Türkiye’de siyasal alan son yıllarda yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki mücadele üzerinden değil, aynı zamanda muhalefetin kendi iç dönüşümleri üzerinden de yeniden şekillenmektedir. Devletin siyasal alan üzerindeki müdahale kapasitesi arttıkça, muhalefet partileri yalnızca dışarıdan gelen baskılarla değil, bu baskıların kendi içlerinde yarattığı siyasal sonuçlarla da yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Bu nedenle günümüzde yaşanan gelişmeler, gündelik siyasi çekişmelerin ötesinde; devlet, muhalefet ve siyasal temsil ilişkilerinin yeniden tanımlandığı tarihsel bir döneme işaret etmektedir.
Bu sürecin en görünür örneklerinden biri Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanmaktadır. Bir tarafta iktidarın CHP üzerinde oluşturduğu kayyım tehdidi, yargısal müdahaleler ve “mutlak butlan” tartışmaları üzerinden işleyen dışsal baskı mekanizmaları bulunurken; diğer tarafta bu baskıların parti içerisinde yarattığı yeniden hizalanmalar, liderlik mücadeleleri ve disiplin süreçleri ortaya çıkmaktadır. Böylece dışarıdan gelen müdahale ile içeride şekillenen güç mücadeleleri birbirini besleyen diyalektik bir ilişki üretmektedir.
Mutlak butlan tartışması yalnızca hukuki değil
“Mutlak butlan” tartışmaları bu açıdan yalnızca hukuki bir mesele değildir. Süreç, bir yandan CHP’nin kurumsal geleceğine ilişkin belirsizlik yaratırken, diğer yandan parti içindeki farklı siyasal odakların yeniden pozisyon almasına zemin hazırlamaktadır. Görevden almalar, üyelikten çıkarmalar, yeniden görevlendirmeler ve örgütsel tasarruflar üzerinden işleyen iç disiplin mekanizmaları, parti içindeki güç dengelerini yeniden şekillendirmektedir.
Bununla birlikte, CHP etrafında oluşturulan meşruiyet tartışmaları zaman zaman belirli yöneticilerin veya dönemsel parti yönetimlerinin ötesine geçerek partinin kurumsal varlığını ve siyasal etkisini hedef alan bir boyut kazanabilmektedir. Ortaya çıkan meşruiyet krizi yalnızca belirli bir yönetimi değil, CHP’nin tarihsel birikimini ve siyasal etkisini bütünüyle sınırlandırmayı amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmektedir. Bu bakış açısına göre amaç, mümkünse CHP’yi siyasal denklemde etkisizleştirmek; bunun mümkün olmadığı koşullarda ise toplumsal etkisini ve siyasal hareket alanını daraltmaktır.
Ancak dış baskılar arttıkça CHP içerisindeki yönelim farklılıkları da daha görünür hale gelmektedir. Tartışmanın merkezinde artık yalnızca kimin lider olacağı değil, partinin hangi siyasal hatta ilerleyeceği sorusu bulunmaktadır.
CHP içindeki üç siyasal yönelim
Bu noktada tartışma yalnızca ulusal ölçekteki liderlik rekabetiyle sınırlı değildir; aynı zamanda bu siyasal yönelimlerin yerel yönetim pratiğinde nasıl karşılık bulduğunu da görmek gerekir. Çünkü CHP’nin dönüşümünü belirleyen asıl alanlardan biri, doğrudan belediyeler ve yerel iktidar deneyimleridir. Bu nedenle parti içi hatların gerilimi, en somut biçimde yerel yönetim pratiklerinde görünür hale gelmektedir. Bu bağlamda üç temel eğilim öne çıkmaktadır.
İlk eğilim, Ekrem İmamoğlu etrafında şekillenen ve büyük ölçüde neoliberal belediyecilik anlayışıyla karakterize edilen çizgidir. Bu yaklaşım, yerel yönetimleri sınıfsal ve toplumsal dönüşüm araçları olarak değil; performans, yatırım çekme kapasitesi, yönetsel esneklik ve piyasa aktörleriyle uyum üzerinden tanımlamaktadır. Yerel yönetimin temel işlevi toplumsal mücadeleleri güçlendirmekten çok, hizmet üretiminde etkinliği artırmak olarak görülmektedir. Bu yönüyle söz konusu yaklaşım, Turgut Özal döneminde kurumsallaşan neoliberal dönüşümün yerel yönetimler düzeyindeki güncel bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
İkinci eğilim, Kemal Kılıçdaroğlu döneminde belirginleşen ve Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği daha geleneksel ve kurumsal çizgidir. Bu yaklaşım, değişim söylemini bütünüyle reddetmemekle birlikte pratikte mevcut örgütsel yapının ve yerleşik siyasal ilişkilerin korunmasına yaslanmaktadır. Bu nedenle CHP’nin uzun yıllardır tartışılan yapısal sorunlarına karşı dönüştürücü bir irade üretmekten çok, mevcut denge ve alışkanlıkları muhafaza eden, değişimi kontrol altında tutmaya çalışan daha statükocu bir hattı temsil etmektedir.
Üçüncü eğilim ise Özgür Özel’in temsil ettiği denge hattıdır. Özel, bir yandan değişim talebini ve toplumsal dinamizmi sahiplenirken diğer yandan CHP’nin tarihsel ve örgütsel sürekliliğini korumaya çalışıyor. Bu nedenle çözümün yeni siyasal adresler üretmekte değil, CHP içerisinde mücadeleyi sürdürmekte olduğunu savunuyor. Bu seçeneği sonuna kadar zorlayacak. Ancak CHP içerisinde kalarak çözüm üretemeyeceğine ikna olduğunda İmamoğlu ile birlikte, yeni bir parti le yoluna devam edecektir.
Aslında bugün CHP içerisinde yaşanan gerilimlerin önemli bir bölümünün bu üç yaklaşım arasındaki mücadeleden kaynaklandığını düşünüyorum. Bir tarafta neoliberal belediyecilik anlayışını merkeze alan değişimci hat, diğer tarafta kurumsal sürekliliği önceleyen geleneksel çizgi ve bunların arasında denge kurmaya çalışan bir üçüncü yaklaşım bulunuyor. CHP içerisindeki tartışmaların önemli kısmı da bu farklı siyasal yönelimlerin yarattığı gerilimlerden besleniyor.
Dış baskı ve iç saflaşma aynı hatta birleşiyor
Tam da bu nedenle “mutlak butlan” sürecini yalnızca hukuki ya da idari bir müdahale olarak okumuyorum. Bana göre bu süreç, CHP içerisindeki üç siyasal eğilim arasındaki mücadelenin ortasına bırakılmış bir siyasi bomba işlevi görüyor. Çünkü bu müdahale yalnızca CHP üzerinde dışsal bir baskı yaratmıyor; aynı zamanda parti içerisindeki saflaşmaları hızlandırıyor, güç mücadelelerini sertleştiriyor ve her siyasal odağı kendi pozisyonunu yeniden tanımlamaya zorluyor. Böylece dışarıdan gelen müdahale ile içerideki yönelim mücadeleleri birbirini besleyen bir sürece dönüşüyor. İktidarın yarattığı baskı ortamı da bu ayrışmaları daha görünür ve daha keskin hale getiriyor.
Yeni parti tartışması ve Özel’in denge siyaseti
Son dönemde Ekrem İmamoğlu çevresinde dillendirilen yeni parti tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, CHP’nin mevcut yapısının toplumsal değişim taleplerini karşılamakta yetersiz kaldığını ve yeni bir siyasal merkeze ihtiyaç duyulduğunu savunmaktadır. Buna karşılık Özgür Özel, bütün baskılara rağmen mücadelenin CHP çatısı altında sürdürülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu nedenle CHP içinde yaşanan tartışma yalnızca bir liderlik mücadelesi değil, aynı zamanda partinin geleceğinin hangi siyasal zemin üzerinde inşa edileceğine ilişkin bir yönelim tartışmasıdır.
Burada Özgür Özel’in izlediği denge siyasetinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Özel, olası bir siyasal ayrışma durumunda CHP tabanının tamamını yeni bir siyasal adrese taşımanın mümkün olmadığını görüyor. Bu nedenle yeni bir parti seçeneğine mesafeli dururken, farklı eğilimleri CHP çatısı altında tutabilecek bir denge siyaseti kurmaya çalışıyor. Bana göre Özel’in temel hedeflerinden biri, parti içerisindeki farklı siyasal kümeleri ortak bir zeminde tutarak CHP’nin kurumsal bütünlüğünü koruyabilmektir.
Yerel yönetimler siyasal yönelimlerin test alanı
Bu genel siyasal çerçeve yalnızca merkez siyaset düzeyinde değil, yerel yönetimlerde de somut karşılıklar üretiyor. Çünkü belediyeler artık sadece hizmet alanları değil, aynı zamanda farklı siyasal yönelimlerin test edildiği ve yeniden üretildiği alanlara dönüşmüş durumda. Bu nedenle yerel aktörlerin pozisyonları, parti içi dengelerin doğrudan bir uzantısı haline geliyor.
Cemil Tugay örneğinde pragmatik hizalanma
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın son dönemdeki siyasi tutumu da bu kesişim noktasında anlam kazanıyor. Ben Tugay’ın pozisyonunu ideolojik bir netlikten çok siyasal koşullara göre şekillenen pragmatik bir uyum arayışı olarak okuyorum. CHP içerisindeki güç dengeleri değiştikçe farklı merkezlerle kurduğu ilişkileri yeniden tanımlayan, esnek ve dengeleyici bir refleks sergiliyor.
Aslında bu pragmatik yaklaşımın geçmişte de örneklerini gördük. Özgür Özel genel başkanlığa aday olduğunda onunla birlikte Türkiye’yi dolaşan ve değişim sürecinin önemli aktörlerinden biri olarak öne çıkan Cemil Tugay, bunun karşılığında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturdu. Bugün ise CHP içerisindeki yeni güç dengeleri karşısında benzer bir pragmatik refleksin yeniden devreye girdiğini düşünüyorum. İzmir ve Ege’de bazı belediye başkanlarının parti üyeliklerinden istifa etmelerine öncülük etmesi, bana göre yalnızca güncel bir örgütsel tercih değil; aynı zamanda gelecekte bir kez daha belediye başkanlığı adaylığını güvence altına almaya dönük siyasal bir hamledir. Bu nedenle Tugay’ın son dönemdeki tutumunu ilkesel bir yönelimden çok, değişen güç dengelerine uyum sağlayan pragmatik bir pozisyon olarak değerlendiriyorum.
Bu yaklaşım, Özgür Özel’in CHP içinde kalınması ve mücadelenin parti çatısı altında sürdürülmesi yönündeki vurgusuna rağmen farklı siyasal olasılıklarla temas eden bir çizgiye işaret ediyor. Bu yönüyle Tugay’ın tutumu yalnızca bireysel bir tercih değil, CHP içindeki yönelim tartışmalarına verilen dolaylı bir yanıt ve aynı zamanda alternatif siyasal merkez arayışlarına açık bir pragmatik pozisyon olarak da okunabilir.
Emek, çevre ve örgüt ilişkilerinde aşınma
Ancak bu pragmatizm yerel yönetim pratiğinde de belirgin sonuçlar üretiyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Genel-İş Sendikası arasında yaşanan grev süreci bunun en somut örneklerinden biridir. Bu süreç yalnızca bir ücret pazarlığı değil, aynı zamanda CHP’nin emek hareketiyle kurduğu tarihsel ilişkinin yeniden test edildiği önemli bir kırılma anıdır. Benzer biçimde çevre mücadeleleri, kent hakkı talepleri ve toplumsal muhalefetin farklı kesimleriyle kurulan ilişkilerde de mesafenin arttığı görülüyor. Bu tablo bana göre CHP’nin emek, çevre ve demokratik kitle örgütleriyle kurduğu tarihsel bağlarda belirgin bir aşınmaya işaret ediyor.
Tunç Soyer döneminden devralınan örgütsel gerilimler ve CHP yerel örgütüyle yaşanan uyumsuzluklar da bu bütünün parçasıdır. Görünürde yerel yönetim ve örgüt içi çekişmeler gibi duran bu süreçler, aslında CHP içerisindeki farklı siyasal yönelimlerin yerel düzeydeki somut yansımalarıdır. Bu nedenle İzmir’de yaşananlar, bir yerel yönetim krizinin ötesinde, daha geniş bir siyasal yeniden hizalanmanın yerel ölçekteki görünümünü oluşturmaktadır.
Tarihsel kavşakta CHP’nin geleceği
Bugün gelinen noktada CHP’de yaşananları yalnızca liderlik rekabeti ya da örgütsel çekişmeler üzerinden açıklamanın yetersiz olduğunu düşünüyorum. Asıl mesele, Türkiye’de muhalefetin hangi toplumsal güçlere yaslanarak, hangi siyasal programla ve nasıl bir gelecek perspektifiyle yeniden kurulacağıdır. Kayyım uygulamaları, “mutlak butlan” tartışmaları, parti içi liderlik mücadeleleri ve yeni siyasal oluşum arayışları aynı tarihsel sürecin farklı yüzlerini oluşturuyor. Bu nedenle CHP’nin geleceği yalnızca kimin lider olacağı sorusuyla değil; emekle, demokrasiyle, yerel yönetim anlayışıyla ve toplumsal muhalefetle nasıl bir ilişki kuracağıyla belirlenecektir.
İzmir’de yaşananlar ve Cemil Tugay örneği, bu büyük dönüşümün yerel ölçekteki yansımasıdır. Tartışmanın merkezinde artık kişilerden çok siyasal yönelimler bulunuyor. CHP önümüzdeki dönemde ya neoliberal dönüşüm ile sosyal demokrat gelenek arasındaki gerilimi yeni bir senteze dönüştürecek ya da bu gerilimin derinleşmesiyle birlikte daha parçalı ve daha kırılgan bir yapıya sürüklenecektir. Bugün yaşananlar tam da bu tarihsel kavşağın işaretlerini veriyor.
Radikal söylem ile kurucu siyaset kapasitesi: TİP üzerine politik bir okuma
CHP’de mutlak butlan tartışması neyi görünür kılıyor?
Tartışma yalnızca hukuki bir başlık değil; CHP’nin kurumsal geleceğini, parti içi dengeleri ve muhalefetin yeniden kuruluş ihtimalini aynı anda etkileyen siyasal bir süreç olarak öne çıkıyor.
Yerel yönetimler CHP içindeki yönelimleri nasıl açığa çıkarıyor?
Belediyeler artık yalnızca hizmet üretim alanı değil; neoliberal belediyecilik, sosyal demokrat gelenek, örgütsel süreklilik ve toplumsal muhalefetle ilişki biçimlerinin test edildiği siyasal zeminler haline geliyor.
Cemil Tugay örneği neden daha geniş bir tartışmaya bağlanıyor?
İzmir’deki yerel yönetim pratiği, yalnızca kişisel ya da yerel bir gerilim olarak değil; CHP içindeki güç dengeleri, pragmatik pozisyon alışlar ve siyasal yeniden hizalanma bağlamında değerlendiriliyor.
Ümit Kıvanç ile söyleşi: Madencilik, ilerleme miti ve gazeteciliğin geleceği

