₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Barış için örgütlenen liman işçileri: Patronun hesabına sığmayan dayanışma

Yaşam hakkını savunurken karşımıza silah tekellerinin kâr bilançosu dikiliyorsa, müşterek geleceğimizi mülk edinmeye kalkan bu hayasızlığa duyduğumuz öfkedir hayata olan aidiyetimiz. Başkalarının yıkımı pahasına biriktirdiği servete hürmet talep eden ve bu gaspa “iş ciddiyeti” etiketiyle saygınlık kazandırma peşindeki sermayenin yanında; hastane ödeneklerini kısıp silah ihalelerinde kesenin ağzını açan devletler de patronun kasasına “millî menfaat”, işçinin alın terine “bütçe yükü” muamelesi yaparak hangi sınıfın bekçiliğini üstlendiğini deklare etti. Fedakârlık vaazlarının faturası ise hep aynı yerden; dünyayı sırtında taşıdığı hâlde ay sonunu zor getiren ücretlinin cebinden…

İşçinin vicdanı liman kapısında kalmaz

Mayıs 1920’de Londra’nın dok işçilerinin, Sovyet Rusya’ya karşı kullanılmak üzere Polonya’ya yollanacak mühimmatı Jolly George gemisine yüklemeyi reddederek Britanya İmparatorluğu’nun kudretini rıhtımda beklettiği gibi; ITF’nin de desteklediği, on yedi ülkede yüzü aşkın limanı kapsayan 30 Ekim çağrısında da aynı tahakküme karşı benzer bir iradeyle karşılaşıyoruz. Sandık başında reyi alkışlanan emekçi, liman turnikesinden geçtiğinde aklını ve vicdanını işverene devretmiş farz ediliyor; kendi elleriyle yüklediği konteynerin kimin tepesine yağacağını sorması bile şirketin işleyişine müdahale, iş disiplinine karşı bir kabahat sayılmakta.

Ne var ki patronun tapulu malı saydığı sevkiyat düzeni, rıhtımdaki işçilerin birbirine kenetlenmiş bilgisine ve nasırlı ellerine muhtaçtır. Vinci yürütüp halatı çözen ve geminin programını işleten kolektif emek, “Bu yük buradan gitmeyecek!” diye hüküm verdiğinde, sermayenin “biricik” mülkiyet hakkı da rıhtımın betonuna çarparak sınırına dayanmış olur.

Grev fonundan sınırları aşan dayanışmaya

Liman-İş’in de imzasını taşıyan Mayıs 2026 tarihli İstanbul Bildirgesi, savaş karşıtlığıyla iş güvencesini birlikte ele alırken, başka halkların yaşam hakkını savunan işçinin kendi evinin ekmeğini patronun iki dudağı arasından kurtarma zorunluluğunu da hesaba katıyor elbette. Grev fonunda biriken her kuruş, kürsülerden cesaretine methiyeler düzülen işçinin sonraki aylarda kirasını ve mutfak masrafını omuz omuza üstlenmenin; sınıf dayanışmasını sloganlardan çıkarıp geçim kavgasının tam ortasına taşımanın maddi karşılığıdır.

Bildirgenin otomasyona karşı tutumunu da bu gasp kavgasının içinde okuyabiliriz. İşçinin yükünü hafifletip daha kısa mesaiye imkân verebilecek teknik gelişmenin patron elinde kapı önüne koyma sopasına dönüşmesi, kolektif emeğin ürettiği zenginliğin kimin kasasında toplanacağına ilişkin doğrudan bir sınıf sorunudur; zira işçinin çalınan zamanından pay istemesiyle, döktüğü alın terinin hangi amaca hizmet edeceği hakkında söz söylemesi aynı kavgada birleşiyor.

Haydarpaşa için yapılan çağrıları liman kayıtlarının işçi denetimine açılması talebiyle birlikte okumak, yönetimin sahte dayanışma beyanlarıyla ticari izinlerini aynı dosyada buluşturup, meydanlardaki öfkenin sevkiyat sözleşmelerindeki karşılığını da sormak demektir. Kanlı yükü komşu limana yönlendiren armatörün karşısına başka bir ülkenin sendikası dikildiğinde ise, haritaları kendi aralarında pay edip işçiye sınır adabı öğreten patronlar, tulum giyenlerin sınır tanımayan birliğini de hesaba katmak zorunda kalacaklar.

Öte yandan bir limanda mühürlenen sevkiyatın başka bir rıhtımdan kaçırılmasını engellemek, liman işçileri arasında kesintisiz haberleşmeye ve ortak takibe bağlıdır. Armatörün her yeni güzergâh hilesine başka bir rıhtımdaki işçi sınıfından anında barikat kurulabilmesi için, eylem gününü aşan kalıcı bir mücadele ağını da diri tutmak gerekecek.

Sermayenin zarar hanesi, işçinin söz hakkı

Şimdi grevle şalterlerin indiği o rıhtımı düşünün. Şirket avukatları içeride gecikmenin maliyetini hesaplarken, iş cinayetlerine kurban gitmeden evine tek parça dönmek isteyen liman işçisiyle, denizin öte yakasında yuvasını bombalardan korumaya çalışan aileler arasında kurulan sımsıkı bağ, satın alınmış mesainin sınırlarını epeydir aşmış ahvalde. Neticede şirketin “zarar” ve “gecikme” diye kayda geçirdiği süre, işçinin kendi emeği ve insanlık onuru hakkında bizzat söz söylediği, tarihi kendi elleriyle yazdığı zamandır artık.

Belli ki burjuvazi, mukaveleyi imzalarken parasını ödediği saatlerin böyle sarsıcı bir sınıf kardeşliğine dönüşebileceğini hiç hesaba katmamış; zira onun muhakeme ufku kasasının hacmiyle sınırlıdır, ne var ki işçinin ufku ürettiği hayatın tamamını kuşatır.

Fransa’da tarihsel inat: Sokağın diyalektiği

Liman işçilerinin barış mücadelesi neden önemli?

Silah sevkiyatının işlemesi onların bilgisine ve kolektif emeğine bağlı. Sevkiyatı reddetmeleri, savaş karşıtlığının ekonomik işleyişe müdahale edebilen bir güce dönüşmesinin imkânını gösteriyor.

Barış talebiyle iş güvencesi nasıl birleşiyor?

Silah yüklemeyi reddeden işçinin geçimini ve çalışma hakkını koruyabilmesi, mücadelenin sürdürülebilmesinin koşullarından biri. Yazı, grev fonlarını bu maddi dayanışmanın araçları arasında ele alıyor.

Uluslararası örgütlenme neden gerekli?

Bir limanda reddedilen sevkiyatın başka bir limana kaydırılmasını engellemek, ülkeler arasında sürekli haberleşmeyi, ortak takibi ve birlikte hareket etmeyi gerektiriyor.

1871 Paris Komünü, Mayıs 1968, 2026: Yine Fransa, neden Fransa?

Mevsimlik tarım işçiliği: Göç, yoksulluk ve güvencesizlik

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →