₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Cumhuriyet’in kuruluşu: Ulus-devlet, sermaye birikimi ve kurucu şiddet

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci, resmi tarihin sunduğu biçimiyle bir “ulusal kurtuluş destanı” olarak okunamaz. Aynı şekilde onu tek boyutlu biçimde “ihanet”, “komploculuk” ya da yalnızca “gericilik” kavramlarıyla açıklamak da tarihsel gerçekliği kavramaya yetmez. Asıl mesele, çözülmekte olan bir imparatorluğun içinden hangi maddi ilişkiler temelinde yeni bir devlet biçiminin, yeni bir egemen sınıf blokunun ve yeni bir ulusal kimliğin üretildiğini çözümlemektir.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu, dünya kapitalist sistemi karşısında derin bir çözülme sürecine girmişti. Avrupa kapitalizminin gelişimiyle birlikte Osmanlı ekonomisi giderek dışa bağımlı hale geliyor; ticaret, finans ve kent ekonomileri büyük ölçüde ‘gayrimüslim’ sermaye çevrelerinin denetiminde yoğunlaşıyordu. Çok uluslu imparatorluk yapısı hem ekonomik hem siyasal olarak sürdürülemez hale gelirken, Balkanlar’dan Anadolu’ya kadar farklı halklar kendi ulusal geleceklerini kurma arayışına yönelmişti. İmparatorluk artık eski biçimiyle varlığını sürdürebilecek maddi zemini kaybetmişti. 

Bu tarihsel krize verilen en güçlü yanıtlardan biri İttihat ve Terakki hareketi oldu. İttihatçılık yalnızca bir siyasal kadro hareketi değil; çözülmekte olan imparatorluğu merkeziyetçi, milliyetçi ve kapitalist bir ulus-devlet biçiminde yeniden örgütleme girişimiydi. Çünkü Osmanlı’da Avrupa’daki örneklerine benzer biçimde tarihsel süreç içinde gelişmiş güçlü bir Müslüman-Türk burjuvazisi bulunmuyordu. Bu nedenle yeni ulusal sermaye birikimi büyük ölçüde savaş ekonomisi, el koyma, tehcir, mübadele, mülksüzleştirme ve devlet desteği üzerinden şekillendi.

Bu çerçevede imparatorluğun son döneminde yaşanan büyük nüfus mühendisliği süreçleri yalnızca etnik düşmanlıkla ya da savaş koşullarıyla açıklanamaz. Ermeni Soykırımı, Pontos Rumlarının tasfiyesi ve Süryani kırımı, Mübadele, aynı zamanda yeni bir ekonomik alanın ve yeni bir egemen toplumsal kesimin kuruluş süreçlerinin parçasıydı. Malların, mülklerin, üretim ağlarının ve ticaretin el değiştirmesiyle yeni egemen sınıfın maddi zemini oluşturulmuş; devlet şiddeti ile sermaye birikimi birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir.

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı bu dönüşümü hızlandırdı. Savaş, emperyalist bloklar arası bir paylaşım savaşıydı ve Osmanlı da Alman eksenine yaslanan çöken bir imparatorluk olarak bu savaşın taraflarından biriydi. Bu nedenle 1919 sonrasında yaşanan süreci yalnızca “işgale karşı bağımsızlık savaşı” olarak değerlendirmek eksik kalır. Ortada klasik anlamda sömürgeleştirilmiş bir ulus değil; parçalanan bir imparatorluk ve onun içinden çıkmaya çalışan yeni bir egemenlik formu bulunuyordu.

Dolayısıyla “Milli Mücadele” aynı anda hem emperyalist paylaşım baskısına karşı askerî-siyasal bir direnç, hem de yeni Türk ulus-devletinin kuruluş süreciydi. Mesele yalnızca yabancı ordulara karşı savaşmak değil; hangi sınıfın, hangi ulusal form altında egemen olacağını belirlemekti. Köylülük iktidar olmadı, işçi sınıfı siyasal egemenliği ele geçirmedi, halk meclisleri gelişmedi. Aksine asker-sivil bürokrasi, yerel eşraf ve gelişmekte olan Müslüman-Türk sermaye çevreleri etrafında yeni bir egemen blok oluştu. Bu nedenle “Kurtuluş Savaşı” olarak adlandırılan süreç, emekçi sınıfların kurtuluşundan çok yeni ulusal egemen sınıfın kendi devletini kurma savaşı biçiminde şekillendi.

Mustafa Kemal bu tarihsel momentin kurucu figürüydü. Onu anlamak için ne kutsallaştırıcı kahraman anlatıları ne de yalnızca şeytanlaştırıcı yaklaşımlar yeterlidir. Mustafa Kemal, çöken Osmanlı askerî-bürokratik yapısını modern ulus-devlet formunda yeniden örgütleyen tarihsel iradenin temsilcisiydi. Saltanatın kaldırılması, hilafetin tasfiyesi, laik hukuk sisteminin kurulması, merkezi eğitim yapısının oluşturulması ve modern bürokrasinin inşası bu dönüşümün temel parçalarıydı.

Ancak aynı süreç; komünist hareketin tasfiyesini, Kürt isyanlarının bastırılmasını, tek parti rejiminin kurulmasını, merkezi devlet şiddetini ve etnik homojenleştirme politikalarını da içeriyordu. Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşu aşağıdan gelişen bir halk devrimi değil; yukarıdan devlet eliyle yürütülen kapitalist modernleşme süreci olarak şekillendi.

Modernleşme burada nötr bir kavram değildir. Çünkü modernleşme aynı zamanda ulusal pazarın kurulması, merkezi vergi sisteminin oluşturulması, disipline edilmiş emek gücünün yaratılması, standart yurttaş kimliğinin üretilmesi ve güçlü bir ordu-bürokrasi aygıtının inşası anlamına geliyordu. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca “çağdaşlaşma” değil; kapitalist devlet formunun kurulmasıydı.

Cumhuriyet’in laiklik, hukuk reformu ve eğitim dönüşümü gibi başlıklarda tarihsel dönüşümler yarattığı inkâr edilemez. Ancak bu dönüşümler eşitlikçi bir halk demokrasisi biçiminde değil; devlet merkezli ve otoriter yöntemlerle gerçekleştirildi. Türk-Müslüman orta sınıflar yükselirken Ermeniler tasfiye edildi, Pontos Rumları sürgün edildi, Süryaniler kırımla karşı karşıya bırakıldı, Kürt kimliği inkâr edildi, Mübadele ile Rum halkı sürgün edildi, kadın ve emek hareketi bastırıldı.

Dolayısıyla Cumhuriyet aynı anda hem modernleştirici hem de homojenleştirici, disipline edici ve dışlayıcı bir devlet projesi olarak şekillendi.

Cumhuriyet ile İttihatçılık arasındaki ilişki de bu bağlam içinde anlaşılmalıdır. Cumhuriyet, İttihatçılığı bütünüyle reddeden saf bir kopuş değildi. Kurucu kadroların önemli bölümü eski İttihatçılardan, Osmanlı subaylarından ve savaş bürokrasisinden geliyordu. Merkeziyetçi devlet mantığı, güvenlik paradigması, nüfus siyaseti ve devlet eliyle kapitalistleşme anlayışı büyük ölçüde devam etti. Tasfiye edilen daha çok bazı hizipler ve eski güç odaklarıydı.

Bu nedenle “İttihatçılığın tasfiyesi” söylemi aynı zamanda yeni rejimin kendisini temiz, meşru ve kopuşçu bir kurucu irade olarak sunma ihtiyacının da parçasıydı. Mustafa Kemal’in İttihatçılıktan tamamen arınmış “saf” bir kurucu figür olarak inşa edilmesi, bu ideolojik kuruluş sürecinin temel unsurlarından biri haline geldi. Çünkü yeni rejim, tehcir, savaş suçları, paramiliter şiddet ve imparatorluk çöküşüyle arasına belirli bir mesafe koymak zorundaydı; ancak aynı anda o devlet aklının önemli sürekliliklerini de devraldı.

Cumhuriyet, Osmanlı’dan bir kopuştur; fakat aynı zamanda onun içinden doğmuştur. İttihatçılığı tasfiye eder; ancak onun devlet mantığının önemli unsurlarını sürdürür. Modernleşme yaratır; fakat bunu kurucu şiddetle birlikte gerçekleştirir.

Tam da bu nedenle Marksist, komünist ya da sosyalist bir perspektif açısından Cumhuriyet’i koşulsuz biçimde kutsamak mümkün değildir. Çünkü Marksizm açısından hiçbir devlet sınıflar üstü ya da kutsal değildir. Devlet, belirli sınıf ilişkilerinin örgütlenmiş biçimidir. Cumhuriyet; işçi sınıfının iktidarı olarak kurulmadı, üretim araçlarını toplumsallaştırmadı ve halkların eşit-özgür birlikteliği temelinde inşa edilmedi. Aksine merkezi ulus-devlet, milli sermaye yaratımı, bürokratik modernleşme, Müslüman-Türk inanç-ulusal kimliği ve devlet eliyle kapitalistleşme ekseninde şekillendi.

Bu nedenle Cumhuriyet’i “nihai özgürleşme modeli” ya da “dokunulmaz ilerleme anlatısı” olarak savunmak mümkün değildir. Çünkü Cumhuriyet, halkların eşit ve özgür birlikteliği temelinde değil; merkezi ulus-devlet, milli sermaye birikimi, bürokratik modernleşme ve homojen bir ulusal kimlik anlayışı üzerine kuruldu.

Elbette bu yaklaşım, Cumhuriyet’in yarattığı tüm tarihsel dönüşümlerin yok sayılması anlamına gelmez. Dinsel otoritenin geriletilmesi ve bazı modern hukuk reformları tarihsel gerçekliklerdir. Ancak bunlar kurucu şiddeti, etnik tasfiyeyi, sınıfsal baskıyı ve inkâr politikalarını ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle Cumhuriyet’i anlamak için yalnızca neyi kurduğuna değil; neyi tasfiye ettiğine de bakmak gerekir. Kimleri yurttaşlaştırdığı kadar kimleri dışladığını, hangi sınıfları yükselttiği kadar hangi halkları ve toplumsal kesimleri bastırdığını da görmek gerekir.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlamak, onu ne yalnızca kutsal bir kuruluş miti olarak yüceltmek ne de bütünüyle karanlık bir tarih olarak reddetmekle mümkündür. Çünkü bu süreç, çöken bir imparatorluğun içinden yeni bir ulus-devletin, yeni bir ekonomik düzenin ve yeni bir egemenlik biçiminin doğuşunu ifade ederken; aynı anda kurucu şiddeti, etnik tasfiyeleri, inkâr politikalarını ve toplumsal dışlamaları da içinde taşıyordu. 

FİKİR Manifestosu

Bu yazı neyi tartışıyor?

Bu yazı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu yalnızca resmî tarih anlatıları üzerinden değil; sınıfsal dönüşüm, sermaye birikimi, ulus-devletleşme ve kurucu şiddet ekseninde yeniden tartışıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin hangi toplumsal ve ekonomik ilişkiler üzerinden gerçekleştiğini sorgularken, modernleşme ile dışlama politikalarının aynı tarihsel süreç içinde nasıl iç içe geçtiğini ele alıyor.

Neden önemli?

Cumhuriyet tartışmaları Türkiye’de hâlâ çoğu zaman ya kutsayıcı ya da tümüyle reddiyeci iki uç arasında sıkışıyor. Bu yazı ise geçmişle daha eleştirel, daha tarihsel ve daha bütünlüklü bir yüzleşme ihtiyacına işaret ediyor. Çünkü ortak bir gelecek tartışması kurabilmek için, yalnızca kuruluş anlatılarını değil; bastırılmış hafızaları, dışlanan toplumsal kesimleri ve devlet-toplum ilişkilerinin tarihsel sürekliliğini de konuşmak gerekiyor.

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

Sanat, hafıza ve aidiyet: Mem Ararat tartışmasının arka planı

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →