₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Mutlak butlan: Sandıkla yüzleşemeyen siyaset

Dijital mecraların hiç dinmeyen uğultusu ve sığ polemik hırgürleri arasından siyasete bakıyorsanız, şahit olduğunuz sahnelemenin büyük ölçüde bir kurgudan ibaret olduğunu fark etmeniz işten bile değil. Gündem başlıkları çılgınca bir ritimle birbirinin topuğuna basarak ilerlerken, asıl yapısal krizlerin üstü örtülüyor. Düne kadar adalet dağıtması beklenen o ağırbaşlı hukuki terimler, bugün siyasal kavganın tam ortasına inmiş durumda. Rakipleri hizaya getiren birer sopaya; rıza üretiminin tıkandığı çorak arazide hoyrat birer bastırma aparatına dönüştüler. Son dönemde muhalif iradeyi nefessiz bırakmak adına tedavüle sokulan geçersizlik ya da hükümsüzlük tantanası da tam bu sahnenin baş köşesine kuruluyor.

Hukuk cübbesine saklanan kriz

Meseleyi özüne kadar kaynatıp süzdüğümüzde, yüzeye ne hukuksal bir haklılık ne de tarihsel bir gereklilik çıkıyor. Karşımızda duran çırılçıplak gerçek; kibirle harmanlanmış, her coğrafyada gördüğümüz, tanıdık yönetememe sancısının hukuki bir icatla maskelenmesi sadece. “Dikiş tutturamıyorum artık” itirafını kendine yediremeyen, kitleleri peşinden sürükleyecek hegemonik efsununu çoktan yitirmiş siyasal akıl, yapısal krizini geniş ve kapkara bir hukuk cübbesinin altına gizlemeye çabalıyor. Rıza imalatının iflas bayrağını çektiği yerde, bürokratik ve yasal zorlama mekanizmaları zembereğinden boşanmış gibi devreye giriyor.

Hukuk literatüründe bir işlemin “yok hükmünde” sayılması, o fiilin en baştan itibaren hiçbir hukuki sonuç doğurmamış, esasen bu dünyada hiç yaşanmamış kabul edilmesi demektir. Normatif hukukun kendi iç tutarlılığını korumak adına ürettiği bu rafine savunma kalkanı, siyasetin pragmatik ve vahşi evrenine tahvil edildiğinde kaba bir siyasal tasfiye paletine dönüşüveriyor. Seçmenin sandığa yansıyan iradesini, binbir emekle damıtılan tercihini “hukuken hatalı” etiketiyle tuvalden acımasızca kazımak, rakibi kökten hükümsüzleştirip tablonun dışına itmek modern iktidar pratiklerinin en kestirme yolu sayılıyor şimdilerde. Canlı ve fokurdayan bir toplumsal hareketi alıp, adliye koridorlarının sevimsiz geçitlerinde usul eksikliklerine kurban etmek, iktidarın meşruiyet zemininde açılan devasa gedikleri hukuk harcıyla alelacele sıvama gayretinden başka bir şey değil.

Mühürlerin yanılgısı ve kurumsal yankı odası

Ufka biraz daha geniş baktığımızda, bu tablonun muhalefeti oyun dışına itmeye çalışan sıradan bir taktik hamleyi çoktan aştığını görüyoruz. Sadece bu topraklara özgü de değil üstelik; Budapeşte’den Yeni Delhi’ye yankılanan küresel bir otoriter esintidir bu. Devlet aygıtını kendi bekasının yegane teminatı sayan o köhne iktidar refleksi, her coğrafyada aynı pervasızlıkla ele veriyor kendini. Siyaset kendi kurumsal krizini hukuki bir perdenin ardına saklarken, o perdeyi aynı zamanda toplumsal taleplere karşı aşılmaz bir zırh gibi kuşanıyor.

Nitekim iktidar mekanizmaları, mühürlerin soğuk sesine ve resmi evrakların zamanı dondurabilme gücüne gereğinden fazla inanır. Bürokrasinin steril koridorlarında kurulan tahakküm, sokağın pürüzlü, öngörülemez ve çıplak gerçeğine çarptığında dağılmaya yüz tutar. Yukarıda birileri hukuku bir cerrah neşteri gibi değil de kaba bir balta gibi kullanarak bugünü kurtardığını sanırken, aşağıdaki derin sosyolojik tezgahta yarın çoktan dokunmaya başlanmıştır bile. Kendi icat ettikleri “yok hükmünde” labirentlerinde kaybolanlar, dışarıda esen ve çoktan yön değiştiren toplumsal rüzgarın o ağır uğultusunu işitemez hale gelirler. Bu geçici bir sağırlık değil, yapısal bir inkar halidir.

Sandığın sesi ve hegemonyanın çatırtısı

İktidarın son dönemdeki bu kılıç kuşanmış hallerine bakıp da ortada bir özgüven patlaması olduğunu sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz demektir. Aksine, dizginler avuçlardan kayıp giderken, tıkır tıkır işleyen o eski rıza mekanizmaları teklemeye başladığında bedeni saran kadim paniğin berrak bir yansıması duruyor önümüzde. Toplumsal olarak köşeye sıkışan, vitrine koyacak yeni bir malzemesi kalmayan her yönetim; kamusal alanı daha fazla mengene altına alma, pürüz çıkaran toplumsal aktörleri yasal çeperlerin dışına süpürme eğilimi gösterir. Kitleleri ortak bir geleceğe ikna edemeyen otorite, kontrolü elinden kaçırdıkça etrafını daha gürültülü ve mekanik bir barikatla zapt etmeye yeltenir. Nefes alınan siyasal alan daraltıldıkça iktidarın kurumsal yankı odası genişler; lakin sokağın pütürlü gerçeğiyle kurulan sahici temas da aynı hızla kopuverir.

İktidar aklının sandıkta okuduğu şey, basit bir aritmetik hesap yahut gelip geçici bir protesto rüzgarı değildir. Hegemonyalarının üzerine vuran tarihsel gölgeyi görürler o sonuca bakınca; merkezdeki sarsıntının ilk sismik ilanını, meşruiyet zemininde usulca çatırdamaya başlayan fay hatlarını hissederler. Sandık, oyların alt alta toplandığı ruhsuz bir istatistik tablosundan ibaret olamaz. Toplumsal sabrın iyice inceldiği, ekonomik darboğazın ve sofradaki eksiğin haklı bir siyasal itiraza büründüğü, yıllarca bastırılmış fısıltıların nihayet kolektif bir avaza durduğu asıl sosyolojik arenadır orası.

Jargonun gölgesinde toplumsal hafıza

İşte tam bu kırılma anında, bürokratik mekanizmalar yapısal krizlerin uluorta konuşulmasını yasaklayan kullanışlı bir araca, kusurları örten kurumsal bir örtüye dönüşür. Hayatın yakıcı sorunlarıyla yüzleşmekten bucak bucak kaçan yönetenler, mühürlü kararların ve asık suratlı devlet jargonunun o tekinsiz gölgesine sığınırlar. Tüm sancılı coğrafyalarda ezberlenmiştir bu; krizi sarsıcı haliyle kabul etmek yerine, onu kurumsal bir dille paketleyip ehlileştirmeye, teknik bir mevzuat meselesine indirgemeye çabalamak hafızadadır artık. Siyaset kurumu kendi yarattığı sorunu müzakereyle, iknayla çözme kudretini yitirdiğinde, sahne ister istemez soğuk devlet aparatlarına kalır. Yargının dili buz keser; rasyonel-yasal otoritenin en ruhsuz terimleri, kaynayan siyasal alanın üzerine ağır bir kurşun gibi çöker.

Gelgelelim, o süslü kılıflar hakikati ebediyen saklamaya yetmez. Çünkü toplumsal hafıza, kendisine uzatılan mazeretleri yalnızca kağıt üzerindeki o lafzi haliyle okumayacak kadar demlenmiş bir tarihsel tecrübeye sahiptir. Sıradan insan kararın bütün hukuki gediklerini, usul oyunlarını bilmeyebilir; lakin o hamlenin hangi siyasal mevsimde, kimin elini rahatlatmak için, ne tür bir taht telaşıyla devreye sokulduğunu tarihsel bir içgüdüyle kavrar. Kendine has, sezgisel bir zekası vardır kalabalıkların. Satır aralarını, o metinleri mesai saatlerinde kaleme alan kravatlı bürokratlardan çok daha keskin, çok daha acımasız okur toplum.

Seçmen davranışının altındaki o büyük toplumsal fay hatlarını anlamaya çalışmak dururken, o sonucu doğuran zemini yasal hilelerle tartışmalı hale getirmek sorumluluktan kaçmanın en rafine, en korkak biçimidir. Alev alev yanan bir evi söndürmek yerine, bahçeye sandalyeleri atıp bacadan çıkan dumanın rengini tartışarak zaman kazanmaya çalışmaktır. Ne var ki su, eninde sonunda yatağını bulur. Yüzeyde engellendiğinde, üzerine beton döküldüğünde toplumsal irade buharlaşıp uçmaz; yerin metrelerce altında daha inatçı, daha sessiz ve çok daha yıkıcı bir basınca dönüşerek birikmeye devam eder.

FORUM | Anlamak da pek bir şeyi değiştirmeyince

Demokratik siyasetin yeniden inşası: Sosyalist hareket, Kürt siyasal hareketi ve üçüncü yol

Haber vermek yetmez: Toplum çözümü de konuşabilmeli

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →