Bedenlerimiz, sadece kendi varlığımızı meydana getirdiğimiz alanlar mı yoksa toplumun ve iktidarın izlerini mi taşır?
Biyopolitika iktidarın, insan bedenini ve yaşamını yönetme biçimi olarak tanımlanır. Bizim kendi ellerimizle seçtiğimiz bu iktidar aslında hayatımızın görünmeyen siyasetini yapar.
Bugünlerde siyaseti, seçim sandıklarıyla, meclis oturumlarıyla ya da parti logolarıyla sınırlamak kolay geliyor. Oysa siyaset, çok daha derinlerde; nefes aldığımız havada, musluktan akan suda, sınır kapılarında açlıkla susuz bırakılan mültecilerin bedenlerinde, kadınların doğurganlığı üzerinde kurulan baskılarda, işçilerin vardiya süresinde, hatta kimin yaşayıp kimin öleceğini karar veren sağlık politikalarında gizleniyor.
İşte bu yüzden “biyopolitika” kavramı, bugünü anlamak için bize önemli bir anahtar sunuyor.
Biyopolitika, en yalın haliyle, iktidarın hayatın kendisi üzerindeki yönetim biçimidir. Modern insan bedeni, sağlığımızda, gündelik yaşam pratiklerimizde şekillenir. İktidar yaşamımızı koruma altına almak adına bizi sınırlandırır ve kurallar koyar. Biz de bu kurallar çevresinde yaşamımızı sürdürürüz. Yalnızca yasaları değil, bedenleri; yalnızca toplumu değil damarlarımızda dolaşan kanı da düzenlemeye çalışan bir iktidar tarzıdır.
Fakat iktidar ile birlikte tarih ve toplumun yapısı da yaşamımızı şekillendirir.
Şu anki bedenlerimiz sonraki nesil için bellek gibidir. Tarihsel süreç, biyopolitikanın ortaya çıkış koşullarını; toplum ise bu iktidar mekanizmasının hem hedefini hem de sınırlarını belirler. Her yeni iktidar, modern bedenin doğuşunu simgeler. Toplum, kültür, kurallar ve gelenekler değiştikçe insan bedeni kendini yeniler ve buna bağlı olarak adaptasyon gerçekleştirir. İnsanın girdiği topluma ve o topluma bağlı kurallara adapte olması bukalemunun kendini korumak için renk değiştirmesinden farksızdır. Dolasıyla biyopolitika, devletin yaşam üzerindeki iktidarını anlamak için kritik bir kavramdır.
Fransız düşünür Micheal Foucault’nun biyopolitika kavramsallaştırması modern toplumların yönetim biçimlerini çözümlemede önemli bir araçtır. Foucault, bu kavramı ortaya koyarken “yaşatmak ve ölmeye terk etmek” ifadesini kullanır. Yani devletin ya da iktidarların, kimlerin daha uzun, sağlıklı, güvenli bir yaşam süreceğine; kimlerinse yoksulluk, hastalık ya da savaşla ölüme terk edileceğine karar verme gücünü anlatır.
Bunu en çarpıcı biçimde pandemi günlerinde gördük. Aşıların dağıtımında “öncelik” kime tanındı? Zengin ülkeler, milyonlarca dozu depolarında çürütürken Afrika’da insanlar aşıya ulaşamadı. “Hayat hakkı” kimin için daha değerliydi? Ya da kimin yoğun bakım yatağı bulabildiği, kimin evden çalışabildiği, kimin her gün fabrikaya sürüldüğü… Bunların hepsi biyopolitikanın güncel örnekleriydi.
İşte biyopolitikanın çıplak yüzü burada beliriyor.
Bir başka örneği mülteci krizinde görüyoruz. Sınırların soğuk tel örgülerinde açlıktan ölen çocuklar ile Avrupa’daki doğum kliniklerinde koruma altına alınan yeni doğan bebekler arasındaki farktır biyopolitika. Mülteci kamplarında, açlıkla boğuşan binlerce insanın yaşamı ile göçmen emeğini “ucuz işgücü” olarak gören kapitalist düzen arasındaki ilişkiyi düşünelim. Sınırda donarak ölen bir çocuğun hayatı, Avrupa’nın korunaklı banliyölerinde büyüyen bir çocuğun hayatı kadar “değerli” sayılmıyor. Bu farkı belirleyen yalnızca coğrafya değil, iktidarın hayatı kimin için “korumaya değer” gördüğüdür. Bedenler arasında yapılan bu ayrım, biyopolitikanın ta kendisidir.
Çevre mücadelesine bakalım. Bir köyün ortasına dikilen termik santral, oradaki köylülerin ciğerlerini zehirlerken; şirket patronları daha uzun, daha sağlıklı yaşam sürüyor. Kim için temiz hava? Kim için kansere davetiye çıkaran duman? Bu da biyopolitikanın ta kendisi. Bizim için Antroposen çağı bu kadar yakınken belli bir kesimin farkında bile olmaması biyopolitikanın insan hayatındaki gücünden kaynaklanır.
Eşcinsellerin ve trans bireylerin yaşadıkları da biyopolitikadan ayrı düşünülemez. Bir trans kadının hastanede görmezden gelinmesi, hormon tedavisine erişememesi, nefret cinayetlerinde adalet bulamaması… Bunlar sadece toplumsal ayrımcılık değil, aynı zamanda kimin yaşamaya değer bulunup bulunmadığına dair iktidarın aldığı kararların bir yansımasıdır.
Hapishaneleri de unutmayalım. Tutukluların tedaviye erişememesi, ağır hasta mahpusların ölüme terk edilmesi, bedenin dört duvar arasında çürümeye zorlanması… Bedenin siyaset tarafından nasıl kontrol edildiğinin bir başka somut örneği.
Ve elbette işçi sınıfı. Fabrika yangınlarında kapılar kilitliyse, madenlerde iş güvenliği sağlanmıyorsa, inşaatlarda işçiler düşüp ölüyorsa, burada da biyopolitik bir tercih vardır: Sermaye için bazı hayatlar gözden çıkarılabilir görülmektedir.
Kadın bedeni üzerindeki politikalar da benzer bir örnek. Doğum kontrolünden kürtaj hakkına, cinsellik eğitiminden doğurganlık teşviklerine kadar her müdahale, iktidarın hayatın en mahrem alanına sızmasının bir ifadesidir. Kadının kaç çocuk doğuracağına dair yapılan siyasal nutuklar, aslında bedenin devlet eliyle düzenlenmesinin en açık göstergelerindendir.
Türkiye’de de bu tartışma oldukça somut. Maden sahalarının ortasında köylerinden zorla göç ettirilenler, ciğerleri kömür tozuyla dolan işçiler, doğanın talanı uğruna feda edilen yaşamlar… Bunlar sadece “ekonomi politikası” değildir. Aynı zamanda bir biyopolitikadır; Bazı insanların yaşamlarının gözden çıkarılabilir olduğuna dair siyasal bir karardır.
Bütün bunlar, hayatın en mahrem alanının devlet tarafından düzenlenmesi anlamına gelmektedir.
Biyopolitika yalnızca baskının değil, aynı zamanda direnişin de adıdır. İnsanlar hayatlarını savunmak için ayağa kalktığında, yaşamın kendisini politik bir alana taşıdığında biyopolitika tersine çevrilir.
İkizköy’de zeytin ağaçlarını savunan köylüler, yangınlar çıkarken afet masası kurup, unut-madımak-lımda dövizi koyan halk, Gezi Parkı’nda “yaşam alanıma dokunma” diyen gençler, onur yürüyüşünde “varız, buradayız” diye bağıran LGBTİ+’lar, “yaşamak istiyoruz” diyen kadınlar. Hatta susuz bırakılan mahallelerde tankerlerin önünde sıra bekleyen insanlar… Bunların hepsi hayatı politikleştiren, yaşamın siyasetine karşı söz üreten direnişlerdir. Tüm bu sahneler, “yaşamı kimin yönetmeye hakkı var?” sorusunu siyasal gündemin ortasına yerleştirir.
Bugün biyopolitikayı anlamak, iktidarın yalnızca bizi nasıl yönettiğini değil, hangi hayatlara değer verip hangilerini ölüme terk ettiğini görmek demektir. Bir gazeteci olarak kalemime düşen, bu ayrımı açığa çıkarmak ve hayatın siyasetine dair soruları çoğaltmaktır: Kim için daha temiz bir hava? Kimin için güvenli bir iş alanı? Kimin için daha uzun bir ömür?
Çünkü en hakiki siyaset, yaşamın siyasetidir. Bedenin siyaseti hayatımızın idaresidir.
#BedeninSiyaseti #Biyopolitika #YaşamHakkı #İktidarVeBeden #ToplumsalAdalet #Foucault #Direniş #Eşitlik #FikirGazetesi
Ece Temelkuran: Rejimi sallayacak tek şey, belediye politikası

