Bu yaşananları hâlâ “münferit” diye anlatan herkes ya gerçeği görmüyor ya da görmek istemiyor. Okullarda patlayan şiddet, çocukların bir anda “bozulması” değil; bu ülkenin uzun süredir biriktirdiği öfkenin, ihmalin ve çürümenin dışa vurumu. Kahramanmaraş’ta yaşanan son katliam da bunun en çıplak örneği. Bir çocuk eline silah alıp sınıf basıyorsa, orada sadece bir fail yoktur; orada sistem vardır, boşluk vardır, ihmal vardır.
Ama bu hikâye yeni değil.
Daha dün gibi hatırlıyoruz: Columbine High School massacre, Sandy Hook Elementary School shooting, Virginia Tech shooting… Her biri sonrası aynı cümle kuruldu: “Nasıl oldu?”
Oysa cevap hep aynıydı: Oldu çünkü sistem görmedi, duymadı, önlemedi.
Türkiye’de de farklı değil. Yıllardır okullarda bıçaklı kavgalar, öğretmene şiddet, akran zorbalığı haberleri küçük başlıklar halinde geçiştirildi. Birikti, birikti… Ve şimdi patlıyor.
Ama asıl tehlike şimdi başlıyor.
Olayın ardından dolaşıma sokulan “fail engelliydi”, “otizmdi”, “farklıydı” gibi iddialar var. Kanıtlanmış olsun ya da olmasın, bu söylemin kendisi bile başlı başına tehlikelidir. Çünkü bu ülkede insanlar çok hızlı hedef gösterilir, çok kolay yaftalanır. Yarın birileri çıkıp “demek ki kaynaştırma eğitimi alan çocuklar riskli” demeye başlarsa, bunun sonucu sadece yanlış bir tartışma olmaz; doğrudan yeni bir dışlama dalgası olur.
Otizm Spektrum Bozukluğu olan çocuklar zaten yıllardır görünmezlik, ayrımcılık ve yanlış anlaşılma ile mücadele ediyor. Şimdi bir katliamın yükünü onların sırtına yıkmaya çalışmak, açıkça yeni bir toplumsal şiddetin kapısını aralamaktır. Bu, sadece bilgisizlik değil; aynı zamanda politik sorumluluktan kaçıştır. Çünkü suçu “farklı olana” yıkmak, sistemi aklamanın en kolay yoludur.
Bu noktada tarih bize çok sert bir şey söyler:
Toplumlar kriz anlarında hep bir “günah keçisi” yaratır.
Salem witch trials’nda “cadılar” bulundu.
Holocaust’ta “ötekiler” hedef gösterildi.
Bugün de risk aynı:
Gerçek sorumlular yerine, savunmasız olanlar suçlanır.
Mitoloji bile bunu anlatır.
Medusa bir canavar değildi; sistemin lanetlediği bir kurbandı.
Kronos ise iktidarını korumak için kendi çocuklarını yiyen bir figürdü.
Bugün sorulması gereken soru şu: Biz hangi hikâyenin içindeyiz?
Açık konuşalım:
Sorun ne otizm, ne engellilik, ne de “bireysel sapma”.
Sorun, bu ülkenin çocuklarını koruyamayan, izleyemeyen ve anlamayan bir eğitim ve yönetim anlayışıdır.
Bugün Milli Eğitim Bakanlığı çıkıp birkaç genelge yayınlayabilir, birkaç “psikososyal destek” cümlesi kurabilir. Ama gerçek şu: Bu tablo onların yönetemediği bir sistemin sonucudur. Okullarda ne doğru düzgün psikolojik danışman var, ne erken uyarı mekanizması çalışıyor, ne de çocukların gerçekten takip edildiği bir yapı var. Rehberlik hizmetleri kâğıt üstünde, güvenlik önlemleri göstermelik, öğretmenler ise yalnız bırakılmış durumda.
Daha sert söyleyelim:
Bu ülkede eğitim sistemi çocuk yetiştirmiyor, kriz üretiyor.
Bir yanda ekonomik çöküş, bir yanda ailelerin taşıyamadığı yük, bir yanda sürekli gerilim üreten bir siyaset dili… Bu üçü birleşince ortaya çıkan şey tam olarak bu: kontrolsüz, yönsüz, yalnız bir gençlik. Ve siz bu tabloyu görmeyip hâlâ “disiplin artıracağız” diyorsanız, sorunu çözmüyorsunuz; sadece bastırıyorsunuz.
Üstelik şimdi bir de tehlikeli bir eşikteyiz:
Eğer bu olay “nöroçeşitlilik” üzerinden okunursa, yarın okullarda kaynaştırma öğrencilerine yönelik açık ya da örtük şiddet artacak. Aileler baskı görecek, çocuklar sınıflardan dışlanacak, öğretmenler hedef gösterilecek. Yani bir katliamın ardından, ikinci bir toplumsal zarar dalgası üretilecek.
Bu kabul edilemez.
Çözüm belli ama zor olduğu için yapılmıyor:
Okullarda gerçek anlamda çalışan, sayısı yeterli psikolojik danışman sistemi kurulmalı.
Riskli davranışları erken tespit eden bağımsız bir izleme mekanizması oluşturulmalı.
Silah erişimi ciddi biçimde denetlenmeli, özellikle ev içi erişim kontrol altına alınmalı.
Öğretmenler yalnız bırakılmamalı, sınıf içi kriz yönetimi eğitimi verilmeli.
Kaynaştırma eğitimi güçlendirilmeli, hedef haline getirilmemeli.
Ve en önemlisi: Siyasetin dili değişmeli; şiddeti normalleştiren, öfkeyi körükleyen söylem terk edilmeli.
Aksi halde ne olacak biliyor musunuz?
Her olaydan sonra aynı döngü:
Bir gün yas, ertesi gün unutma, sonra yeni bir felaket.
Ve her seferinde biraz daha karanlık.
Bu yüzden mesele bir okul meselesi değil.
Bu, doğrudan bir yönetim, bir sistem, bir sorumluluk meselesi.
Ve artık kimse “haberimiz yoktu” diyemez.

