“Ey yüce Tanrı, bombalarımızla onların askerlerini kana bulayıp lime lime etmemize yardım et. Umutlarını havaya uçur, hayatlarını karart, bu acı yolculuklarını uzat, adımlarını ağırlaştır. Yollarını onların gözyaşlarıyla sula, bembeyaz karı yaralı ayaklarının kanıyla lekele. Dualarımızı kabul et, yüce Tanrı. Kabul et ki bütün methüsenalar, zafer ve şeref sonsuza dek senin olsun. Amin.” sözleri Mark Twain’in 1905 tarihli metni The War Prayer, savaşın görünen yüzü ile görünmeyen yüzü arasındaki uçurumu açığa çıkarır. Kalabalıklar Tanrı’dan zafer isterken, Twain onların aslında ne talep ettiğini; karşı tarafın ölümünü, acısını, yıkımını görünür kılar.
Barış süreçlerinin de görünen ve görünmeyen iki yüzü olur. Kamuoyuna açıklanan ile kapalı kapılar ardında konuşulan, vaat edilen ile uygulanan, umut edilen ile sahada yaşanan arasında çoğu zaman ciddi bir farklılık oluşur. Toplumun bu farklılıkları görmesini sağlayacak bir üçüncü göz ihtiyacı doğar.
Bu dosyada; Barış Vakfı’ndan Hakan Tahmaz’ın, TBMM Milli Kardeşlik Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu üyesi DEM Milletvekili Cengiz Çiçek’in, Seçilmiş Van Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Abdullah Zeydan’ın, Barış İçin Toplumsal Girişim’den Ayşe Devecioğlu’nun, İzmir Barış Forumu’ndan eski savaş pilotu Bahadır Altan’ın ve İnsan Hakları Gündemi’nden Beyda Tıraş Öneri’nin konu ile ilgili değerlendirmelerini ele aldık.
Süreci doğru tanımlamak…

”Şeyleri çözmek için evvela şeyleri adıyla çağırmak lazım” sözü tam yerinde, çünkü isimler doğru olmazsa söz doğru olmaz; söz doğru olmazsa işler doğru yürümez. 50 yıldır yaşananlar terörle mücadele mi, savaş mıydı; “Terörsüz Türkiye” mi, “Barış ve Demokratik Toplum” süreci mi olmalı? İzmir Barış Forumu’ndan eski savaş pilotu Bahadır Altan’la konuştuk. Altan, sözlerine yaşananın bir ‘’savaş’’ gerçekliği olduğunu vurgulayarak başladı.
“Devletin ‘Terörsüz Türkiye’ demesinin nedeni, 50 yıla yakın yaşananları bir savaş olarak nitelememesinden kaynaklanıyor zaten. Yani savaş değil, terörle mücadele dediği bir süreç yaşandı olarak yansıtmak istiyor. Oysa aslında yaşananlar tam anlamıyla bir savaştı. Bunu ispatlayacak sayısız örnek verilebilir. Yaşananların savaş olduğuna tanıklık edecek kadar 14 yıl boyunca hava kuvvetlerinde savaş pilotuydum. Belki başlangıçta sadece bir silahlı örgüte karşı devletin refleksi gibi başlasa da sonraları topyekûn bir savaşa dönüştüğü açıktır. Bu savaşın asıl nedeni ise, bugünlerde artık varlığı kabul edilen Kürtlerin yok olduğu, Kürtçe diye bir dilin olmadığı şeklindeki devletin gerçeklerle örtüşmeyen çizgisiydi.”
