₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Barış ihtimalini ayrışmaya kurban etmemek

Alevi aydınlarının yayımladığı bildiri sonrasında yaşanan tartışmayı yalnızca bildirinin içeriği ya da imzacıların siyasi tutumları üzerinden değerlendirmek bana eksik geliyor. Çünkü tartışma, giderek Aleviler ile Kürtler arasında bir karşıtlık kurulmasına doğru ilerliyor. Asıl üzerinde durmamız gereken de bence burada başlıyor: Barış ihtimalinin ortaya çıktığı bir dönemde, farklı toplumsal kesimlerin birbirinden uzaklaşmasına mı izin vereceğiz, yoksa ortak bir demokratik zemin kurmanın yollarını mı arayacağız?

Bu yazıyı bildiriyi bütünüyle savunmak ya da mahkûm etmek için yazmıyorum. Bildirinin eleştirilecek yönleri olabilir, hatta olmalıdır. Ben daha çok bu tartışmanın bizi nereye götürdüğüyle ilgileniyorum.

Barış ihtimalinin güvencesi ne olacak?

Türkiye uzun zamandır ilk kez, çatışmanın sona erdirilmesi ve Kürt meselesinin silahların gölgesinden çıkarılarak siyaset ve hukuk zemininde ele alınması bakımından gerçek bir imkânla karşı karşıya. Bunun nereye kadar ilerleyeceğini, kalıcı bir çözüme dönüşüp dönüşmeyeceğini bugün kimse kesin olarak bilmiyor. Geçmişte de umutlandığımız dönemler oldu. Önemli adımlar atıldı, sonra süreçler tıkandı ve büyük hayal kırıklıkları yaşandı.

Ben yine de bu sürece iyimser bakıyorum. Üstelik bunu yalnızca dışarıdan izleyen biri olarak söylemiyorum; tarafım. Çatışmanın sona ermesini, Kürt meselesinin demokratik ve hukuki yollarla çözülmesini, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin güvence altına alınmasını ve Türkiye’nin demokratikleşmesini savunuyorum. İşçilerin ve emekçilerin haklarını özgürce savunabildiği, kadınların ve LGBTİ+’ların eşit yurttaşlar olarak yaşayabildiği, ekolojik yıkıma karşı mücadelenin meşru kabul edildiği bir Türkiye istiyorum.

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan imkânı küçümsemek ya da daha başlamadan başarısız olacağına inanmak bana doğru gelmiyor. Ama iyimser olmak, geçmişte yaşananları unutmak anlamına da gelmiyor.

Geçmişte hangi noktalarda tıkandığımızı, hangi sözlerin tutulmadığını, hangi demokratikleşme girişimlerinin yarım kaldığını hatırlamak zorundayız. Bunların üzerini “yeni bir dönem başladı” diyerek örtemeyiz. Fakat geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarının bugünün ihtimalini tamamen ortadan kaldırmasına da izin vermemeliyiz.

Benim açımdan asıl mesele burada. Barışa inanmak, geçmişi unutmak değil. Tam tersine, geçmişte yaşananların yeniden yaşanmaması için başka türlü bir gelecek kurmayı göze almak.

Üstelik silahların susması tek başına kalıcı barış anlamına gelmeyecek. Bundan sonra asıl konuşmamız gereken, devletin yurttaşla ilişkisinin hangi haklar ve güvenceler üzerinden kurulacağı. Bugün kazanılan bir hak yarın siyasal dengeler değiştiğinde geri alınabiliyorsa ortada sağlam bir güvence yok demektir. Birkaç kişinin iyi niyetine veya verdiği sözlere dayanan bir düzenin ne kadar kırılgan olduğunu Türkiye’nin yakın tarihi bize yeterince gösterdi.

Bu yüzden barışı yalnızca çatışmanın sona ermesi olarak görmüyorum. Barışın Türkiye’nin hukuk düzenini ve siyaset anlayışını değiştirecek daha geniş bir demokratikleşme sürecine dönüşmesi gerekiyor.

Ayrışma kimin hareket alanını genişletir?

Son dönemde yaşanan gerilimlere bu gözle bakınca bazı gelişmeler daha anlamlı hale geliyor. Alevi bildirisi etrafındaki tartışma bunlardan biri. Demirtaş’ın açıklamaları, yazıları ve mektupları üzerinden Demirtaş ile Öcalan arasında bir karşıtlık varmış gibi bir algı oluşturulmaya çalışılması başka bir örnek. Sosyalist hareketin temsilcilerine yönelik operasyonların, sosyalistleri barış konusunda sessizleştirecek bir baskı alanına dönüşmesi de öyle. Mutlak butlan tartışmasının DEM Parti ile Özgür Özel’in genel başkanlığındaki CHP arasındaki dayanışmayı zayıflatabilecek bir hatta taşınması da bu tabloya eklenebilir.

CHP ile Yeni Parti arasındaki ayrışmanın derinleştirilmesini ve Yeni Parti’nin barış sürecinin dışında kalmasının ya da masadan kalkmasının teşvik edilmesini de ayrıca düşünmek gerekiyor. Altan Tan ve Kemal Öztürk’ün Alevi yurttaşları hedef alan açıklamalarının ardından yayımlanan bildiri ve Tuncer Bakırhan’ın kabul edilemeyecek tepkisi üzerinden Alevi-Kürt ayrışmasının kışkırtılması da aynı dönemin önemli gerilimlerinden biri.

Bütün bunları tek bir merkezden yönetilen kusursuz bir planın parçaları olarak görmek bana doğru gelmiyor. Siyaset bundan daha karmaşık. Farklı aktörlerin kendi hesapları, kendi hataları ve kendi sorumlulukları var. Ama bütün bu gelişmelerin aynı anda farklı toplumsal fay hatlarını harekete geçirmesi de üzerinde düşünülmeyecek bir tesadüf değil.

Meclis açılışının arifesinde bu kadar gerilim ve ayrışmadan ne murat edilmiş olabilir?

Bana göre burada yalnızca barış sürecinin toplumsal meşruiyetini daraltma çabasını değil, iktidarın karşısındaki demokratik ve toplumsal muhalefetin elini zayıflatma ihtimalini de görmek gerekiyor. Kürt siyasal hareketi içinde karşıtlıklar yaratmak, DEM Parti’yi müttefiklerinden uzaklaştırmak, sosyalistleri barış konusunda tarafsızlaştırmak, CHP ile Yeni Parti tabanındaki ayrışmayı büyütmek ve Aleviler ile Kürtleri karşı karşıya getirmek, geniş bir demokratik ortaklaşmanın kurulmasını zorlaştırır. Böyle bir durumda iktidarın hareket alanı genişler.

Ama bu hesabın bütünüyle tuttuğunu da düşünmüyorum.

Bunca gerilime rağmen toplumsal ve siyasal muhalefetin tamamı kendisine biçilen role girmedi. Demirtaş ile Öcalan arasında bir tercih yapılması gerektiği fikri Kürt siyasal hareketinin bütününü açıklayan bir karşıtlığa dönüşmedi. Sosyalistlere yönelik operasyonlar sosyalistlerin barış konusundaki ilkesel tutumunu ortadan kaldırmadı. Mutlak butlan tartışması DEM ile CHP arasındaki bütün dayanışma kanallarını koparmadı. CHP ile Yeni Parti arasındaki ayrışma barış sürecini bütünüyle sahipsiz bırakmadı.

Bir bildiri, bütün bir toplum adına konuşmaz

Alevi bildirisi için de aynı şeyi söylemek mümkün. 53 Alevi aydınının imzaladığı bir bildiri üzerinden bütün Alevileri barış karşıtı bir pozisyona yerleştirmek doğru değil. Aleviler kendi içinde farklı siyasi görüşlere sahip. Aynı durum Kürtler, sosyalistler, işçiler, kadınlar ve toplumun diğer kesimleri için de geçerli.

Bildirinin içeriği elbette eleştirilebilir. İmzacıların siyasi tutumları da tartışılabilir. Fakat Alevilerin tarihsel hafızasını ve kaygılarını yok sayarak yapılacak bir eleştirinin bizi doğru bir yere götürmeyeceğini düşünüyorum.

Burada kendi tarafımıza da aynı ölçüyü uygulamak zorundayız.

Altan Tan’ın veya Kemal Öztürk’ün Alevilere yönelik sözlerini eleştirirken gösterdiğimiz hassasiyeti kendi çevremizden gelen açıklamalar karşısında da gösterebilmeliyiz. Tuncer Bakırhan’ın bildiri imzacılarından bazılarına yönelik sözlerini eleştirirken, kendi tarafımızdan söylenen yanlışları da açıkça söyleyebilmeliyiz.

Bunu yapamazsak savunduğumuz demokratik ilkelerin bir anlamı kalmaz.

Taraf olmak ile her koşulda kendi tarafını haklı çıkarmak aynı şey değildir.

Benim için bu ayrım önemli.

Kişiler değişebilir. Siyasi dengeler değişebilir. Bugün sürecin içinde bulunan aktörler yarın aynı yerde olmayabilir. Kalıcı olması gereken ise başka bir şey: Çatışma sonrasında hangi hukuki ve siyasal kuralların geçerli olacağı.

Ben barışın güvencesinin kişiler arasındaki ilişkilere değil, kurumlara ve hukuka dayanması gerektiğini düşünüyorum.

Hafızayı ortak geleceğe taşıyabilmek

Geçmişin acılarını da bu tartışmanın dışında bırakamayız. Katliamlar, inkâr politikaları, yok saymalar, sürgünler, faili meçhuller, darbeler ve ayrımcılıklar toplumların hafızasında yaşamaya devam ediyor. Dersim’den Maraş’a, Çorum’dan Sivas’a uzanan acılar Alevilerin hafızasında; inkâr ve çatışma deneyimi Kürtlerin hafızasında yaşamaya devam ediyor. Sosyalistlerin baskılarla, işçilerin sömürüyle, kadınların eşitsizlik ve şiddetle, LGBTİ+’ların ayrımcılıkla, ekolojistlerin yaşam alanlarının yok edilmesiyle mücadelesi de bugünün demokratikleşme arayışından koparılamaz.

Bunları unutalım demiyorum. Tam tersine, unutmanın yeni acılara zemin hazırlayabileceğini düşünüyorum.

Ama hafızanın bizi nereye götürdüğü de son derece önemli.

Geçmişi hatırlamak, bugünün insanlarını geçmişte yaşananların sorumlusu haline getirmek anlamına gelmemeli. Bir topluluğun acısını tanımak diğerinin acısını küçültmez. Alevilerin yaşadığı acıları kabul etmek Kürtlerin yaşadığı acıları azaltmaz; Kürtlerin uğradığı inkâr ve şiddeti tanımak da Alevilerin yaşadıklarını görünmez hale getirmez.

Bence hafızanın asıl anlamı burada. Aynı acıların yeniden yaşanmasını engelleyecek bir hukuk ve demokrasi düzeni kurabilmek.

Ortaklaşmak da herkesin aynı düşünmesi demek değil.

DEM Parti ile demokratik muhalefet farklı konularda farklı düşünebilir. Sosyalistler kendi siyasal çizgilerini koruyabilir. Alevi hareketi kendi taleplerini savunabilir. İşçiler ve emekçiler sınıfsal talepleri için, kadınlar eşitlik için, LGBTİ+’lar hakları için, ekolojistler yaşam alanlarının korunması için mücadele edebilir.

Ben zaten demokratikleşmeyi bunun için de istiyoruz: Hepimizin aynı şeyi düşünmesi için değil, farklı düşüncelere rağmen birlikte yaşayabilmemiz için.

Sorun, bu mücadelelerin birbirinin alternatifi haline gelmesiyle başlıyor. Bir grubun hakkını savunmanın başka bir grubun hakkına karşı konumlanmak olarak görülmesi, demokratik siyasetin alanını daraltıyor. Farklı olanı siyasal tehdit olarak görmeye başladığımızda ortak bir gelecek kurmak da zorlaşıyor.

Dayanışmadan kalıcı güvenceye

Bu nedenle son dönemde ortaya çıkan dayanışma örneklerini önemsiyorum. DEM Parti’nin mutlak butlan tartışmasında Özgür Özel ve arkadaşlarının yanında durması, tutuklanan sosyalistleri cezaevinde ziyaret etmesi; Özgür Özel ve sosyalistlerin barış sürecine destek vermesi, DEM Parti’nin tüzük ve programında Alevileri, partinin “çok kimlikli, çok inançlı ve eşitlikçi” toplum modelinin asli ve kurucu öznelerinden biri olarak tanımlaması, Alevilerin oy tercihlerinde ve taban düzeyinde DEM Parti’ye uzun süredir destek vermesi, bütün sorunlara rağmen farklı siyasal kesimler arasında dayanışma kurulabildiğini gösteriyor.

Barışın kalıcı olabilmesi için birkaç siyasi aktörün kendi aralarında vardığı bir mutabakat yeterli olmayacak. Bunun doğal adreslerinden biri Meclis. Ama Meclis’in yanında demokratik ve toplumsal muhalefetin de sürece sahip çıkması gerekiyor.

Kim ne yapacak? Hangi haklar güvence altına alınacak? Süreç nasıl denetlenecek? İktidar değiştiğinde bugün üzerinde anlaşılmış olan şeylerin güvencesi ne olacak?

Bunlar birkaç kişinin vereceği sözlerle çözülebilecek meseleler değil. Türkiye’nin daha önce yaşadığı süreçlerin en önemli derslerinden biri de bu. Güveni kişilere değil, hukuka ve kurumlara bağlamak zorundayız.

Elbette siyasette bilinçli kışkırtmalar var. Toplumdaki korkuların ve tarihsel fay hatlarının siyasi amaçlarla kullanıldığını da görüyoruz. Fakat her gerilimi dışarıdan kurulmuş tek bir planla açıklamak da kolaycılık olur. Çünkü böyle yaptığımızda kendi sözümüzün ve davranışımızın sorumluluğundan kurtuluyoruz.

“Bizi ayrıştırıyorlar” demek yetmez.

Kendi sözümüzün, kendi öfkemizin ve kendi siyasi reflekslerimizin ayrışmayı ne kadar kolaylaştırdığını da sormamız gerekiyor. Demokratik ilkeleri yalnızca karşı taraf için savunuyorsak, orada artık ilkeden çok siyasi çıkar konuşmaya başlar.

Bu ihtimali birlikte korumak

Türkiye bugün gerçekten önemli bir eşikte duruyor.

Buradan yeni kamplaşmalar çıkabilir. Barış ihtimali ve demokratikleşme, geçmişin korkularına, yeni siyasi hesaplara ve birbirimize karşı geliştirdiğimiz güvensizliğe kurban edilebilir. Ama başka bir ihtimal de var. Çatışmanın sona ermesi, Türkiye’nin daha geniş bir demokratikleşme tartışmasına kapı aralayabilir.

Bunun olup olmayacağını yalnızca hükümetin atacağı adımlar belirlemeyecek. Muhalefetin tutumu, toplumsal hareketlerin birbirleriyle kuracağı ilişki ve Meclis’in sürece ne kadar sahip çıkacağı da önemli olacak.

Ben bu süreç konusunda iyimserim. Ama iyimserliğin tek başına yetmeyeceğini de biliyorum.

Ben tarafım.

Kürt meselesinin demokratik çözümünden, silahların susmasından, eşit yurttaşlıktan, özgürlükten, emekten, kadınların ve LGBTİ+’ların eşitliğinden, ekolojik yaşamın korunmasından ve demokratikleşmeden tarafım.

Aynı zamanda barış sürecinin herhangi bir siyasi aktörün mülkü haline gelmesini istemiyorum. Farklı toplumsal kesimlerin birbirlerinin haklarını savunabilmesini, kendi farklılıklarını korurken ortak bir demokratik zeminde buluşabilmesini istiyorum.

Eski korkulara teslim olmadan, geçmişin acılarını unutmadan ilerlemek mümkün.

Bunun kolay olduğunu düşünmüyorum. Ama Türkiye’nin önündeki bu ihtimali daha başlamadan birbirimize karşı kullanacağımız yeni bir ayrışmanın içine gömmeyi de kabul etmiyorum.

Eğer bu fırsatı değerlendirebilirsek, bugün yalnızca çatışmayı sona erdirmek için değil, daha demokratik bir ülke kurmak için de bir başlangıç yapabiliriz.

Bence asıl mesele de bu.

Laiklik ve popülizm

Alevi bildirisi etrafındaki tartışma neden barış süreciyle ilişkili?

Suat Turan’a göre bildirinin içeriği eleştirilebilir; ancak tartışma Aleviler ile Kürtler arasında genel bir karşıtlığa dönüştürüldüğünde barışın toplumsal zemini daralır. Bir bildirinin imzacıları bütün bir toplumun yerine konulamaz.

Kalıcı barış için silahların susması yeterli mi?

Yazar, çatışmanın sona ermesini gerekli görüyor; kalıcılık için eşit yurttaşlık haklarının, hukuki güvencelerin ve demokratik denetimin de gerektiğini savunuyor. Sürecin geleceği birkaç siyasi aktörün ilişkisine bağlı kalmamalı.

Farklı siyasi ve toplumsal kesimler nasıl ortaklaşabilir?

Ortaklaşma, taleplerden vazgeçmeyi veya herkesin aynı düşünmesini gerektirmiyor. Yazının önerisi, farklı mücadelelerin birbirine rakip hale getirilmediği ve herkesin hakkının hukukla korunduğu bir demokratik zemin.

Barış sürecine pozitif bir kaygıyla yaklaşmak

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →