı arasındaki mesafeyi gözden kaçırıyor. Başarıları karizmatik adaylara ve etkili kampanya tekniklerine indirgemek ise onları mümkün kılan uzun örgütsel birikimi görünmez hale getiriyor.
Cottom’ın dikkat çektiği “dinleme” ile Sunkara’nın vurguladığı “kurum oluşturma” bu noktada birbirini tamamlıyor. Dinlemek, siyasetin toplumla bağ kurmasını sağlıyor. Bu bağın kalıcı güce dönüşmesi ortak karar mekanizmaları, bağımsız örgütler ve seçim gününün ötesine uzanan bir süreklilik gerektiriyor.
Wisconsin’da güncel sınav: Örgütlenme çoğunluğa dönüşebilir mi?
Wisconsin’daki Francesca Hong kampanyası, bu sorunun güncel karşılığını oluşturuyor. Aşçılık ve küçük işletmecilik geçmişinden gelen Hong; evrensel çocuk bakımı, ücretsiz okul yemekleri, veri merkezlerine geçici durdurma ve büyük şirketlerin vergilendirilmesi gibi somut taleplerle yarıştı. Kampanyası binlerce gönüllünün yürüttüğü sistemli bir saha çalışmasına dayandı.
Ancak Wisconsin önseçimi, ilerici dalganın kendiliğinden ve kesintisiz ilerlemediğini de gösterdi. Reuters’ın 12 Ağustos sabahı aktardığı sonuca göre oyların yüzde 90’dan fazlası sayıldığında merkez kanadın adayı David Crowley birkaç yüz oyla öndeydi ve yarış henüz ilan edilemeyecek kadar yakındı.
Hong’un sonucu ne olursa olsun, sosyalist bir adayın kritik bir eyalette parti yönetiminin desteklediği rakibiyle başa baş yarışması ilerici örgütlenmenin ulaştığı düzeyi gösteriyor. Aynı tablo bu hareketin sınırlarını da ortaya koyuyor: Güçlü gönüllü ağı, tartışmalı geçmiş açıklamalarını, seçilebilirlik kaygılarını ve merkez kanadın son anda yoğunlaşan desteğini kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.
Minnesota’da Peggy Flanagan’ın aynı gece Demokratların Senato önseçimini kazanması ise ilerici adayların ivmesinin Michigan’la sınırlı kalmadığını gösterdi. Ortaya çıkan tablo düz bir ideolojik dalgadan daha karmaşık: Merkez ve sol kanat farklı eyaletlerde sonuç alıyor; fakat partinin siyasal yönünü belirleyen tartışma giderek örgütlenme, ekonomik eşitsizlik ve büyük paranın etkisi çevresinde kuruluyor.
İdeolojik etiketin ötesinde kampanya biçimi
2026 önseçimlerini doğrudan sosyalist yükseliş olarak adlandırmak aceleci olabilir. İlerici adaylar güç kazanırken merkez Demokrat adaylar da seçim kazanıyor. Önseçim seçmeniyle genel seçim seçmeni aynı davranmıyor. Cumhuriyetçiler, “sosyalizm” etiketini özellikle kararsız ve banliyö seçmenlerini uzaklaştırmak için kullanmaya hazırlanıyor.
Bununla birlikte başarılı kampanyaların dili ve yöntemi birbirine yaklaşıyor. İdeolojik konumu ne olursa olsun seçmeni dinleyen, terk edilmiş bölgelerde çalışan, gönüllülere gerçek sorumluluk veren ve seçim sona erdiğinde ortadan kaybolmayan adaylar güç kazanıyor.
İlerici siyasetin mevcut koşullardaki avantajı, ekonomik programıyla örgütlenme biçimi arasındaki bağda ortaya çıkıyor. Hayat pahalılığı, sağlık, barınma, ücretler, çocuk bakımı ve kamusal hizmetler insanların gündelik yaşamında doğrudan karşılık buluyor. Mahalle örgütlenmesi bu programı yukarıdan ilan edilen vaatler toplamı olmaktan çıkararak seçmenle birlikte kurulan bir siyasal ilişkiye dönüştürüyor.
Bu nedenle asıl ayrım, her durumda sosyalistlerle merkez Demokratlar arasında kurulmayabilir. Bir tarafta seçmeni reklamların hedefi, veri kaydı ve bağış kaynağı olarak gören kampanya düzeni bulunuyor. Diğer tarafta insanları dinlenmesi, ikna edilmesi ve karar süreçlerine katılması gereken siyasal özneler kabul eden bir örgütlenme anlayışı gelişiyor.
Seçim kampanyasından siyasal harekete
Demokrat Parti’nin yaşadığı kriz, doğru sloganı veya daha seçilebilir adayı bulma sorununun ötesinde. Parti, sendikaların ve sivil hak örgütlerinin onlarca yıl taşıdığı toplumsal altyapının zayıfladığı bir dönemde bu kurumların yarattığı bağı teknolojik kampanya araçlarıyla sürdürmeye çalıştı.
İlerici adayların yaptığı, oluşan boşluğu etkili mesajlarla kapatmaktan daha kapsamlı. Mahalle toplantıları, kapı ziyaretleri, gönüllü ağları ve yerel mücadelelerle seçim kampanyası arasında yeni bir bağ kuruyorlar.
Fakat Cottom’ın tezi Sunkara’nın uyarısıyla tamamlanmadığında eksik kalıyor. İnsanları dinlemek seçim kazanmanın etkili bir yolu olabilir. Seçimde oluşan ilişkiyi kalıcı siyasal güce dönüştürmek ise başka bir düzeyde örgütlenme gerektiriyor.
ABD solunun önündeki asıl soru bu nedenle kaç adayının seçileceğinden ibaret değil. Kampanya sırasında bir araya gelen insanların sandıklar kapandıktan sonra da birlikte karar alıp alamayacağı, işyerlerinde ve mahallelerde örgütlenip örgütlenemeyeceği, seçilmiş yöneticileri desteklerken gerektiğinde onları denetleyip zorlayacak kurumlar kurup kuramayacağı belirleyici olacak.
Büyük kampanya bütçeleri görünürlük satın alabiliyor. Örgütlü toplumsal taban ise para transferiyle kurulmuyor. Dinlemekle başlayan siyasal ilişki; emek, süreklilik, ortak karar ve birlikte mücadeleyle güce dönüşüyor.
ABD’de sol adaylar neden seçim kazanıyor?
Ekonomik eşitsizlik, sağlık, barınma ve hayat pahalılığı gibi gündelik sorunlara odaklanmalarının yanında güçlü gönüllü ağları kuruyorlar. Reklam kampanyalarıyla yetinmeyerek mahallelerde doğrudan ve süreklilik taşıyan ilişkiler geliştiriyorlar.
Abdul El-Sayed Michigan önseçimini nasıl kazandı?
El-Sayed, aleyhine yapılan 60 milyon doları aşan dış harcamaya karşı yaklaşık 12 bin gönüllüye dayanan bir kampanya yürüttü. Büyük paranın siyasetteki etkisini kampanyanın temel meselelerinden birine dönüştürdü ve 110 kentte 500’den fazla etkinlik gerçekleştirdi.
Bhaskar Sunkara neden bu tartışmada önemli?
Sunkara, Jacobin çevresinde Amerikan demokratik sosyalizminin düşünsel ve yayıncılık altyapısını kuran başlıca isimlerden biri. Seçim zaferlerinin kalıcı güce dönüşmesi için gönüllü ağlarının mahalle meclisleri, işyeri örgütlenmesi ve ortak karar kurumlarıyla sürdürülmesi gerektiğini vurguluyor.
Öfke parlayabilir; siyaset yön kurar: Mutlak butlan tartışması neyi açığa çıkardı?

