Bugün siyasetin önündeki temel meselelerden biri hâlâ aynı: Birbirine benzemeyen insanlarla nasıl birlikte yaşayacağız?
Dilimiz aynı değil, kimliğimiz aynı değil, inancımız, yaşam biçimimiz ve toplumsal beklentilerimiz de aynı değil. Üstelik bunlar artık siyasetin dışında tutulabilecek farklılıklar da değil. Buna rağmen siyasal düşüncemizin önemli bir bölümü toplumu hâlâ tek bir merkez, tek bir irade ve mümkün olduğunca ortak bir kimlik üzerinden kurmaya çalışıyor. Toplum çoğullaştıkça bu siyasal akıl daha fazla gerilim üretiyor.
Buradan başka bir yere bakmak gerekiyor. Ben “sifonoforlaşmak” kavramını biraz da bu nedenle kullanıyorum. Sifonofor, dışarıdan bakıldığında tek bir canlı gibi görünen, ama farklı işlevlere sahip çok sayıda birimin bir araya gelmesiyle oluşan bir yapı. Beni ilgilendiren biyolojik ayrıntısından çok, burada ortaya çıkan fikir: Bir bütünün oluşması için parçaların birbirinin aynısı olması gerekmiyor. Hatta bazı durumlarda bütün, farklı işlevlere sahip birimlerin bir aradalığı sayesinde var olabiliyor.
Toplum için de böyle düşünmek mümkün. Birlik ile farklılık arasında sürekli bir seçim yapmak zorunda olduğumuz söyleniyor. Farklılık varsa birlik zayıflar, birlik isteniyorsa farklılıkların geri çekilmesi gerekir gibi bir siyasal alışkanlık var. Oysa farklılıkları ortadan kaldırmadan da bir bütün kurulabilir. “Sifonoforlaşmak” benim için biraz bunu anlatıyor: Aynılaşmadan ortaklaşmak.
Bu, yalnızca “birlikte yaşayalım” demek değil. Birbirimize tahammül etmek de yetmez. Kendi kararlarını alabilen toplulukların ortak meselelerde başka topluluklarla birlikte hareket edebilmesini düşünmek gerekiyor. Bir topluluğun kendi sözünü söylemesiyle ortak bir sözün parçası olması birbirini dışlamak zorunda değil.
Toplumun kendi yaşamını örgütlemesi
Kürt hareketinin son yıllarda demokratik toplum, demokratik konfederalizm, özerklik, komün ve meclis etrafında geliştirdiği düşüncelere bu açıdan bakıldığında başka bir şey görünüyor. Bu kavramları yalnızca mevcut devlet düzeninin yerine geçirilecek yeni kurumlar olarak ele almak bana yeterli gelmiyor. Asıl dikkat çekici olan, bunların arkasındaki toplum düşüncesi.
Burada toplum, kendisine yukarıdan biçim verilmesi beklenen bir kitle olmaktan çıkıyor. Kendi yaşamını örgütleyebilen, ihtiyaçlarını ifade edebilen ve karar üretebilen bir özne haline geliyor. Değişiklik belki de tam burada başlıyor.
Komünü yalnızca küçük bir idari birim olarak görmek bu nedenle eksik kalır. Komün, insanların gündelik hayatları üzerinde yeniden söz sahibi olabilecekleri bir alan olabilir. Su, ulaşım, eğitim, bakım, güvenlik, mahalledeki ortak ihtiyaçlar… Bunların hepsi siyasetin konusu. Siyaseti yalnızca parlamento, hükümet veya devlet kurumları üzerinden düşündüğümüzde hayatın önemli bir bölümünü siyasetin dışında bırakıyoruz.
Meclis de burada başka bir anlam kazanıyor. Farklı insanların karşılaştığı, kendi sözünü ortaya koyduğu ve ortak kararın oluştuğu bir alan. Ortak iradenin önceden hazır bir biçimde var olmadığını, farklı insanların karşılaşmaları içinde oluştuğunu kabul etmek gerekiyor.
Özerklik ile dayanışmayı birlikte düşünmek
Özerklik meselesi de buradan devam ediyor. Özerkliği çoğu zaman kendi başına kalmak, dışarıdan bağımsızlaşmak gibi düşünüyoruz. Oysa insanın ve toplumun ilişkiler dışında var olması mümkün değil. Özerkliği ilişkilerden kopmak olarak değil, ilişkileri kendi iradenle kurabilmek olarak düşünmek bana daha anlamlı geliyor.
Bir komünün başka bir komüne ihtiyaç duyması onun özerkliğini ortadan kaldırmaz. Bir yerel topluluğun başka topluluklarla ortak karar alması da kendi özgünlüğünden vazgeçtiği anlamına gelmez. Özerklik ile dayanışmanın birbirinin karşıtı olmadığını burada daha açık görebiliriz.
Demokratik konfederalizm düşüncesine de bu gözle bakılabilir. Hazır bir devlet modeli ya da yukarıdan aşağıya kurulacak yeni bir yönetim biçiminden çok, farklı toplumsal birimlerin birbirleriyle ilişki kurma biçimi olarak. Farklı komünler, meclisler ve yerel yapılar kendi özelliklerini koruyabilir; ortak sorunlarda birlikte davranabilir. Böyle bir ilişkide merkez, bütün farklılıkları kendisine bağlayan zorunlu bir üst irade olmaktan çıkıyor. Ortaklık, farklı öznelerin birbirleriyle kurduğu ilişkiden doğuyor.
Bize çoğu zaman iki seçenek sunuluyor: Ya güçlü bir merkezi yapı olacak ya da toplum parçalanacak. Ya herkes ortak bir siyasal kimlik altında birleşecek ya da farklılıklar çatışmaya dönüşecek. Bu ikiliğin bugün artık yeterli olmadığını düşünüyorum.
Başka bir ihtimali düşünmek zorundayız: Farklı toplulukların kendi karar alanlarını koruduğu, ortak meselelerde ise birlikte davranabildiği bir toplum mümkün mü? Bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda hazır bir cevabım yok. Ama önce böyle bir ihtimali siyasal olarak düşünebilir hale gelmek gerekiyor.
Toplumun siyasal kapasitesi
Bu düşünce devleti bir anda ortadan kaldırmayı gerektirmiyor. Meseleyi “devlet olsun mu, olmasın mı?” sorusuna indirgemek de doğru değil. Daha önemli soru şu olabilir: Toplum kendi siyasal kapasitesinin ne kadarını devlete devrediyor?
İnsanların kendi yaşadıkları yerle, kendi hayatlarıyla ve kendi ihtiyaçlarıyla ilgili kararları sürekli olarak merkezi kurumlara bırakmaları, zaman içinde toplumu siyasetin öznesi olmaktan çıkarabilir. Devlet demokratikleşse bile bu ilişki biçimi kendiliğinden değişmeyebilir. Çünkü kurumların demokratikleşmesi, toplumun kendi kararlarını üretme kapasitesini otomatik olarak artırmıyor.
Demokratikleşmeyi yalnızca devletin demokratikleşmesi ya da daha iyi yasaların yapılması olarak görmemek gerekiyor. Bunlar önemli. Fakat toplumun kendi kendisini örgütleme kapasitesi gelişmiyorsa, en demokratik kurumlar bile zamanla toplumdan kopuk yapılara dönüşebilir. Siyasetin yalnızca yukarıdaki kurumlarda yürütülmesi, aşağıdaki toplumsal hayatı yeniden edilgenleştirebilir.
Bugünün asıl meselesi burada. Yeni bir sistemin bütün ayrıntılarını şimdiden çizmekten çok, insanların yaşadıkları yerde ne kadar söz sahibi olabildiğine bakmak gerekiyor. Kararların hayatın bulunduğu yere ne kadar yaklaşabildiği, insanların farklılıklarıyla birlikte ne kadar örgütlenebildiği ve ortak sorunlar karşısında ne kadar birlikte hareket edebildiği daha belirleyici olabilir.
Bunun tek bir biçimi olmak zorunda değil. Demokratik toplum düşüncesinin kendisini canlı tutan yanlarından biri de tek bir modele kapanmaması. Komünler, meclisler, yerel örgütlenmeler, kadınların ve farklı toplumsal kesimlerin kendi sözünü kurduğu yapılar, mahallelerde ortaya çıkan dayanışmalar yalnızca siyasal araçlar değil. Bunlar başka bir toplum ilişkisinin deneyimleri olarak da görülebilir.
Büyük dönüşümlerin yalnızca yukarıdan geleceği düşüncesinden vazgeçmek gerekiyor. Bir yasa çıkarılır, yeni bir kurum kurulur, yeni bir yönetim modeli uygulanır ve toplum değişir diye düşünmek kolay. Fakat toplumun kendisi değişmeden kurumların değişmesinin ne kadar kalıcı olacağı tartışmalı. Siyaset gündelik hayattan koptuğunda, en demokratik kurum bile zamanla yeniden merkezileşebilir.
Aynılaşmadan bir bütün oluşturmak
“Sifonoforlaşmak” benim için hazır bir model değil. Daha çok toplumu başka türlü düşünmenin bir yolu. Toplumu tek bir merkez tarafından yönetilen yekpare bir beden olarak görmek yerine, farklı toplumsal birimlerin kendi özelliklerini koruyarak oluşturduğu bir bütün olarak düşünmek. Bütünün gücünü parçaların birbirine benzemesinde değil, birbirleriyle kurdukları ilişkide aramak.
Bu bakışta farklılık artık aşılması gereken bir engel olmaktan çıkıyor; toplumun kuruluşunun bir parçası haline geliyor. Yarının demokratik toplumunu düşünürken ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de bu olabilir.
Tek bir kimliğin diğer bütün kimlikleri kendisine eklediği bir toplum yerine, farklılıkların kendi sözünü koruyabildiği ve ortak bir gelecek kurabildiği bir toplumdan söz ediyoruz. Tek bir merkezin bütün toplumsal iradeleri temsil ettiği bir yapı yerine, farklı iradelerin birbirleriyle ilişki kurabildiği bir siyasal düzeni düşünmek gerekiyor.
Bunun hazır bir modeli yok. Bir yasa çıkarıldığında tamamlanmayacak; devlet kurumlarının yeniden düzenlenmesiyle de kendiliğinden ortaya çıkmayacak. Daha çok insanların gündelik hayatlarında, birbirleriyle kurdukları ilişkilerde, yerel karar mekanizmalarında, dayanışma biçimlerinde ve ortak sorunlar karşısında birlikte davranma deneyimlerinde oluşacak.
Nasıl birlikte yaşayacağız?
Bu yüzden geleceğe ilişkin soruyu yalnızca “Kim yönetecek?” diye sormak bana artık yeterli gelmiyor. “Nasıl birlikte yaşayacağız?” sorusunu daha fazla ciddiye almak gerekiyor.
Çünkü siyaset yalnızca iktidarı ele geçirmek veya devleti yönetmek olarak kaldığında toplum yine siyasetin nesnesi oluyor. İnsanlar adına karar veriliyor, insanlar adına konuşuluyor ve toplum adına bir irade oluşturuluyor. Oysa siyaseti insanların kendi yaşamlarını birlikte kurma kapasitesi olarak düşünmeye başladığımızda başka bir alan açılıyor.
“Sifonoforlaşmak” dediğim şey biraz da burada duruyor: Farklılıkları ortadan kaldırmadan ortaklaşmak; özerkliği yalnızlaşmaya dönüştürmeden dayanışabilmek; birbirinin yerine geçmeden birlikte bir bütün oluşturabilmek.
Bunun mümkün olup olmayacağını bugünden kesin olarak bilmiyorum. Belki birçok yerde başarısız olacak, belki başka biçimlere dönüşecek. Ama mevcut siyasal biçimlerin ürettiği ikiliklerin dışına çıkmak istiyorsak, toplumun tek bir beden olmak zorunda olmadığı ihtimalini düşünmek zorundayız.
Gelecek belki de büyük bir merkezin yukarıdan kuracağı yeni bir toplumdan çok, aşağıdan birbirine bağlanan farklı toplumsal ilişkilerin zaman içinde oluşturacağı bir bütün olacak.
Aslında toplum dediğimiz şey hiçbir zaman tek bir beden değildi. Biz onu öyle düşünmeye alıştık.
Sifonoforlaşmak ne demek?
Suat Turan bu kavramı, farklı toplumsal birimlerin kendi özelliklerini koruyarak ortak bir bütün oluşturabilmesini anlatmak için kullanıyor. Kavram, aynılaşmadan ortaklaşmayı ve birlik ile farklılığın birbirini dışlamak zorunda olmadığını düşünmeye çağırıyor.
Özerklik ile dayanışma nasıl birlikte düşünülebilir?
Yazıda özerklik, ilişkileri kendi iradesiyle kurabilmek üzerinden düşünülüyor. Bir topluluğun başka topluluklara ihtiyaç duyması ya da ortak karar alması, kendi karar alanından ve özgünlüğünden vazgeçmesi anlamına gelmiyor.
Demokratik toplum ile devletin demokratikleşmesi arasındaki fark ne?
Suat Turan’a göre kurumların demokratikleşmesi, insanların kendi kararlarını üretme kapasitesini otomatik olarak artırmıyor. Demokratik toplum, insanların yerel örgütlenmeler, meclisler ve dayanışma ilişkileri yoluyla gündelik hayatları üzerinde söz sahibi olabilmesini de gerektiriyor.

