Ekonomist Branko Milanovic, yapay zekânın kapitalizmi otomatik olarak ortadan kaldırmayacağını; ancak kârın sürdürülebilmesi için ekonominin insan emeğine dayalı yeni alanlar üretmek zorunda kalacağını savunuyor. Tartışma, Marx’ın emek-değer teorisinden günümüzün yapay zekâ ekonomisine uzanan eski ama yakıcı bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: İnsan emeği üretimden çekilirse kapitalizm neye dayanır?
Yapay zekâ tartışmaları çoğu zaman iki uç arasında salınıyor: Bir yanda makinelerin insan emeğini neredeyse bütünüyle ikame edeceği iddiası, diğer yanda teknolojinin yeni iş alanları açarak mevcut düzeni dönüştürmeden sürdüreceği beklentisi. Ancak mesele yalnızca “kaç iş yok olacak?” sorusundan ibaret değil. Daha temel soru şu: Eğer üretimin büyük bölümü makineler ve algoritmalar tarafından yapılırsa, kapitalist ekonomide kârın kaynağı ne olur?
Atlantico’da yayımlanan Branko Milanovic imzalı analiz tam da bu soruya ekonomi politiğin klasik kavramlarıyla bakıyor. Milanovic, yapay zekânın Marx’ın emek-değer teorisi açısından ilk bakışta ciddi bir meydan okuma gibi göründüğünü belirtiyor: Üretim sürecinde canlı emek azalırsa, artı-değer de azalır; artı-değer azalırsa kâr oranı da aşağı yönlü baskılanır.
Milanovic’in tartışmasının çıkış noktası basit ama sarsıcı: Yapay zekâ, üretimde sermaye yoğunluğunu olağanüstü artırıyor. Yani fabrikada, ofiste, yazılım üretiminde ya da hizmet süreçlerinde insan emeğinin yerini giderek daha fazla makine, yazılım ve otomasyon alıyor. Marksist terminolojiyle söylersek, üretimde “sabit sermaye”nin payı büyürken, ücretli emeğe ayrılan “değişken sermaye” küçülüyor.
Bu durumda klasik soru yeniden ortaya çıkıyor: Artı-değer canlı emekten doğuyorsa, canlı emeğin üretimden çekildiği bir ekonomide kapitalist kâr nasıl sürdürülebilir?
Tam otomasyon kârı da tüketir mi?
Milanovic’e göre, ekonominin yalnızca tamamen otomatikleşmiş bir sektörden oluştuğu varsayılırsa sonuç kapitalizm açısından ölümcül olur. Çünkü işçinin olmadığı yerde ücret yoktur; ücretin olmadığı yerde hem artı-değer üretimi hem de toplam talep sorunu ortaya çıkar. Bir başka deyişle, makineler üretimi sürdürebilir ama üretilen malları satın alacak ücretli kitle ortadan kalkarsa kapitalizmin dolaşım mekanizması da tıkanır.
Bu, yalnızca Marksist çerçevede geçerli bir sorun değil. Milanovic, neoklasik iktisat açısından bakıldığında da benzer bir çıkmaz bulunduğunu hatırlatıyor. Eğer üretim tamamen otomatikleşir ve ücret gelirleri büyük ölçüde ortadan kalkarsa, ekonomide talep yetersizliği oluşur. Üretim bolluğu, satın alma gücüyle buluşmadığı ölçüde kâr yaratamaz.
Burada yapay zekâya ilişkin yaygın iyimserlik de, felaketçi senaryolar da eksik kalıyor. Çünkü sorun yalnızca teknolojinin ne kadar gelişeceği değil; gelişen teknolojinin toplumsal gelir bölüşümünü, iş yapısını ve tüketim kapasitesini nasıl dönüştüreceği.
İkinci sektör: İnsanın değerinin yeniden yükseldiği alanlar
Milanovic’in analizindeki kilit nokta, yapay zekâ ekonomisinin tek bir sektörden ibaret olmayacağı varsayımı. Ona göre, yüksek düzeyde otomatikleşmiş bir yapay zekâ sektörü gelişirken, bunun karşısında insan emeğine dayalı başka bir sektör de büyüyebilir. Bakım emeği, sağlık hizmetleri, iyi öğretmenlik, yaratıcı yazarlık, sanat, spor, gastronomi, sahne performansı, koçluk, insan ilişkisi gerektiren hizmetler ve “otantik” kabul edilen üretimler bu ikinci alanın örnekleri arasında sayılıyor.
Bu sektörlerin ortak özelliği, yalnızca teknik çıktıya değil, insan varlığına, ilişkiye, deneyime, güvene ve özgünlüğe dayanması. Bir metni yapay zekâ yazabilir; ama bazı okurlar hâlâ belirli bir insanın deneyiminden, üslubundan, düşünsel emeğinden doğan metne değer atfedebilir. Bir eğitim yazılımı binlerce öğrenciye aynı anda ulaşabilir; ama iyi bir öğretmenin öğrencinin halini, ritmini, kırılganlığını ve merakını sezme kapasitesi ayrı bir değer yaratabilir.
Milanovic’in çerçevesinde kapitalizm, yapay zekâ çağında ayakta kalacaksa bunu yalnızca makinelerin verimliliği sayesinde değil, insan emeğine dayalı yeni değer alanlarının genişlemesi sayesinde yapabilir. Aksi halde otomasyonun başarısı, kendi ekonomik temelini aşındıran bir sonuca dönüşebilir.
Kâr, sektörler arasında yeniden bölüşülür
Analizin en önemli teknik noktası, farklı sektörlerdeki kâr oranlarının kapitalist ekonomi içinde birbirine yaklaşma eğilimidir. Milanovic, malların ve hizmetlerin doğrudan emek-değerleriyle değil, üretim fiyatları üzerinden dolaşıma girdiğini hatırlatıyor. Bu da sermaye yoğun sektörlerle emek yoğun sektörler arasında kârın yeniden dağıldığı bir yapı yaratır.
Buna göre yapay zekâ sektörü tek başına düşünüldüğünde düşük artı-değer üretiyor gibi görünebilir. Ancak ekonomide insan emeğine dayalı sektörler büyümeye devam ederse, toplam artı-değer üretimi bu alanlarda gerçekleşir; kâr ise kapitalist sistem içinde farklı sektörlere yayılır. Böylece çok büyük sermaye yatırımı gerektiren yapay zekâ şirketleri de yüksek kâr oranları elde edebilir.
Buradaki kritik koşul açık: Yapay zekâ sektörü ekonominin tamamını yutmamalı; onunla birlikte insan emeğine dayalı faaliyetler de genişlemeli. Eğer yapay zekâ tüm üretim alanlarını soğurur ve ücretli emeği sistemin dışına iterse, kapitalizm hem değer üretimi hem de talep yaratma bakımından krize girer.
Emek bitmiyor, biçim değiştiriyor
Milanovic’in yazısı, yapay zekâ çağında emeğin basitçe ortadan kalkacağı görüşüne mesafeli duruyor. Ona göre bazı beceriler değersizleşebilir: Kodlama, yazı, matematiksel işlem, rutin analiz ya da standart üretim süreçleri giderek daha fazla makineleşebilir. Bu, emeğin bir bölümünde vasıfsızlaşma ve entelektüel yoksullaşma yaratabilir.
Fakat aynı süreç, başka alanlarda insan becerisinin çıtasını yükseltebilir. Çünkü yapay zekânın üretebildiği ortalama çıktının üzerinde değer yaratabilen insanlar daha fazla talep görebilir. Bu nedenle geleceğin emek piyasası yalnızca “iş kaybı” üzerinden değil, emeğin keskin biçimde ayrışması üzerinden de okunmalı: Bir yanda makinenin ucuzlattığı, standartlaştırdığı ve değersizleştirdiği işler; diğer yanda insan olmanın, ilişki kurmanın, sezginin, yaratıcılığın ve güvenin daha pahalı hale geldiği işler.
Bu tablo, toplumsal eşitsizlik açısından yeni bir gerilim anlamına geliyor. Yapay zekâ, bazı emek biçimlerini daha görünmez ve değersiz hale getirirken, bazı insanî becerileri ayrıcalıklı ve yüksek değerli bir alana taşıyabilir. Böyle bir ekonomide sorun yalnızca istihdam değil; kimin emeğinin değerli sayılacağı, kimin emeğinin makine karşısında ucuzlayacağı ve kimin gelirden pay alacağıdır.
Türkiye için soru: Teknoloji kimin emeğini görünmez kılacak?
Milanovic’in tartışması Türkiye açısından da kritik bir yere oturuyor. Çünkü yapay zekâ meselesi çoğu zaman “verimlilik”, “dijital dönüşüm” ve “rekabetçilik” başlıklarıyla ele alınıyor. Oysa teknolojik dönüşümün asıl toplumsal sonucu, emeğin nasıl yeniden örgütleneceğinde ortaya çıkacak.
Türkiye gibi ücretli emeğin zaten kırılgan, sendikal örgütlülüğün zayıf, güvencesiz çalışmanın yaygın olduğu ekonomilerde yapay zekâ yalnızca teknolojik bir yenilik olarak görülemez. Bu dönüşüm; iş güvencesi, gelir bölüşümü, mesleki eğitim, bakım emeği, kamusal hizmetler, kültürel üretim ve sosyal koruma politikalarıyla birlikte tartışılmadığında, verimlilik artışı toplumsal refaha değil, daha yoğun bir eşitsizlik rejimine dönüşebilir.
Bu nedenle yapay zekâ çağının temel meselesi, makinelerin insanın yerini alıp almayacağından daha geniştir. Asıl mesele, insan emeğinin hangi alanlarda değersizleştirileceği, hangi alanlarda yeniden değer kazanacağı ve bu geçişin kamusal politikalarla nasıl yönetileceğidir.
Kapitalizmin paradoksu
Milanovic’in analizinden çıkan sonuç şu: Kapitalizm, yapay zekâ sayesinde daha fazla üretim kapasitesi kazanabilir; ancak insan emeğini tamamen dışladığında kendi kâr mekanizmasını da zayıflatır. Bu nedenle yapay zekâ kapitalizmi kendiliğinden ortadan kaldırmaz; fakat kapitalizmin insan emeğine olan bağımlılığını daha görünür hale getirir.
Başka bir ifadeyle, yapay zekâ çağında kapitalizmin çelişkisi daha da berraklaşıyor. Sermaye, maliyetleri düşürmek için emeği üretimden kovmak ister; ama kârın ve talebin sürdürülebilmesi için aynı emeğe başka biçimlerde ihtiyaç duyar. Makineler üretimi hızlandırabilir, maliyetleri azaltabilir, bazı işleri insansızlaştırabilir. Fakat kapitalist ekonomi, insan emeğinin yarattığı değerden ve insanların gelirleriyle oluşturduğu talepten tamamen kopamaz.
Bu yüzden yapay zekâ tartışmasının merkezinde teknik bir soru değil, siyasal bir soru duruyor: Otomasyonun kazancı kime yazılacak? İnsan emeği değersizleştiğinde gelir nasıl bölüşülecek? Bakım, eğitim, kültür, sağlık ve yaratıcı üretim gibi alanlar piyasanın yeni ayrıcalıklı hizmetlerine mi dönüşecek, yoksa kamusal ve eşitlikçi biçimde mi örgütlenecek?
Yapay zekânın geleceği yalnızca laboratuvarlarda, şirket merkezlerinde ya da yatırım fonlarının strateji belgelerinde belirlenmeyecek. Bu gelecek, emeğin hakkı, kamusal bölüşüm, sosyal güvence ve insanî üretim alanlarının nasıl savunulacağı sorusuna verilecek siyasal yanıtlarla şekillenecek.
Bu tartışma neyi açıyor?
Yapay zekâ çoğu zaman “insanın yerini alacak mı?” sorusuyla tartışılıyor. Oysa mesele bundan daha derin: İnsan emeği üretimden çekildikçe kârın, talebin ve gelir bölüşümünün nasıl sürdürüleceği sorusu gündeme geliyor. Milanovic’in analizi, teknolojik ilerlemeyi ekonomik sistemin iç çelişkileriyle birlikte düşünmeye çağırıyor.
Neden önemli?
Yapay zekâ yalnızca yeni bir teknoloji değil; emeğin değerini, mesleklerin geleceğini ve toplumsal eşitsizliği yeniden kurabilecek bir dönüşüm. Bu nedenle tartışma, şirketlerin verimlilik hesabına bırakılamayacak kadar kamusal bir mesele. Yapay zekâ çağında asıl soru, makinelerin ne yapabileceği kadar, insanların nasıl yaşayacağıdır.
Okuma notu
Bu haber, yapay zekâ ve kapitalizm tartışmasını felaket ya da mucize ikiliğine sıkıştırmadan ele alıyor. İnsan emeğinin bütünüyle ortadan kalkmadığı, fakat bazı alanlarda değersizleşirken bazı alanlarda daha da kritik hale geldiği bir geçiş dönemine işaret ediyor.
Magnifica Humanitas: Papa Leo XIV’ten sermaye düzenine ve AI tekellerine radikal meydan okuma
Siyaset her yerde, sonuç nerede: Hiperpolitik çağ ne anlatıyor?

