Merhabalar.
Bugün Ayni Tata’nın hikayesini anlatacağım.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deli mi dahi mi bilinmez bir gizemli adam yaşarmış. Onu İzmir’de tanımayan, bilmeyen yokmuş. Rum ve Frank mahallelerinde görünmezmiş. Sadece yukarı mahallelerde ve Basmane çevresinde olurmuş.
Neden? Bunun nedenleri için türlü yorumlarda bulunanlar olur, hakkında iftiralara bile bulunurlarmış. Aramızda kalsın, dul kadınların bu adamı evine aldığı bile söylenirmiş. İnsaf sahibi insanlar uydurulan söylentilere kulak asmazmış. Yarı deli bu adamın ıssız ve sessiz sokaklarda dolaşmayı sevmesini, arkasına düşen alay alay çocuklardan kaçmak için yaptığına inanırlarmış.
Peki kimmiş bu adam? Nereden gelmiş? Hele o Ayni Tata ismi ne demekmiş? Kimse bilmezmiş. Habeşistanlı mı? Libyalı mı? Fas’tan mı gelmiş? Afrika’dan mı? Kim bilir hangi bilinmeyen diyardan yola düşüp İzmir’e gelmiş? İsmi Arapça mıymış? Ya da onun gerçek adı bu muymuş? Belki ona bu adı, arkasında bağıra bağıra kovalayan sokak çocukları takmış.
Cevabı bulunmayan bu sorulara rağmen bu adıyla İzmir’in en ünlü kişilerinden biri oluvermiş: Ayni Tata.
Arkasında bir sürü bağıran çocuklarla, hiç yılgınlık getirmeyen bir ağırbaşlılıkla, ara sıra öfkelenirse elinden hiç eksik etmediği kalın sopasını tehditli bir anlamda savurarak ama hiç ağzını açıp tek söz söylemeyerek yavaş adımlarla her gün sokaklarda yürürmüş.
Uzun boylu, geniş omuzlu, esmer yüzlü, her vakit düzenli kesilmiş ve taranmış seyrek sakallı, başının arkasında özenle örülmüş saçları varmış.
Ama asıl özelliği kıyafetleriymiş. Sırtından topuklarına kadar inen, geniş etekleri adım attıkça açılıp kapanan bir hırkası varmış. Bu belki de hırka değil de bir cübbeymiş. Tam belli değilmiş çünkü baştan aşağıya, hemen hiçbir yanı boş kalmayacak şekilde her yanı düğmelerle kaplıymış. Çeşit çeşit, renk renk; sedef, cam, maden; yuvarlak, yassı; irili ufaklı, türlü türlü düğmelerle.
Bunları karmakarışık, nerede boş yer kalmışsa oraya dikmiş, hırkasını bunlarla örmüş. Yalnız en fazla parlak, sarı asker düğmelerine önem verirmiş. Bunları bir düzen içinde dikermiş. Bu hırka onun deliliğinin resmi bir giysisiymiş.
Ve pek güzel olduğuna kuşku bulunmayan boyu posu bu acayip kılık içinde salına salına geçerken çocuklar hep arkasına düşüp hemavaz bağırırlarmış: “Ayni Tata, Ayni Tata…”
Fakat onun boyundan posundan, ciddi anlamını bozmayan yüzünden, belki diriliğinden sızan hâl ve tutumundan ve elbette savrulan sopasından korkup hep bir mesafe koyarlarmış. Hiç ona saldırmazlar, hırkasından eteğinden tutmaya da cesaret edemezlermiş.
Bir diğer özelliği ise ensesinden dolanıp beline kadar sarkan ipli bir kutuymuş. Bu kutunun ağzı açıkmış ve içine para atanlar, paradan çok düğme atanlar olurmuş. Kutunun içinde ayrıca tarak, makas, el aynası, sabun ve ufak bir de havlu varmış.
Temizliğe ve süse meraklıymış yani. İkide bir, yaz kış çeşmelerde, çaylarda yıkandığını; el aynasıyla sakalını saçını düzelttiğini; kenarda köşede oturup kutusundan çıkardığı yeni düğmeleri hırkasında boş yerlere diktiğini görenler olurmuş.
Dilencilerin tersine miski, karanfil ve tarçın kokularını andıran kokular saçarmış etrafa. Zaten kimsenin kapısını çalıp kimseye avuç açtığını gören de olmamış. Fakat onu düşünen, aç kalmamasına dikkat eden, uzun beyaz gömleğini yıkayan insanlar oluyormuş. Onun bu temizlik, yıkanma, koku sürmek, süslenmek merakından dolayı dul kadınlar efsanesi yayılmış zaten.
Belli başlı bir yeri yokmuş yatmak için. Hamam odunluklarında, hanların koğuşlarında, yazın mezarlıklarda yatarmış. Hiç hasta olduğu, ortalarda görünmediği olmamış. Her gün dimdik, sapasağlam, çelikten bir vücutla yürürmüş. Arkasına takılan çocukların gürültüsünden anlaşılırmış geldiği.
Çorak Kapı’dan Musalla’ya, Musalla’dan Tilkilik’e, Tilkilik’ten İkiçeşmelik’e, oradan Namazgâh’a, sonra yukarıya kadar Temaşalık’a ve hatta Kadifekale’ye kadar hep ağır adımlarla yürürmüş.
Ona söz söyleyenler de olurmuş. Anlamayan gözlerle bakar, biraz bekler, sonra ağzını açmadan uzaklaşırmış. Adını en hafif sesle söyleyince dururmuş ama hiç konuşmazmış.
Deli denemezmiş. Bir seferinde hatta kolluk kuvvetleri, akıl hastanesi olan Manisa Şifa Yurdu’na göndermek için girişimde de bulunmuş ama herkes buna karşı çıkmış. Deli yerine belki meczup denilebilirmiş. Meczupların tinsel dünyayla bağlılıkları olduğuna inanıldığından onun varlığı saygıya yakın bir sevimlilikle kuşatılmış.
Zaman bu şekilde akıp giderken, bir gün kötü bir şey olmuş.
Yağışlı bir gün, Ayni Tata Kemer Caddesi üzerinden Tepecik’e doğru giderken her zamankinden daha fazla çocuk takılmış peşine. Başlangıçta uzakta idilerse de sonradan birbirlerinden cesaret edip yaklaşmış bu çocuklar. İçlerinden biri eteğini çekmiş. Ayni Tata sopasını savurmuş ama vuramamış. Çocuklar bu tehditvari hareketten yılmayıp devam ettirmişler.
Saldırganlaşan bir çocuk, Ayni Tata’nın belinden sarkan kutusuna asılmış, ipini kopartıp yere düşürmüş. Kutudan tarak, makas, havlu, el aynası, iğne iplik, düğmeler ve çil çil paralar saçılmış. Çamurların içine yuvarlanmış.
Ayni Tata öyle çok üzülmüş ki dağılan eşyalarını toplayacak hâli bulamamış, çökmüş çamura batan eşyalarının yanına, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi başlamış hüngür hüngür ağlamaya.
Bu hâlden çok korkmuş çocuklar. Bu acı hâline dayanamamışlar. Bir cinayet işlemiş suçuyla dağılmışlar hızlıca. Bir süre sonra “Acaba Ayni Tata ne durumda?” diye geri gelenler ne Ayni Tata’yı orada görmüş ne de dağılan eşyaları.
Ertesi sabah Tepecik’te bir ağacın altında asılı olarak Ayni Tata’nın düğmelerle örülü hırkası, rüzgârda hafif hafif eteklerini açıp kapıyorken, savruluyorken görülmüş. Önce içinde Ayni Tata var zannedilmiş. Telaşla koşulmuş ama içi boşmuş.
Altında ayakkabıları, yanında boş bir kutu, düğümlenmiş havlunun içinde çamurlara bulanmış düğmeler, tarak, makas, el aynası, paralar…
Peki ya Ayni Tata nerede?
O yokmuş. Hiçbir zaman da bulunamamış. Derelere, çaylara, bataklıklara, kayalıklara, çukurlara her yere bakılmış ama yokmuş.
Sonra bulunamayınca, meczup olduğu düşünülen Ayni Tata’nın uçtuğuna hüküm vermiş İzmirliler. “Ben onun sıradan biri olmadığını biliyordum” diyenlerin sayısı artmış. Üstelik o gece deprem olmuş İzmir’de. “İşte Ayni Tata iz alıyor bizden” demişler.
Hiç ziyan olmamış şehirde ama sadece Ayni Tata’nın kutusunu çekip düşüren çocuğun evinde çatının bir kenarı çökmüş ve o çocuğun kolu kırılmış. Çocuk bütün ömrü boyunca çolak kalmış; böylece cezasını ödemiş demişler.
Eğer bir gün Çorak Kapı, Musalla, Tilkilik, Kemer o bölgede dolaşırsanız, belki yerde Ayni Tata’nın düğmelerini görürsünüz. Görürseniz temizleyip bir köşeye bırakmayı unutmayın. Ayni Tata gelip alsın diye.
Gökten üç elma düşmüş. Biri benim başıma, biri sizin başınıza, diğeri de Ayni Tata’nın başına.
Görüşmek üzere.
Etkiletler: Ayni Tata, Bellek İzmir, Bellek İzmir podcast, İzmir kent belleği, Basmane, Tepecik, eski İzmir, İzmir hikâyeleri, kültürel bellek, şehir hafızası, podcast yayını, FİKİR Gazetesi

