Geçmişten günümüze Türkiye’de sosyalist hareketlere dair en yaygın değerlendirmeler parçalanma, etkisizlik ve toplumsal karşılık üretememe etrafında yoğunlaşmaktadır. Benzer biçimde uzun yıllardır tartışılan bir başka konu ise sosyalist hareket ile Kürt siyasal hareketi arasında neden kalıcı ve stratejik bir birlikteliğin kurulamamış olduğudur. Bu iki soru çoğu zaman birbirinden bağımsız ele alınsa da, gerçekte aynı tarihsel ve siyasal sorunun farklı görünümleridir.
Kesintiye uğrayan hafıza
Bu nedenle meseleyi yalnızca örgütsel dağınıklık veya güncel siyasal tercih farklılıkları üzerinden açıklamak eksik kalmaktadır. Çünkü Türkiye’de sosyalist hareket, birçok ülkedeki gibi kesintisiz kurumsal yapılar içerisinde değil; darbeler, yasaklamalar, tutuklamalar ve sürekli yeniden kuruluş zorunluluğu içerisinde şekillenmiştir. 1971 ve 1980 askeri darbeleri yalnızca örgütleri dağıtmamış, aynı zamanda ortak siyasal hafızanın, deneyim aktarımının ve süreklilik taşıyan örgütsel kültürlerin oluşumunu da kesintiye uğratmıştır.
Bu tarihsel kesintiler, sosyalist hareket içerisinde farklı geleneklerin ortaya çıkmasına ve zamanla kendi siyasal aidiyet alanlarına çekilmesine yol açmıştır. TKP geleneği örgütlü işçi siyaseti ve teorik süreklilik üretirken, THKO anti-emperyalist ve gençlik merkezli bir dinamizm yaratmış, THKP-C birleşik mücadele ve siyasal öncülük tartışmalarını öne çıkarmış, TKP/ML daha radikal bir devlet ve sınıf eleştirisi geliştirmiştir. Kürt özgürlük hareketi ise özellikle 1980 sonrasında demokrasi, kimlik, kadın özgürlüğü ve devlet-toplum ilişkileri üzerinden siyasal alanı yeniden tanımlayan özgün bir paradigma geliştirmiştir.
Aidiyet alanlarından özne krizine
Bu deneyimlerin her biri kendi tarihsel bağlamında önemli mücadele birikimleri üretmiş olsa da, zaman içerisinde bu birikimler ortak bir siyasal hafızaya dönüşmek yerine çoğu zaman kendi içine kapanan siyasal aidiyet alanları şeklinde gelişmiştir. Böylece ideolojik farklılıklar üretken tartışma zeminleri olmaktan çıkmış, kalıcı siyasal mesafelere dönüşmüştür.
Ancak bugün yaşanan sorun yalnızca örgütsel parçalanmışlık değildir. Asıl mesele daha derinde bir özne krizidir. Bu kriz hem sosyalist hareketlerin kendi aralarındaki ilişkilerde hem de sosyalist hareket ile Kürt siyasal hareketi arasındaki ilişkilerde görünür hale gelmektedir.
Türkiye solunun önemli bir bölümü uzun yıllar boyunca Kürt sorununu esas olarak sınıf mücadelesinin bir alt başlığı olarak değerlendirmiştir. Kürt halkının ulusal demokratik talepleri çoğu zaman bağımsız bir siyasal gerçeklik olarak değil, genel toplumsal dönüşümün sonrasında çözülebilecek bir mesele olarak görülmüştür. Oysa Kürt özgürlük hareketi, on yıllara yayılan mücadelesi boyunca yalnızca bir hak talebi değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal örgütlenme deneyimi, siyasal temsil kapasitesi ve demokratik dönüşüm perspektifi geliştirmiştir.
Eşit siyasal aktörler sorusu
Bugün Kürt siyasal hareketi yalnızca belirli bir toplumsal kesimin temsilcisi değil; kendi tarihsel hafızası, toplumsal karşılığı ve örgütsel sürekliliği bulunan bağımsız bir siyasal özne konumundadır. Buna rağmen zaman zaman sosyalist hareketlerin bir bölümü tarafından eşit bir siyasal aktör olarak değil, dışarıdan değerlendirilen, doğrulanan ya da eleştirilen bir bileşen olarak ele alınabilmektedir. Benzer şekilde sosyalist hareketlerin kendi aralarındaki ilişkilerde de farklı siyasal özneleri hiyerarşik biçimde konumlandıran anlayışlar görülebilmektedir.
Bu eğilimin arka planında sosyalist gelenek içerisinde tarihsel olarak etkili olmuş öncülük ve temsil anlayışının belirli yorumları bulunmaktadır. Belirli tarihsel koşullarda işlevli olan bu anlayışlar, zaman içerisinde farklı toplumsal deneyimlerin siyasal kapasitesini ikincilleştiren bir çerçeveye dönüşebilmiştir. Sonuç olarak farklılıkların varlığı değil, farklı öznelerin eşit siyasal aktörler olarak tanınmaması temel sorun haline gelmiştir.
Toplumsal enerji ve temsil krizi
Oysa sahaya bakıldığında bambaşka bir gerçeklik görülmektedir. Kürt halkının eşitlik ve demokratik çözüm mücadelesinden kadın hareketinin patriyarkaya karşı direnişine, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinden LGBTİQ+ bireylerin varoluş mücadelesine, ekoloji hareketlerinden güvencesiz emek karşısında gelişen yeni işçi inisiyatiflerine ve genç kuşakların özgürlük arayışlarına kadar uzanan oldukça yoğun ve çok katmanlı bir toplumsal muhalefet zemini bulunmaktadır.
Bu alanlar artık birbirinden kopuk tali başlıklar değildir. Neo-liberal dönüşümün, otoriterleşmenin ve demokratik gerilemenin yarattığı çok yönlü krizlerin farklı yüzleridir. Dolayısıyla sorun toplumsal muhalefetin yokluğu değil, bu toplumsal enerjinin ortak bir siyasal dile, programa ve demokratik dönüşüm perspektifine dönüşememesidir.
Bu tablo üç temel yapısal soruna işaret etmektedir.
Birincisi, toplumsal hareketlilik ile siyasal temsil arasındaki kopukluktur.
İkincisi, tarihsel sürekliliğin kesintiye uğraması nedeniyle ortak siyasal hafızanın yeterince gelişememesidir.
Üçüncüsü ise siyasal öznenin hiyerarşik biçimde tanımlanmasıdır.
Yeniden inşa eşiği
Bu üç unsur birlikte değerlendirildiğinde yaşanan kriz bir çöküşten çok, bir yeniden inşa eşiğine işaret etmektedir. Çünkü toplumsal gerçeklik değişmiş, mücadele alanları çoğalmış ve derinleşmiş, buna karşılık siyasal temsil biçimleri aynı ölçüde dönüşememiştir.
Bu noktada temel soru şudur: Farklı toplumsal ve siyasal özneler birbirlerini hiyerarşik biçimde konumlandırmadan nasıl ortak bir demokratik siyasal ufuk kurabilir?
Bu sorunun yanıtı tek bir merkezin ya da tek bir siyasal geleneğin diğerlerini temsil ettiği bir modelde değil, siyasal ilişkinin kendisinin dönüşümünde yatmaktadır. Öncelikle siyasal özne tanımının eşitlik temelinde yeniden kurulması gerekmektedir. Hiçbir aktörün hakikatin tek taşıyıcısı olmadığı, tüm öznelerin kendi tarihsel deneyimleriyle meşru kabul edildiği bir siyasal zemin, demokratik siyasetin yeniden inşasının başlangıç noktasıdır.
Bununla birlikte sınıf, demokrasi, kimlik, kadın özgürlüğü ve ekoloji mücadeleleri arasında hiyerarşi kuran değil, bu mücadelelerin kesişim noktalarını görünür kılan yeni bir siyasal yaklaşım gerekmektedir. Çünkü bu mücadele alanları birbirine alternatif değil, aynı toplumsal dönüşüm ihtiyacının farklı ifadeleridir.
Üçüncü Yol’un tarihsel sorumluluğu
Tam da bu noktada DEM Parti’nin temsil ettiği Üçüncü Yol siyaseti tarihsel bir önem kazanmaktadır. Üçüncü Yol, Türkiye siyasetini yalnızca iktidar bloğu ile düzen içi restorasyon siyaseti arasındaki sıkışmışlıktan çıkarmayı hedefleyen bir yaklaşım değildir. Aynı zamanda halkların eşitliği, demokratik cumhuriyet, yerel demokrasi, kadın özgürlüğü, emek ve ekolojik yaşam temelinde farklı toplumsal mücadeleleri ortak bir siyasal program etrafında buluşturma potansiyeli taşımaktadır.
Bu nedenle bugün DEM Parti’nin önünde yalnızca kendi siyasal alanını büyütme görevi değil, Türkiye’nin demokratik geleceği açısından kurucu bir rol üstlenme sorumluluğu bulunmaktadır. Bu sorumluluk, sosyalist hareketleri, emek örgütlerini, kadın hareketini, gençlik dinamiklerini, ekoloji mücadelelerini, demokratik kitle örgütlerini ve tüm antikapitalist güçleri bir araya getirecek demokratik-antifaşist bir odak ve seçilmiş CHP’yi de kapsayan geniş bir demokrasi bloğu oluşturma sorumluluğu olarak somutlaşmaktadır.
Böyle bir odak yalnızca seçim dönemlerinde kurulan geçici ittifakların ötesine geçmeli, ortak mücadele ve ortak program temelinde kalıcı bir siyasal merkez haline gelmelidir. Aynı zamanda belirli demokratik ilkeler çerçevesinde tüm toplumsal ve siyasal kesimlerle ilişki kurabilen geniş bir demokrasi bloğunun önünü açmalıdır.
Eşitler arası ortaklık
Ancak bu ilişki herhangi bir gücün diğerine tabi olduğu bir model üzerinden değil; karşılıklı siyasal öznelliğin tanındığı, eşitler arası ve çoğulcu bir ortaklık anlayışıyla kurulmalıdır. Çünkü demokratik siyasetin geleceği, farklılıkları ortadan kaldırmakta değil; farklılıkları ortak mücadele zenginliği olarak kabul eden yeni bir siyasal kültür yaratabilmektedir.
Yeni bir tarihsel özne
Dolayısıyla Türkiye’de sosyalist hareketin geleceği, parçaların mekanik biçimde yeniden bir araya getirilmesinde değil; sosyalist hareket ile Kürt siyasal hareketinin eşitlik temelinde stratejik bir ortaklık kurabilmesinde, farklı toplumsal mücadelelerin ortak bir demokratik program etrafında buluşabilmesinde ve tüm demokrasi güçlerinin çoğulcu bir siyasal zeminde ortaklaşabilmesinde yatmaktadır.
Böyle bir siyasal kültür inşa edilebildiği ölçüde, bugün parçalı görünen toplumsal muhalefet ortak bir kurucu güce dönüşebilir. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi de ancak bu ortaklaşma zemini üzerinde yeni bir tarihsel özne yaratabilir.
Bu yazı ne söylüyor?
Suat Turan, Türkiye’de sosyalist hareketin parçalanmışlığını yalnızca örgütsel dağınıklıkla açıklamanın yetersiz olduğunu belirtiyor. Yazı, asıl sorunun ortak hafızanın kesintiye uğraması, siyasal öznelerin hiyerarşik biçimde konumlandırılması ve toplumsal muhalefetin ortak bir demokratik programa dönüşememesi olduğunu savunuyor.
Neden önemli?
Yazı, sosyalist hareket ile Kürt siyasal hareketi arasındaki ilişkinin eşitlik temelinde yeniden kurulması gerektiğini vurguluyor. Bu çerçevede Üçüncü Yol’u yalnızca seçimsel bir pozisyon değil, halkların eşitliği, demokratik cumhuriyet, kadın özgürlüğü, emek ve ekolojik yaşam mücadelelerini bir araya getirebilecek kurucu bir siyasal imkân olarak ele alıyor.
Siyasetin yeniden kuruluş sorusu
Metnin merkezindeki soru, farklı toplumsal ve siyasal öznelerin birbirini temsil etmeye ya da ikincilleştirmeye çalışmadan nasıl ortak bir demokratik ufuk kurabileceği. Bu soru, yalnızca sol içi tartışmalar açısından değil, Türkiye’de demokrasi güçlerinin çoğulcu ve kalıcı bir siyasal zemin yaratabilmesi açısından da kritik bir yerde duruyor.
Siyaset her yerde, sonuç nerede: Hiperpolitik çağ ne anlatıyor?