Devletin ”Düşük yoğunluklu savaş” dediği ” savaştı”
Altan, devletin resmi söylemine karşıt bir yerden konuşuyor ve yaşananları “düşük yoğunluklu savaş” kavramının da ötesinde, doğrudan savaş olarak tanımlıyor. Bu görüşünü ise şu sözlerle temellendiriyor:
“Terörle mücadelede savaş uçaklarının havadan bombardıman yapması, top mevzilerinin belli bir bölgeyi düşman bölgesi ilan edip bombalaması söz konusu olmaz. Ancak bir savaşta köylerin, yaşam alanlarının, sivillerin, her şeyin düşman olarak görülmesi söz konusudur. Kuzey Irak’ta 2022 Temmuz ayında top atışıyla hedef alınan bir mesire yerinde dokuz sivil yaşamını yitirdi, onlarca çocuk yaralandı. Türkiye kabul etmese de o bölgede bu atışları yapabilecek obüs gibi silahlara sahip başka bir güç yoktu. Çünkü obüs ve benzeri ağır silahlar güdümlü mermi atmadıkları için nokta hedeflerine karşı değil, belli bir bölgedeki bütün varlıkların düşman olarak görüldüğü zamanlarda kullanılır. Sınırlarımızın içinde ise 90’lı yıllarda binlerce köy boşaltılıp bombalandı. Aynı zamanda faili meçhul cinayetler, köy basmalar yaşandı; hatta bunların PKK’nin üstüne atılarak yapıldığını birçok arkadaşımın anlattıklarından tanık oldum. Dolayısıyla başlangıçta olmasa da sonradan devletin ‘düşük yoğunluklu savaş’ diyerek tanımladığı şey, savaş uçaklarının, hava bombardımanlarının, top atışlarının kullanıldığı, kelimenin tam anlamıyla bir savaştı.”
Birlikte iyileşmek için onarıcı adalet
Silah bırakma barış için bir adım olabilir ancak demokratikleşme için daha fazlasına ihtiyaç var. Savaş bitince barış zemininde hukuksal düzenlemelerin elzem olduğunu Barış İçin Toplumsal Girişim’den Devecioğlu da şöyle aktarıyor:
”Halbuki biz meselenin baştan beri silah bırakmaya indirgenemeyeceğini, silahlı mücadelenin meselenin kendisi değil, bir sonucu olduğunu söylüyoruz dolayısıyla Terörsüz Türkiye söylemi meseleyi bizim baktığımız açıdan tam olarak doğru tanımlamıyor. Şimdi barış demek, birlikte iyileşmek demekse, herkesin birbirlerinin acılarını kabul etmesi, kendini onun yerine koyması ve konunun çözümü için yapıcı adımlar atması gerekir; iyileştirme, onarma, onarıcı adalet dediğimiz yolların açılması gerekir. Raporda buna da rastlamıyoruz. Ne hakikat ve geçiş sürecinden, hakikat ve adalet sürecinden bahsediyor ”.
‘’Kürt halkı ve dostları aslında hiçbir zaman silahı benimsemedi’’
Barış sürecine dair Meclis’te kurulacak komisyon önemli bir adımdı. Ancak yeterli midir? Daha önceki süreçlerin aksine Meclisin devreye girip Ağustos 2025’te komisyon oluşturması önemli bir adımdı ve altı ay sonra karşı oylarla ve şerhlerle de olsa bir rapor yayımlandı.
Van Büyükşehir Belediyesi seçilmiş Eş Başkanı Abdullah Zeydan ise başlayan süreci şöyle değerlendiriyor:
“Kürt halkı ve dostları aslında hiçbir zaman silahı benimsemedi, silaha aşık değillerdi. Ancak varlıklarının ortadan kaldırılmaya çalışılması, Kürt dilinin, kültürünün, inancının yok sayılması, katliamlara uğramaları ve inkârın sonucunda Kürt gençleri silahlı mücadeleye başladılar. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 1993’lerden başlayarak silahla kendi varlıklarını kabul ettirdiklerini, Kürt halkının onurunu ve haysiyetini elde ettiğini, kalan özgürlük kısmının da demokratik siyaset yoluyla, müzakereyle, diyalogla başarılabileceğini hep dile getiriyordu. MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla ve Öcalan’ın da buna karşılık vermesiyle gerçekten çatışmalı şiddet zemininden demokratik siyaset, müzakere ve diyalog zeminine geçildi. PKK’nin kongresini toplayıp silahlarını yakması tarihi bir adımdı ve sorunun çözümünde ciddi olduklarının kanıtıydı.”
Bu demokratik çözüme değil, demokratik silahsızlanmaya çağrı
Tahmaz, metnin Kürt sorununun demokratik çözümüne açılan açık bir çerçeve sunmadığını, daha çok demokratik silahsızlanma sürecine ilişkin bir çağrı ve çerçeve metni niteliğinde olduğunu vurguluyor. Sorunun kendisi açık biçimde tanımlanmıyor; “Kürt sorunu” ifadesi kullanılmıyor ve güçlü, net bir yol haritası ortaya konmuyor.
Şöyle diyor:
“2024’te başlayan silahsızlanma sürecinin sürdüğüne dair güçlü bir irade beyanı niteliği taşıyor. Meclis’te temsil edilen ve komisyona katılan partiler açısından bu bir ‘ilk’ olarak görülebilir. Ancak raporun içeriği ve ne anlama geldiği konusunda tartışmalar sürüyor.”
Güvenlik paradigmasından vazgeçilmemiş
Ayşegül Devecioğlu’na göre rapor, çatışmasızlık sürecini güvenlik eksenli bir çerçevede ele almaya devam ediyor. Ona göre mesele, tarihsel ve yapısal boyutları olan bir sorundan çok, dar bir “terör” başlığına sıkıştırılmış durumda. Devecioğlu, bu yaklaşımın barışın kalıcılaşması için gerekli demokratik adımları görünmez kıldığını düşünüyor.
Şöyle diyor:
“Raporda güvenlik paradigmasının sürdüğünü görüyoruz. İktidar meseleyi başından beri ‘terörsüz Türkiye’ olarak tanımladı ve Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süregelen yapısal bir sorunu terör başlığına indirgedi. Oysa silahlı mücadele sorunun kendisi değil, inkârın ve ayrımcılığın bir sonucuydu. Raporda bu dil değişmemiş. ‘Kürt sorunu’ ifadesi neredeyse hiç geçmiyor; eşit yurttaşlık, anadilinde eğitim, yerel ve yerinden demokrasi gibi barışı kalıcılaştıracak başlıklara da yer verilmiyor. Ayrıca yaşanan acılar yalnızca tek taraflı ele alınıyor. Oysa binlerce köy yakıldı, insanlar göç etmek zorunda kaldı, çok sayıda faili meçhul yaşandı.”
Öncelikle yasal güvenceye ihtiyaç var
Aynı zamanda avukat olan İnsan Hakları Gündemi Başkanı Beydağ Tıraş Öneri ise raporu hukuki bir perspektiften değerlendiriyor. Ona göre sürecin konuşulabilir hâle gelmesi başlı başına önemli bir eşik. Ancak kalıcı bir çatışmasızlık için yalnızca siyasi irade beyanı değil, somut ve uygulanabilir hukukî düzenlemeler gerekiyor.
Öneri, şöyle diyor:
“Taraflar ne söylerse söylesin, bugün barışı ve çözüm yollarını tartışabiliyor olmamız bile önemli bir adım. Elbette rapora dair birçok eleştiri yapılabilir. Ancak çatışmasızlığın kalıcı olabilmesi için öncelikle yasal düzenlemelere ihtiyaç var. Bununla birlikte yasa yapmak tek başına yeterli değil. Anayasaya göre herkes eşit; tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler de iç hukukun parçası ve ayrımcılığı yasaklıyor. Fakat hakların metinlerde yer alması, onların hayatta karşılık bulduğu anlamına gelmiyor.”
Çatışmasızlığın kalıcı olması için sivil toplumun rolü
Barış süreçlerinde sivil toplum çoğu zaman “destekleyici” bir unsur olarak görülür. Oysa bu yaklaşım yetersizdir.
Tek şart ortak mücadele
Devecioğlu’na göre raporun en önemli eksikliği, kalıcı barış için gerekli demokratik başlıklara temas etmemesi. Bu boşluğun ancak toplumsal katılım ve örgütlü sivil denetimle aşılabileceğini savunuyor. Ona göre barış süreci yalnızca taraflar arasında yürütülen bir müzakere değil; toplumun aktif biçimde dahil olması gereken bir dönüşüm süreci.
Şöyle diyor:
“Çatışmasızlığın kalıcı olmasının önündeki en büyük engel, raporun bu temel konulara değinmemesi. Bunu aşmanın yolu ortak mücadeleden geçiyor. Barış ve demokrasi herkesin ihtiyacı; bu nedenle her kurum kendi alanında sorumluluk almalı ve barış talebini yükseltmeli. Süreci yalnızca taraflara bırakamayız. Müzakerelerin dışında, bağımsız bir izleme mekanizmasına ihtiyaç var. Bu ya uluslararası yapılarla ya da sivil toplumun oluşturacağı ‘üçüncü göz’ mekanizmalarıyla mümkün olabilir. Silah bırakma, teslim süreçleri ya da eve dönüşlerin nasıl düzenleneceği gibi başlıkların şeffaf biçimde izlenmesi ve raporlanması gerekir. Böyle bir mekanizma hem sürecin sağlıklı ilerlemesine katkı sunar hem de toplumu bilgilendirerek sürece dahil eder.”
Bu irade beyanı sürecin devam ettiğini gösteriyor
Tahmaz’a göre rapor, sürecin sürdüğünü gösteren bir irade beyanı niteliğinde. Ancak bu beyanın somut, üzerinde uzlaşılmış ve toplumsal destekle güçlendirilmiş bir yol haritasına dönüşmemesi halinde kalıcı bir çatışmasızlık mümkün görünmüyor. Özellikle siyasal ve bölgesel belirsizlikler, sürecin kırılganlığını artırıyor.
Tahmaz bunu şöyle ifade ediyor:
“Çatışmasızlığın kalıcı hale gelmesi, raporun 6. ve 7. maddelerinde belirtilen hususların güçlü bir siyasal irade ve toplumsal rızayla somut bir yol haritasına dönüştürülmesine bağlı. Bu yol haritasının taraflar arasında uzlaşıyla, planlı ve kurumsal bir çerçevede yürütülmesi gerekir. Rapor, silahların bırakılması ve demokratik entegrasyonun yasal gerekliliğine dair bir irade ortaya koyuyor; ancak sürecin tüm boyutlarını kapsayan bir çerçeve sunmuyor. Ayrıca komisyonun sorumluluğu büyük ölçüde yürütmeye bırakmış olması riskli. Zira henüz güçlü bir toplumsal mutabakat ve istikrarlı bir siyasal zemin oluşmuş değil. Bölgesel gelişmeler ve Orta Doğu’daki belirsizlikler de süreci etkileyebilir. Buna rağmen mevcut irade beyanı, sürecin tamamen kesintiye uğramadığını gösteriyor.”
Rapor açıklandı ikinci dönem başlıyor
Cengiz Çiçek, sürecin bundan sonraki aşamasına ilişkin değerlendirmesinde iki farklı yaklaşım arasındaki temel ayrışmaya dikkat çekiyor. Ona göre mesele yalnızca silah bırakma başlığıyla sınırlı değil; demokratik entegrasyonu, toplumsal bütünleşmeyi ve Kürt meselesinin yapısal boyutlarını içeren daha geniş bir çerçeve gerektiriyor.
Çiçek, sürecin ikinci evresinin yasal ve kurumsal düzenlemeleri zorunlu kıldığını belirterek şunları söylüyor:
“Rapordan da açığa çıktığı üzere süreci barış ve demokratik toplum süreci ile ‘terörsüz Türkiye süreci’ olarak tanımlayan iki yaklaşım arasındaki gerilimler, farklılıklar devam edecek.
Bundan sonra sürecin ikinci dönemi; yani yasal adımları da içeren demokratik entegrasyon, toplumsal bütünleşme dönemi başlıyor. Özellikle bizim Toplumsal Bütünleşme ve Barış Yasası dediğimiz sürece özgü müstakil bir yasa gündeme gelecek. Bu yasa çatışmasızlığın tamamen sağlanması için hayati önemde olacak. Çatışmalı süreç, Kürt meselesinin bir sonucu olduğu için müstakil yasa da çatışmalı sürecin tüm sonuçlarını ortadan kaldırmayı hedeflemeli. Ayrıca çatışmasızlığı kalıcı hale getirecek demokratik siyaset zeminini teşvik etmeli.
İktidar ortaklarının yasayı ve süreci sadece PKK’nin feshi ve PKK’lilerin silah bırakmasıyla sınırlı ele alması, Kürt meselesinin kök nedenlerini ortadan kaldırmayan; tersine meseleyi belirsiz bırakan bir yaklaşım içeriyor.
Sürecin bundan sonraki aşamasında özellikle bu iki yaklaşım arasındaki açı farkı üzerinde durulmalı.
Kürt meselesinin demokratikleşme sorunlarıyla bağını kuran bir yaklaşıma ihtiyaç var. Çünkü Kürt meselesi, Kürt halkının kimliğinin tanınması meselesi olduğu kadar bir demokrasi sorunu. Dolayısıyla süreç içerisinde yeni bir infaz kanunu, AİHM ve AYM kararlarının hayata geçirilmesi, kayyum politikalarına son verilmesi gibi adımlar sürecin hem politik hem de psikolojik olarak önünü açacaktır.”
Beyda Tıraş ise insan hakları perspektifinden şunu vurguluyor:
“Barış sürecinde en kritik mesele hak ihlallerinin önlenmesi ve geçmiş ihlallerle yüzleşilmesidir. Eğer bağımsız izleme ve raporlama yapılmazsa, ihlaller görünmez hale gelir. Görünmeyen ihlaller tekrar eder. Bu nedenle üçüncü göz mekanizması aynı zamanda bir hak izleme mekanizmasıdır.”
“Üçüncü göz” ile “izleme heyeti” aynı şey değil:
Barış ve silah bırakma süreçlerinde en kritik başlıklardan biri, izleme mekanizmasının nasıl kurulacağı. Ancak burada temel mesele yalnızca bir “heyet” oluşturmak değil; bu heyetin niteliği, uzmanlığı ve kamuoyu nezdindeki güvenilirliği.
Değerlendirmeye göre, izleme heyeti toplumun dokularına kadar etkisi olan böylesi bir sorunda ancak gerçekten uzmanlaşmış, yetkin ve güvenilir kişi ya da kurumlardan oluşabilir. Ne izleyeceğini, hangi çerçevede hareket edeceğini ve nereye odaklanacağını bilmeyen; her şeyi izleme iddiasıyla kurulan yapılar ise sürece katkı sunmak yerine alanın yıpranmasına yol açabilir.
Özellikle 2013–2015 çözüm sürecinde yaşanan deneyimler, siyasal kümelenmeler etrafında oluşan ve tarafsızlığı tartışmalı heyetlerin barış hakkı ya da çatışma çözümü açısından kalıcı bir işlev üretemediğini gösterdi. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan mekanizma, siyasal aidiyetlerden bağımsız, çatışma çözümü konusunda deneyimli, uluslararası normlara hâkim ve özellikle silah bırakma süreçlerinin teknik boyutuna odaklanmış bir izleme heyeti.
Burada önemli bir ayrım yapılıyor: “Üçüncü göz” ile “izleme heyeti” aynı şey değil. İzleme heyeti tarafların ortak kararıyla kurulmak zorunda olmayabilir; tek taraflı da oluşabilir. Ancak meşruiyetini siyasal pozisyonlardan değil, uzmanlığından ve kamuoyu güveninden almalıdır.
Asıl risk ise şu noktada ortaya çıkıyor: Raporda silah bırakma sürecinin teyidinin devlet kurumlarının onayına bağlandığı belirtiliyor. Tarafların ilerleyen aşamalarda bu konuda ortaklaşamaması durumunda sürecin tıkanma ihtimali bulunuyor. Böyle bir tabloda kamuoyunun güvenebileceği, açık kaynaklardan ve şeffaf biçimde izleme yapabilecek bağımsız bir heyetin varlığı kritik hale geliyor.
Aksi halde, geçmişte olduğu gibi, sürecin nasıl ve kim tarafından sona erdirildiğine ilişkin tartışmalar yıllarca sürebilir; her siyasi aktör kendi anlatısını üretir. Bağımsız ve işlevsel bir izleme mekanizmasının yokluğu, yalnızca sürecin değil, toplumsal hafızanın da tartışmalı kalmasına yol açabilir.
Rapor bir eşik, süreç kırılgan
Meclis komisyonu raporu bir eşik olarak görülüyor; ancak kalıcı barış için tek başına yeterli değil. Silahların susması önemli bir adım. Fakat barışın kalıcılaşması; inkâr dilinin terk edilmesine, demokratikleşme adımlarının somutlaştırılmasına ve sürecin toplumsallaştırılmasına bağlı.
Yapılan değerlendirmeler birkaç temel noktada birleşiyor: Barış yalnızca tarafların değil, toplumun da süreci sahiplenmesiyle mümkün. Bu ise güçlü ve bağımsız bir sivil izleme mekanizması olmadan zor görünüyor.
Savaşın dili hâlâ metinlerde ve siyasette etkisini sürdürürken, barışın imkânı ancak şeffaflık, katılım ve toplumsal irade ile güç kazanabilir. Bu aşamada üçüncü göz ve sivil toplumun rolü yalnızca tamamlayıcı değil, belirleyici bir unsur olarak öne çıkıyor.
Barışı kurmak siyasi bir meseledir. Aynı zamanda toplumun bütününe yayılan bir kapasite meselesidir. Bu kapasite; hakikatle yüzleşme cesareti, güven inşası ve ortak bir gelecek tahayyülü ile örülür.
Bugün gelinen aşamada risk açık: Süreç yalnızca silah bırakma başlığına sıkıştırılırsa, çatışmayı doğuran siyasal ve toplumsal zemin yerinde kalır. Demokratikleşme adımları somutlaştırılmadan atılacak her teknik düzenleme eksik kalacaktır. Barış, güvenlik politikalarının dar alanında değil; hukuk devleti ve eşit yurttaşlık zemininde kalıcılaşır.
Bir diğer kritik başlık ise izleme meselesi. Geçmiş deneyimler gösterdi ki tarafların kendi anlatıları kamuoyunda kalıcı bir mutabakat üretmiyor. Sürecin bağımsız mekanizmalar tarafından takip edilmesi yalnızca teknik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda siyasal meşruiyetin şartı.
Barışın kaderi büyük sözlere değil, küçük ama somut ve geri döndürülemez adımlara bağlı. Bu adımlar hukuki güvenceye kavuşur ve toplum sürecin öznesi haline gelirse, çatışmasızlık kalıcı bir zemine oturabilir. Aksi halde belirsizlik yeni bir kırılganlık üretmeye devam edecektir.
Barışa ulaşmak için hâlâ uzun bir yol olduğu açık. Ama tüm kırılganlığına rağmen süreç bir imkân barındırıyor. Bu imkânın kalıcı barışa dönüşüp dönüşmeyeceğini ise siyasal irade kadar toplumsal sahiplenme belirleyecek.
Akın Olgun ile Barış Süreci üzerine: Meşruiyet, riskler ve umutlar
QAD Barış Araştırmaları Derneği ile söyleşi: Barış nasıl toplumsallaşabilir?
#BarışSüreci, #TBMM, #Demokratikleşme, #Silahsızlanma, #KürtMeselesi, #SivilToplum, #İnsanHakları, #Çatışmasızlık, #ÜçüncüGöz, #Barış, #Siyaset, #TürkiyeGündemi, #ToplumsalBarış, #HukukDevleti

