Neşeli, gür bir synthesizer melodisi duyulur. Davullar sert bir şekilde girer. Bruce Springsteen sahneye fırlar. Başındaki kırmızı bandanası, yırtık tişörtü ve kot pantolonuyla tam bir rock müzik ikonudur. Kaslı kolları, yüzündeki o kararlı ifade ve havaya kalkmış yumruğuyla bağırır: BORN IN THE U.S.A.!
Şarkının hikayesi, 1981 yazında Springsteen’in Los Angeles’ta bir konser vermesiyle başladı. Konserin tüm gelirini yeni kurulmuş bir derneğe bağışlamıştı: Vietnam Gazileri Amerika. Orada, tekerlekli sandalyeye mahkum bir gazinin konuşmasını dinledi. O gece, Springsteen’in yüreğine bir şey saplandı.
Springsteen daha önce de Vietnam savaşı ve gazilere dair şarkılar yazmıştı. Ama bu sefer durum farklıydı. Akustik gitarıyla bir şeyler karaladı, şarkının adını “Vietnam” koydu. İlk taslakta işe alım yetkilisinin bir gaziye söylediği sözler vardı:
“Son, understand, if it was up to me”
(Oğlum, anlıyorum, eğer bana kalsaydı)
“‘Bout half the town’s out of work”
(Kasabanın yarısı işsiz)
“Ain’t nothin’ for you here”
(Burada senin için bir şey yok)
“From the assembly line to the front line”
(Montaj hattından cepheye)
“But I guess you didn’t hear: You died in Vietnam”
(Ama sanırım duymadın: Sen Vietnam’da öldün)
Sonra bu şarkıyı bir süreliğine rafa kaldırdı. Menajeri Jon Landau “Benim için ölü bir şarkıydı. Sözlerle müzik açıkça uyuşmuyordu” diyecekti. Ama Springsteen ısrar etti. Stüdyoya girdiler, synthesizer riff’ini eklediler, davulları patlattılar. Ve Springsteen şarkıyı fısıldamayı bırakıp bağırmaya başladı. Artık şarkının adı “Born in the U.S.A.” idi.
1984 yazında bu şarkı radyolarda ilk kez yayınlandığında, Amerikalıları fazlasıyla coşturmayı başardı. Cumhuriyetçi siyaset yorumcusu George Will, konseri izledikten sonra bu coşkuyu övdü. Başkan Ronald Reagan, seçim kampanyasında Springsteen’in şarkılarından “umudun şarkıları” diye bahsetti. Chrysler’in patronu Lee Iacocca, şarkıyı reklamlarda kullanmak için tam 10 milyon dolar teklif etti.
Oysa Springsteen’in yazdığı şarkı ile insanların duyduğu şarkı arasında dev bir uçurum vardı. Çünkü “Born in the U.S.A.”, bir vatanseverlik marşı değil savaş karşıtı bir protesto şarkısıydı. Bu durum Nietzsche’nin perspektivizm ilkesini anımsatır: Orijinal metinlerin ve olayların zamanla izleyicilerin kendi tutkuları, öfkeleri ve coşkuları ile harmanlanıp yorumlanması sonucunda, hakikatin yani asıl metnin yorumların altında kaybolup gitmesi Bu şarkı da o kadar yanlış anlaşılmış ve o kadar çarpıtılmıştır ki ortada sadece bir coşku kalmış ancak sözlerin anlattığı gerçeklik unutulup gitmiştir.
Video klibi yöneten John Sayles, Springsteen’in kendisine çok net bir şey söylediğini hatırlıyor: “Bunu gerçekçi ve sarsıcı yap, cilalama.” Ortaya çıkan klip, fabrikaları, işsizleri ve askeri mezarlıkları gösteriyordu. Sayles, şarkının hissettirdiği şeyi şöyle anlatır:
“Bir düşünün, birinin vücudunda ‘Doğuştan Kötü’ veya ‘Cehennem Melekleri’ yazılı bir dövme vardır. Bu şarkının nakaratı da tıpkı böyle bir dövme gibidir. Sadece ‘ABD’de Doğdum’ yazılıdır. Bu ifadede bir gurur, bir aidiyet hissi vardır elbette. Ama aynı zamanda, özellikle bu şarkının bağlamında, bu sözün asıl anlamı ‘Bütün bunlara rağmen hayatta kaldım, buradayım’ demektir.”
Şarkının kahramanı isimsiz bir Vietnam gazisidir. Savaş bitip ülkesine geri döndüğünde işsizlik ve değersizlik hissi ile baş başa kalmış birçok gaziden biridir.
“Born down in a dead man’s town”
(Bir ölünün kasabasında doğdum)
Şarkıda “Dead man’s town” tabiri işçi sınıfının ve Vietnam gazilerinin terk edilmişlik hissini, ekonomik sıkıntılarını, gelecek vaat etmeyen sanayi bölgelerini ve hayalet şehirleri sembolize eder.
“The first kick I took was when I hit the ground”
(İlk tekmeyi yere düştüğümde yedim.)
“Got in a little hometown jam”
(Küçük bir kasaba belasına karıştım)
“So they put a rifle in my hand”
(Bu yüzden bir tüfek verdiler elime)
“Sent me off to a foreign land”
(Yabancı bir toprağa yolladılar beni)
“To go and kill the yellow man”
(Sarı adamı öldürmeye)
Küçük bir bela, bir gencin hayatının sonsuza dek değişmesi için yeterlidir. Yargılanmaz, mahkum edilmez. Doğrudan cepheye gönderilir. “Sarı adam” ifadesi ise savaşın soğuk yüzünü çıplak bir şekilde ortaya koyar.
“Come back home to the refinery”
(Rafineriye geri döndüm)
“The hiring man said, ‘Son if it was up to me'”
(İşe alacak olan adam dedi ki, ‘Oğlum, eğer bana kalsaydı’)
Savaş bitmiştir. Ama dönüşte onu bekleyen bir iş yoktur, bir gelecek yoktur.
“I had a brother at Khe Sanh”
(Bir kardeşim vardı Khe Sanh’ta)
“Fighting off the Viet Cong”
(Viet Cong’a karşı savaşıyordu)
“They’re still there, he’s all gone”
(Onlar hâlâ orada, o gitti çoktan)
Khe Sanh, savaşın en kanlı muharebelerinden biridir. Kardeşi orada kalır, cesedi bile getirilmez. “Onlar” hâlâ oradadır. Müzik eleştirmeni Dave Marsh, bunun şarkının en önemli dizesi olduğunu söyler: “Savaş sonrası bir sanat eserinde savaşın temel gerçeğinin -savaşın kaybedildiğinin- bu kadar açık ifade edildiği başka bir örnek bulmak zordur.”
“Down in the shadow of the penitentiary”
(Hapishanenin gölgesinde)
“Out by the gas fires of the refinery”
(Rafinerinin gaz ateşlerinin yanında)
“I’m ten years burning down the road”
(On yıldır yanıyorum bu yolda)
“Nowhere to run, ain’t got nowhere to go”
(Kaçacak yerim yok, gidecek yerim yok)
Springsteen, yıllar sonra bu kasıtlı çelişkiyi şöyle açıkladı:
“Gurur nakarattaydı. Benim şarkılarımda manevi kısım, umut kısmı, nakaratlardadır. Hüzün ve günlük gerçeklikler ise dörtlüklerin detaylarında gizlidir.”
Kalabalıkların coşkusunun hiç eksilmemesinin, bir gazinin kaçacak yeri olmadığını haykırdığı anlarda bile devam etmesinin sırrı budur. İnsanlar ısrarla sadece o coşkulu nakaratı duymuştur.
19 Eylül 1984’te, New Jersey’de bir mitingde, Ronald Reagan şunları söylüyordu:
“Amerika’nın geleceği, New Jersey’in kendi evladı, Bruce Springsteen’in şarkılarındaki umut mesajında yatıyor.”
Bu sözlerin temelinde, muhafazakar yorumcu George F. Will’ın bir konser sonrası yazdığı yazı vardı. Will, Springsteen’i zor zamanlar hakkında şarkı söyleyen biri olarak tanımlamıştı. Ama aslında ne dediğini anlamamıştı. O dönemde olayı takip eden gazeteci Jon Shure, bunu “kültürel gasp” olarak nitelendiriyordu. Yani Will ve onun gibi muhafazakarlar, Springsteen’in işçi sınıfının acısını anlatan şarkısını alıp kendi siyasi söylemlerine alet ederken şarkının özünü boşaltıp yerine kendi anlamlarını yüklüyorlardı.
Springsteen, Reagan’ın kendisini övmesine iki gece üst üste sahneden yanıt verdi. İlk gece, başkanın favori albümünün Nebraska olmadığını düşündüğünü söyledi ve işsiz bir otomobil işçisinin cinayet suçlamasıyla idamının istendiği “Johnny 99″u çaldı. İkinci gece ise doğrudan konuştu:
“Dışarıda çok tehlikeli şeyler oluyor. Yavaş yavaş iki Amerika’ya bölünüyoruz. İhtiyaç sahiplerinin ellerindekiler alınıp hiç ihtiyacı olmayanlara veriliyor.”
Yıllar sonra aynı hikaye tekrarlandı. 1996’da Bob Dole, 1999’da Pat Buchanan, 2020’de Donald Trump… Aynı şarkı, aynı yanlış anlama. Springsteen her seferinde karşı çıktı. Ama değişen bir şey olmadı. Yine ısrarla nakarat dışındaki sözler duyulmadı ve şarkı her seferinde sahiplenildi.
Springsteen, yıllar içinde şarkının anlamını defalarca yeniden anlatmayı denedi. 1990’larda, sadece dörtlükleri fısıldadığı, dinleyicileri gazinin hikayesini duymaya zorlayan versiyonlar seslendirdi. 2003’te, Irak Savaşı yaklaşırken, şarkının bir barış duası olduğunu söyledi. Broadway’deki solo gösterisinde ise şarkıyı sadece bir akustik gitarla, yıpranmış, kısık bir sesle yorumladı. Sözler ilk kez bu kadar net duyuluyordu. Kaçacak yerim yok, gidecek yerim yok. Ama her seferinde, nakaratı duymak isteyenler yine sadece nakaratı duydu.
Born in the U.S.A.! bugün bile Amerika’da statlarda, arenalarda, beyzbol maçlarında ve seçim kampanyalarında çalınır. Halk aynı coşkuyla şarkıya eşlik eder. Sonuç olarak, Bruce Springsteen’in tüm çabalarına rağmen şarkı, yaratıcısının elinden çıkıp halkın kendi anlamını yüklediği bir esere dönüşmüştür. Hatta eleştirdiği sistemin en coşkulu hitlerinden biri haline gelmiştir.
Coşkuyla dinlemek için:
Bir şarkının anlamı neden değişir?
Born in the U.S.A. yalnızca yanlış anlaşılmış bir rock şarkısı değil; kültürel eserlerin toplumsal dolaşım içinde nasıl yeniden yorumlandığını gösteren güçlü bir örnek. Bruce Springsteen’in Vietnam gazilerinin terk edilmişliğini, işsizliği ve savaş sonrası hayal kırıklığını anlattığı şarkı, zamanla Amerikan vatanseverliğinin coşkulu sembollerinden biri gibi kullanılmaya başlandı. Bu dönüşüm, bir sanat eserinin anlamının yalnızca onu üreten kişi tarafından değil, onu dinleyen kitleler, siyasetçiler ve medya tarafından da şekillendirildiğini gösteriyor.
Nakarat neyi görünmez kılar?
Şarkının coşkulu nakaratı, dörtlüklerde anlatılan karanlık hikâyeyi uzun süre gölgede bıraktı. Dinleyiciler “Born in the U.S.A.” sözünü çoğu zaman gurur ve aidiyet duygusuyla duydu; ancak şarkının içinde Vietnam’dan dönen, iş bulamayan, kayıplarıyla baş başa kalan bir gazinin sesi vardı. Bu nedenle şarkının hikâyesi, popüler kültürde sık görülen bir gerilimi açığa çıkarıyor: İnsanlar bazen bir eserin tamamını değil, kendi duymak istedikleri bölümünü sahiplenir.
Bugün neden hâlâ önemli?
Bu yazı, müzik tarihine dair bir ayrıntıdan çok daha fazlasını anlatıyor. Siyasetin kültürel ürünleri nasıl sahiplendiğini, protesto diliyle kurulmuş bir eserin nasıl tersine çevrilebildiğini ve toplumsal belleğin bazen en açık sözleri bile nasıl bastırabildiğini düşündürüyor. Born in the U.S.A. örneği, bugün de şarkıların, sloganların, filmlerin ve sembollerin hangi bağlamlarda kullanıldığına daha dikkatli bakmayı gerektiriyor.
Gerçek duyguyu yaşamak için:
Editörün yorumu…
Bu yazının en güçlü yanı, tartışmayı müzik tarihinin ötesine taşıması. Born in the U.S.A. örneği bize yalnızca bir şarkının yanlış anlaşılmasını anlatmıyor; kültürel üretim ile toplumsal algı arasındaki mesafenin ne kadar büyük olabileceğini de gösteriyor. Bir noktadan sonra eserler, onları üretenlerin değil, onları kullanan toplumların tarihine ait hale geliyor. Belki de yazının asıl sorusu şu: İnsanlar gerçekten şarkıları mı dinler, yoksa duymak istediklerini mi?

