₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Geleceği geçmişin gölgesinden kurtarmak: Türkiye’de yeni bir sosyalizm arayışı

Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezini ortaya atmasının üzerinden otuz yılı aşkın bir zaman geçti. O günlerde liberal demokrasi ile piyasa ekonomisi, insanlığın ulaşabileceği son siyasal ve ekonomik durak olarak görülüyordu. Sovyetler Birliği dağılmış, sosyalizm ağır bir yenilgi almıştı. Dünya, önündeki büyük tartışmayı nihayet kapatmış gibiydi.

Bugün ise o tablonun yerinde bambaşka bir gerçeklik var. Savaşlar bitmedi. Eşitsizlik derinleşti. Milyonlarca insan yerinden yurdundan edildi. Ekolojik kriz, gelecekte karşılaşacağımız soyut bir tehdit olmaktan çıkıp gündelik hayatın parçası hâline geldi. Kapitalizmin açtığı yaraları yalnızca gelir dağılımındaki adaletsizlikle açıklamak da artık yeterli değil. Çalışma hayatından kentlere, insan ilişkilerinden doğayla kurduğumuz ilişkiye kadar hayatın birçok alanında ciddi bir çözülme yaşanıyor.

İletişim imkânları arttı, insanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar kolay ulaşabilir hâle geldi. Buna rağmen yalnızlık ve toplumsal yabancılaşma azalmadı. Teknoloji mesafeleri kısalttı ama ortak bir yaşam kurma sorununu çözmedi. Hatta insanlar başkalarının hayatlarını sürekli izlerken kendi hayatlarına daha fazla yabancılaşabiliyor.

Sosyalizmi yeniden tartışmaya açacaksak, bence tam da buradan başlamak gerekiyor.

Geçmişte denenmiş bir düzeni olduğu gibi yeniden kurmaktan söz etmiyorum. 20. yüzyılın kurumlarını, siyasal kabullerini ve çözümlerini bugünün dünyasına aynen taşımak mümkün olmadığı gibi anlamlı da değil. Fakat kapitalizmin bize sunduğu hayatın gerçekten mümkün olan tek seçenek olup olmadığını sorgulamak hâlâ gerekli.

Çünkü insanların ay sonunda ne kadar kazandığı kadar nasıl çalıştığı, nasıl bir kentte yaşadığı, o kent üzerinde ne kadar söz sahibi olduğu, çocuklarına nasıl bir gelecek bırakacağı ve bütün bunları belirleyen kararlara ne ölçüde katılabildiği de önem taşıyor.

Neoliberalizmin toplumsal sonucu

Neoliberalizmin son kırk yıldaki egemenliği yalnızca ekonomi politikalarını değiştirmedi. İnsanların birlikte hareket edebileceğine, ortak bir şey kurabileceğine dair inancı da zayıflattı. Kamusal hizmetlerin önemli bir bölümü piyasanın mantığına terk edildi. Çalışma hayatı esnekleşti, taşeronlaştı ve giderek güvencesizleşti. Sendikalar güç kaybetti.

Siyaset de bundan bağımsız kalmadı. Yurttaşın kendi hayatını etkileyen kararları birlikte tartıştığı bir alan olmaktan giderek uzaklaştı. Seçimler önemini korudu ama siyasal katılım çoğu zaman sandığa indirgenmiş durumda. İnsanlar oy veriyor; fakat yaşadıkları mahallede, iş yerinde, kentte ya da ülkede alınan kararlara ne kadar müdahale edebiliyor?

Burada sermayenin ekonomik gücünü elbette hesaba katmak gerekiyor. Ama yalnızca sermayenin nasıl güçlendiğine bakmak yetmez. İnsanların birlikte hareket etme imkânlarının nasıl zayıflatıldığını da görmek zorundayız. Örgütsüz, yalnızlaşmış ve kendi yaşamı üzerinde etkisinin olmadığına inandırılmış bireylerden oluşan bir toplumda eşitsizliklerin kalıcılaşması çok daha kolaydır.

Türkiye’nin özgül kırılmaları

Türkiye de bu küresel dönüşümün dışında kalmadı. Üstelik Türkiye’de neoliberalizm yalnızca ekonomi politikalarının değişmesi anlamına gelmedi. Devletin kuruluşundan devralınan siyasal yapı, asker-sivil ilişkileri, Kürt meselesi, siyasal İslam’ın yükselişi, laiklik etrafındaki gerilimler ve devletin toplumla kurduğu ilişki bu dönüşümün ayrılmaz parçaları oldu.

24 Ocak 1980 kararları ve ardından gelen 12 Eylül askerî darbesi burada temel bir kırılma noktasıdır. 12 Eylül, siyasal örgütleri ve sendikaları ezmekle kalmadı; emeğin toplumsal gücünü uzun yıllar boyunca zayıflatan bir düzen kurdu. Tarımın geriletilmesi, çalışma hayatının yeniden yapılandırılması, sendikal hareketin daraltılması ve ekonominin dışa açılması sonraki dönemin toplumsal yapısını derinden değiştirdi.

Aynı dönemde Kürt meselesinin ağırlıklı olarak güvenlik politikaları üzerinden ele alınması, bu dönüşümün sonuçlarını daha da ağırlaştırdı. Zorunlu göçler, köylerin boşaltılması ve özellikle 1990’larda yaşananlar insanların topraklarıyla, işleriyle, aileleriyle ve yaşadıkları yerlerle kurdukları bağı kopardı. Köyünden ayrılmak zorunda kalıp kente gelen insan, burada başka bir çalışma rejimiyle, yeni bir yoksulluk biçimiyle ve ayrımcılıkla karşılaştı.

Bu yüzden günümüz Türkiye’sinde işçi sınıfını yalnızca fabrikadaki üretim bandında çalışan işçiden ibaret görmek mümkün değil. Büyük kentlerin çeperlerine göç etmiş bir Kürt emekçi bunun açık bir örneğidir. Emeğini satarak geçinir; ama aynı zamanda yüksek kiralarla, güvencesiz işle, kentsel dönüşüm tehdidiyle, çocuğunun nitelikli eğitime ulaşamamasıyla ve kimliğinden dolayı karşılaştığı ayrımcılıkla mücadele eder. Kadınsa, bütün bunlara başka eşitsizlik biçimleri de eklenir.

Bu sorunları ayrı ayrı ele alıp sonra steril bir “sınıf meselesi”ne dönmek kolaycılık olur. İnsan hayatı böyle işlemiyor. Aynı kişi aynı anda hem emekçi, hem kadın, hem Kürt, hem kent sakini, hem kiracı, hem de çevresel yıkımın sonuçlarıyla karşı karşıya kalan bir yurttaş olabilir. Sınıfı yalnızca üretim sürecindeki konum üzerinden düşünmek bu gerçekliği eksik bırakır. Sınıf, insanların nasıl çalıştığında olduğu kadar nasıl yaşadığında ve hangi koşullarda dayanışma kurabildiğinde de görünür hâle gelir.

Sınıf, kimlik ve yerel demokrasi

Buradan bakınca Türkiye sosyalizminin yeniden düşünmesi gereken başlıklar da belirginleşiyor: Kürt meselesi, kadın özgürlüğü, ekolojik yıkım, kent hakkı, laiklik, çalışma koşulları ve kamusal hizmetler.

Bunların her birinin ayrı bir tarihi ve özgün sorunları var. Fakat gündelik hayatta birbirlerinden yalıtılmış değiller.

Bir belediyeye kayyum atanması bunun somut örneklerinden biri. Bu, seçilmiş bir belediye başkanının görevden alınmasının ötesinde, o kentte yaşayan insanların kendi yaşam alanları hakkında karar verme hakkına doğrudan müdahaledir. Bütçenin nereye harcanacağı, hangi hizmetlerin öncelikli olacağı, kentin nasıl planlanacağı ve sosyal desteklerin nasıl dağıtılacağı insanların günlük hayatını belirler.

Bu nedenle demokrasi mücadelesi ile sınıf mücadelesini birbirinden ayırmak giderek daha zor hâle geliyor. Yerel yönetimde söz sahibi olmak, yaşadığın yer üzerinde söz sahibi olmaktır. Halkların kendi gelecekleri hakkında karar verebilmesiyle yerel demokrasinin güçlenmesi arasında da doğrudan bir bağ vardır.

Kürt siyasal hareketinin açtığı sorular

Kürt siyasal hareketinin son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm, Türkiye sosyalizmi açısından önemli bir deneyim alanı oluşturdu. Merkeziyetçi ve devlet odaklı yaklaşımlardan uzaklaşarak yerel demokrasiye, komünal örgütlenmeye, kadın özgürlüğüne ve ekolojiye ağırlık verilmesi, klasik sosyalist düşüncenin bazı kabullerini yeniden tartışmaya zorladı.

Bu tecrübenin bütün unsurlarını benimsemek zorunda değiliz. Ama ortaya çıkardığı soruları görmezden de gelemeyiz.

Devlet iktidarını ele geçirmek neden siyasetin nihai hedefi olsun? İnsanların yaşadığı yerde karar süreçlerine katılması sosyalizmin ikincil bir meselesi midir? Kadınların özgürleşmesi neden devrim sonrasına ertelensin? Ekolojik sınırları gözetmeyen bir üretim anlayışı gerçekten sosyalist sayılabilir mi?

Rojava’daki komün ve kanton deneyimleri bu soruları somut bir siyasal pratiğin içine taşıdı. Eş başkanlık sistemi, kadın meclisleri ve jineoloji etrafındaki tartışmalar, kadın özgürlüğünü belirsiz bir geleceğin vaadi olmaktan çıkarıp bugünün siyasal hayatının konusu hâline getirdi.

Elbette bu deneyimlerin kendi içinde eksikleri, çelişkileri ve sınırları var. Zaten bir deneyimin öğretici olması için kusursuz olması gerekmiyor. Bir pratiğe bütünüyle bağlanmadan da ondan öğrenebiliriz. Dünyadaki herhangi bir deneyimi ya toptan reddetmek ya da bütünüyle savunmak zorunda değiliz.

Kayyum politikalarına da buradan bakmak gerekir. Konuyu yalnızca Kürtlerin siyasal haklarıyla sınırlamak eksik kalır. Seçilmiş bir yerel yönetimin merkez tarafından devre dışı bırakılması, yerel demokrasinin alanını daraltır. Bunun sonucu siyasal temsil düzeyinde kalmaz; belediye hizmetlerinden kent planlamasına kadar insanların gündelik hayatına yansır.

Kadın özgürlüğü ve ekolojik sınırlar

Kadın hareketinin sosyalizme yönelttiği eleştiriler de en az bunun kadar önemlidir. Kadınların özgürleşmesini üretim ilişkilerinin dönüşümünden sonraya bırakmak, ataerkilliğin gündelik hayat içinde nasıl yeniden üretildiğini görmezden gelmek olur. Fabrikadaki sömürü ilişkilerinin değişmesi elbette gereklidir. Ama evde, sokakta, siyasette ve bakım emeğinde eşitsizlik devam ediyorsa, çözülmesi gereken temel bir sorun hâlâ ortadadır.

Ekoloji konusunda da benzer bir sorgulamaya ihtiyacımız var. Doğayı yalnızca üretimin hammaddesi olarak görürsek, üretim araçlarının mülkiyetini değiştirmek tek başına yeterli olmayacaktır. Akbelen’de yaşam alanlarını savunan köylülerin direnişi, Kazdağları’ndaki maden faaliyetlerine karşı mücadeleler, Dersim’de, Muş’ta ve Cudi’de ormanların tahrip edilmesine karşı yükselen itirazlar bize bunu hatırlatıyor.

Üretim araçlarının mülkiyetini değiştirdiğimizde doğayla kurduğumuz tahripkâr ilişki kendiliğinden ortadan kalkacak mı?

Cevabımız hayırsa, sosyalizmin üretim anlayışını da yeniden düşünmek zorundayız. Sorun yalnızca üretimin kime ait olduğu değildir. Neyi, ne kadar, hangi yöntemlerle ürettiğimiz, hangi ihtiyaçları öncelediğimiz ve bu kararlara kimin katıldığı da önemlidir.

Hazır modellerin ötesinde

Marx’ın yaşamının son dönemindeki çalışmalarında bu açıdan önemli bir imkân görüyorum. Vera Zasuliç’e yazdığı mektup taslakları, Rus köy komünü üzerine değerlendirmeleri ve Etnoloji Defterleri, bütün toplumların aynı tarihsel aşamalardan geçmek zorunda olduğu yönündeki kaba ve şematik anlayışın ötesine geçebileceğimizi gösteriyor.

Marx burada geçmiş toplumsal biçimleri romantize etmiyordu. Farklı toplumların kendi tarihleri içinde taşıdığı imkânları anlamaya çalışıyordu. Bu yaklaşım Türkiye açısından da önemlidir. Kendi tarihsel ve toplumsal gerçekliğimizi bir kenara bırakıp Batı Avrupa deneyiminden çıkarılmış hazır gelişim şablonlarını Türkiye’ye uygulamaya çalıştığımızda, kendi toplumumuzu anlamakta zorlanıyoruz.

Türkiye sosyalist hareketi uzun süre bu tür şematik yaklaşımların etkisinde kaldı. Sovyetler Birliği’nin dünya sosyalist hareketi üzerindeki ağırlığı, ulusal mesele, Türkiye’nin özgün devlet yapısı ve dönemin uluslararası koşulları bu düşünme biçimlerini güçlendirdi.

Bugün bu mirasla daha açık ve cesur bir hesaplaşmaya ihtiyacımız var. Sovyet deneyiminin insanlığa ve sosyalizm mücadelesine kazandırdığı tarihsel imkânları görmezden gelemeyiz. Sanayileşme, eğitim, sağlık, bilim ve toplumsal eşitlik alanlarında yarattığı dönüşümler önemli bir tarihsel deneyimdir. Ama aynı deneyimin otoriterleşmesini, bürokratik yapısını ve ağır siyasal hatalarını da tartışabilmeliyiz. Geçmişe sadakat adına bunların üzerini örtmenin kimseye faydası yok.

Aynı ilkesel tutum Rojava için de geçerli. Oradaki pratikten öğreneceğimiz çok şey olabilir. Fakat Rojava’yı kendi özgün koşullarından koparıp Türkiye için hazır bir reçeteye dönüştürmek de başka bir dogmatizm olur. Latin Amerika’daki kooperatif deneyimleri, Avrupa’daki kamusal hizmet mücadeleleri ya da dünyanın farklı bölgelerindeki yerel demokrasi pratikleri için de aynı şey geçerlidir.

Türkiye’nin ihtiyacı, dışarıdan ithal edilecek hazır bir model değil. Farklı deneyimlerin birikimini kendi tarihimiz ve toplumsal koşullarımız içinde özgürce tartışabilmek.

Çelişkilerden kaçmayan bir siyaset

Asıl zor mesele ise bu farklı mücadelelerin nasıl ortak bir siyasal zeminde buluşacağıdır.

İşçi hareketi, kadın mücadelesi, Kürtlerin ve Alevilerin eşitlik ve özgürlük talepleri, ekoloji hareketleri ve kent hakkı savunuculuğu aynı şey değildir. Aralarında zaman zaman gerçek çelişkiler de ortaya çıkabilir.

Soma’daki bir maden işçisini düşünelim. İşçinin temel kaygısı işini kaybetmemektir. Bu nedenle daha fazla kömür çıkarılmasını ve santralin çalışmaya devam etmesini isteyebilir. Ekoloji hareketi ise yeni kömür yatırımlarına ve fosil yakıtlara karşı çıkar. Burada gerçek bir çelişki vardır. Bunu sloganlarla ortadan kaldıramayız.

Aynı sorun yerel karar alma ile ülke çapındaki planlama arasında da karşımıza çıkabilir. Her şeyi tek merkezden planlamak demokratik değildir; ama bütün kararları tamamen yerelleştirmek de ortak toplumsal ihtiyaçların karşılanması için yeterli olmayabilir. Su kaynakları, enerji, ulaşım, sağlık ve eğitim gibi alanlarda ülke ölçeğinde ortak planlama gerekir.

Sosyalist siyasetin sınavı da burada başlıyor. Çelişkileri yok saymak yerine onları demokratik mekanizmalar içinde çözebilmek gerekiyor. Bunun bütün ayrıntılarını bugünden biliyor olmamız mümkün değil. Belki de böyle bir zorunluluk yok.

Sosyalizmin geleceğini A’dan Z’ye tasarlayan, hangi kurumun nasıl işleyeceğini bugünden belirleyen katı modellerin artık ikna edici olmadığını düşünüyorum. Daha önemli olan, insanların kendi hayatları üzerinde söz ve karar sahibi olabilecekleri siyasal ve toplumsal zeminleri kurabilmek.

Güçlü ve bağımsız sendikalar bunun temel unsurlarından biridir. Nitelikli kamusal sağlık ve eğitim, demokratik yerel yönetimler, üretim ve tüketim kooperatifleri, kadınların eşit temsili, doğanın sınırlarını gözeten bir üretim anlayışı ve farklı halkların eşit yurttaşlık temelinde kendilerini ifade edebilecekleri siyasal mekanizmalar da aynı bütünün parçalarıdır.

Ama bunları yan yana koyup “yeni modelimiz budur” demek de kolaycılık olur. Hayat bu kadar düzgün ilerlemiyor. Bazı kurumlar kurulacak, bazıları değişecek, bazıları beklendiği gibi çalışmayacak ve belki de zamanla ortadan kalkacak. İnsanlar yaşayarak, deneyerek ve mücadele ederek neyin işe yaradığını görecek.

Bence sosyalizmin bugün ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de bu açıklık.

Geleceği birlikte kurmak

Türkiye’de sosyalist siyasetin önünde yeni bir dogma kurmak değil, yeniden cesaretle soru sormak gibi bir görev var. İnsanlar nasıl yaşayacak? Nasıl çalışacak? Kentler nasıl yönetilecek? Doğayla nasıl bir ilişki kurulacak? Farklı halklar ortak bir siyasal toplum içinde hangi haklarla yan yana duracak? Kararları kim verecek ve bu kararların hesabını kime verecek?

Bu soruların hepsine bugün hazır cevaplarımız yok.

Geçmişin birikiminden öğrenmek zorundayız. Sovyet deneyimini, Türkiye sosyalist hareketinin tarihini, Kürt hareketinin siyasal ve toplumsal pratiklerini, kadın ve ekoloji mücadelelerini ciddiyetle incelemeliyiz. Fakat geçmişte kurulmuş kurumları ve düşünce kalıplarını bugüne olduğu gibi taşımak zorunda değiliz.

Çünkü sosyalizmin geleceğe dair söyleyecek bir sözü olacaksa, bu geçmişte kalmış bir düzeni yeniden kurma çağrısından ibaret olamaz.

Benim açımdan mesele daha yalın ama bir o kadar da zor: İnsanların kendi hayatları üzerinde yeniden söz ve karar sahibi olabileceği bir toplumsal düzen kurmak.

Bunun bütün cevaplarına bugün sahip değiliz. Belki de sahip olmamalıyız. Geleceği bugünden bütün ayrıntılarıyla tarif etmek, bir süre sonra insanların o geleceği kendi iradeleriyle kurma hakkını da ortadan kaldırabilir.

Asıl mesele, farklılıkları ortadan kaldırmadan birlikte siyaset yapabilmek. Birbirimizin yerine konuşmadan ortak bir irade oluşturabilmek. Kendi hayatımızın başkaları ya da merkezler tarafından belirlenmesine itiraz edebilmek. Ve bunu yalnızca seçim zamanlarında değil, gündelik hayatın içinde yapabilmek.

Türkiye’de yeni bir sosyalizm arayışı, bana göre, tam da bu zeminden yükselmek zorunda.

Kazanılabilir olanın ötesi: Bhaskar Sunkara New York’tan sosyalizmin hedefini hatırlatıyor

Türkiye’de yeni bir sosyalizm arayışı neyi ifade ediyor?

Geçmiş sosyalist deneyimleri aynen tekrar etmek yerine Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal koşullarından hareket eden yeni bir siyasal yön aramayı ifade ediyor. Bu arayış; emeğin örgütlenmesini, eşit yurttaşlığı, yerel demokrasiyi, kadın özgürlüğünü, kamusal hizmetleri ve ekolojik sınırları ortak bir tartışmada buluşturuyor.

Sınıf meselesi neden kimlik, kent ve ekolojiyle birlikte ele alınıyor?

İnsanların yaşamları tek bir eşitsizlik üzerinden şekillenmiyor. Bir kişi aynı anda emekçi, kadın, Kürt, kiracı ve çevresel yıkımdan etkilenen bir kent sakini olabilir; dolayısıyla sınıf ilişkileri çalışma alanının dışına taşarak barınma, bakım, eğitim, kimlik ve siyasal katılım koşullarında da görünür hâle gelir.

Metin hazır bir sosyalizm modeli öneriyor mu?

Hayır. Metin; sendikalar, kooperatifler, kamusal hizmetler, yerel yönetimler ve eşit temsil gibi kurumları önemli görüyor ancak bunların değişmez bir model oluşturmadığını savunuyor. Temel öneri, insanların kendi yaşamları üzerinde sürekli söz ve karar sahibi olabilecekleri demokratik mekanizmaların kurulması.

ABD’de neden sol adaylar kazanıyor?

Ümit Kıvanç ile söyleşi: Madencilik, ilerleme miti ve gazeteciliğin geleceği

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →