Donald Trump, ABD’nin 250. yılına giderken Demokratik sosyalist adayların ön seçim başarılarını “komünist tehdit” diye hedef aldı. New Statesman yazarı Lee Siegel ise bu tartışmayı Amerikan solunun eski açmazına bağlıyor: Sosyalizm, ABD’de somut bir sınıf programına mı dönüşecek, yoksa kültürel radikalizm ile seçim performansı arasında mı sıkışacak?
New Statesman yazarı Lee Siegel, ABD’de yeniden büyüyen “sosyalizm” tartışmasını Donald Trump’ın son anti-komünist çıkışıyla birlikte ele alıyor. Trump, 4 Temmuz öncesinde Mount Rushmore’da yaptığı konuşmada Demokratik sosyalist adayların ön seçim başarılarını “komünist tehdit” olarak hedef aldı. Reuters’ın aktardığına göre Trump, bu söylemi göçmen karşıtı bir hatla da birleştirdi; “komünist tehlikenin” yalnızca ilerici Demokratlardan değil, ülkeye sonradan gelenlerden de kaynaklandığını savundu.
Komünizm korkusunun yeni kullanımı
Trump’ın konuşması, ABD’nin kuruluşunun 250. yılına hazırlanırken yapıldı. Normal koşullarda ulusal birlik, kurucu değerler ve tarihsel süreklilik etrafında kurulması beklenen bir yıldönümü konuşması, kısa sürede seçim kampanyasının parçası hâline geldi. Trump, “Amerika asla komünist bir ülke olmayacak” derken, Demokrat Parti içindeki ilerici kanadı yalnızca bir siyasal rakip olarak değil, Amerikan kimliğine yönelmiş varoluşsal bir tehdit olarak sundu. Reuters, Trump’ın bu çıkışını Cumhuriyetçilerin yaklaşan ara seçimler öncesinde Demokratik sosyalist adayların son başarılarından duyduğu rahatsızlıkla birlikte değerlendirdi.
Siegel’in yazısı tam da bu noktadan hareket ediyor. Ona göre Amerikan sağının yeni anti-komünizmi, Soğuk Savaş döneminden kalma bir korkunun basit tekrarı değil. Trump, sermaye, servet, iktidar ve emek arasındaki gerilimi gizlemek yerine onu kendi siyasal gösterisinin parçasına dönüştürüyor. Bir yanda Trump ailesinin iktidarla birlikte büyüyen ekonomik gücü tartışılırken, diğer yanda Demokrat Parti’nin solundaki adayların kira, sağlık, ücret ve bakım politikaları “komünizm” etiketiyle hedef alınıyor.
Bu tablo, Amerikan siyasetinin eski bir alışkanlığını yeniden görünür kılıyor: Sosyal hak talepleri genişlediğinde, sağ siyaset bunları çoğu zaman “özgürlüğe tehdit” olarak adlandırıyor. Bugün “komünizm” kelimesi, yalnızca ekonomik bir sistem tartışmasına işaret etmiyor; göç, ulusal kimlik, tarih anlatısı, okul müfredatı, Filistin meselesi ve Demokrat Parti içi güç mücadelesiyle iç içe geçmiş bir korku dili olarak kullanılıyor.
Amerika’da sınıf var, sınıf bilinci zayıf
Siegel, Amerikan sosyalizminin tarihsel sınırlarını tartışırken Werner Sombart’tan Michael Harrington’a, Irving Howe’dan Demokratik Sosyalistler’e uzanan bir hat kuruyor. Bu hat, ABD’de sosyalizmin neden Avrupa’daki gibi kalıcı bir refah devleti programına dönüşemediği sorusu etrafında ilerliyor.
Amerikan toplumunda sınıfsal eşitsizlik derin; fakat sınıf bilinci çoğu zaman bireysel yükselme miti tarafından bastırılıyor. “Bir gün düşen, ertesi gün yükselebilir” fikri, yalnızca popüler kültürün değil, siyasal düzenin de temel inançlarından biri. Bu nedenle işçi sınıfı, yoksulluk ya da güvencesizlik üzerine kurulan siyaset, geniş kesimler için çoğu zaman kalıcı bir aidiyet değil, geçici bir durumun adı olarak algılanıyor.
Siegel’in metnindeki temel itirazlardan biri burada şekilleniyor. Ona göre ABD’de sosyalizm, güçlü bir örgütlü sınıf hareketinden çok, dönem dönem yükselen ahlaki bir itiraz, kültürel bir tavır veya seçim kampanyası enerjisi olarak beliriyor. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi isimlerin Amerikan siyasetinde yarattığı etkiyi küçümsemiyor; ancak bu etkinin yasa yapma, kurumsal pazarlık ve kalıcı reform üretme kapasitesinin sınırlı kaldığını savunuyor.
Bu eleştiri, Amerikan solunun en eski tartışmalarından birine bağlanıyor: Radikal söz ile reformcu siyaset arasındaki mesafe nasıl kapatılacak? New Deal, Medeni Haklar Yasası veya yoksullukla mücadele programları, yalnızca güçlü sözlerle değil, Kongre içi pazarlıklarla, ittifaklarla ve kimi zaman ağır bedellerle hayata geçti. Siegel, bugünkü solun bu tür kurumsal mücadeleleri küçümsediğini, bunun da iktidar hedefi ile somut kazanım arasındaki bağı zayıflattığını ileri sürüyor.
Mamdani ve yerel sosyalizm tartışması
Yazının güncel odağında New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani yer alıyor. Mamdani, Demokratik sosyalist kimliği, göçmenlik vurgusu, kiracı hakları ve konut politikalarıyla ABD’de yeni sol dalganın sembol isimlerinden biri hâline geldi. New York Belediyesi’nin mayıs ayında açıkladığı “Block by Block” konut planı, on yıl içinde 200 bin yeni uygun fiyatlı konut inşa edilmesini ve 200 bin konutun korunmasını hedefliyor. Plan ayrıca kiracı korumalarını, ihmalkâr ev sahiplerine karşı denetimleri, kamu konutlarına yatırımı ve konut üretiminde çalışan işçilerin ücret-güvence koşullarını kapsıyor.
Bu program, Trumpçı sağın “komünizm” diye hedef aldığı siyasetin pratikte çoğu zaman neye karşılık geldiğini de gösteriyor: kira baskısının azaltılması, kamu konutlarının yenilenmesi, uygun fiyatlı konut üretimi, çocuk bakımı, sağlık hizmetlerine erişim ve çalışan ailelerin desteklenmesi. DSA’nın resmi programında da “Medicare for All”, “Housing for All”, “College for All”, sendikal güç, zenginlerin vergilendirilmesi ve 32 saatlik çalışma haftası gibi başlıklar yer alıyor.
Siegel ise Mamdani çizgisinin henüz radikal bir servet yeniden dağıtımı anlamına gelmediğini savunuyor. Ona göre New York’taki program, sosyalist bir mülkiyet dönüşümünden çok, ilerici belediyecilik ve sosyal demokrat reform başlıklarına yakın duruyor. Bu nedenle sağın “komünizm” suçlaması abartılı; fakat Siegel’e göre solun kendi söylemi de kimi zaman bu abartının siyasi olarak kullanılmasına elverişli bir performans dili üretiyor.
Mamdani örneği, Amerikan solunun yeni alanını da gösteriyor. Federal düzeyde kapsamlı sosyal politika üretmek zorlaştıkça, sol belediyecilik yeni bir deneme zemini hâline geliyor. Konut, ulaşım, bakım, kamu güvenliği ve yerel bütçe kararları, ideolojik tartışmanın gündelik yaşama en hızlı temas ettiği başlıklar olarak öne çıkıyor.
Demokratik Sosyalistler’in genişleyen programı
Demokratik Sosyalistler’in programı yalnızca ekonomik eşitsizlik başlıklarından oluşmuyor. DSA, çalışma yaşamı, kamu hizmetleri ve zenginlerin vergilendirilmesinin yanında dış politika, Filistin, göç, polis şiddeti ve ceza sistemi gibi alanlarda da keskin pozisyonlar alıyor. Resmi programında “Free Palestine”, “End the U.S. war machine” ve “Freedom of Movement” gibi başlıklar yer alıyor.
Bu genişleme, Amerikan solunun genç kuşaklarla kurduğu bağı güçlendirirken, hareketin daha geniş seçmen gruplarına ulaşmasını da zorlaştırabiliyor. Siegel’in eleştirisi burada sertleşiyor. Ona göre Demokratik Sosyalistler, sınıf temelli yeniden dağıtım siyasetini kültürel ve dış politika başlıklarıyla öylesine iç içe geçiriyor ki, sağlık, ücret, konut ve sendika gibi geniş toplumsal karşılık bulabilecek talepler zaman zaman geri planda kalıyor.
Polis ve ceza sistemi tartışması bu gerilimin örneklerinden biri. DSA’nın Abolition Working Group sayfasında polis bütçelerinin genişletilmesine karşı çıkılması, bütçelerin zamanla sıfıra indirilmesi ve cezalandırıcı devlet kapasitesinin azaltılması savunuluyor. Bu yaklaşım, polis şiddeti ve kitlesel hapsetme karşıtı hareketler için önemli bir siyasal hat oluştururken, sağın “güvenlik krizi” söylemine de açık bir hedef sağlıyor.
Filistin meselesi de benzer biçimde Amerikan solunun iç tartışmalarında merkezi bir başlık hâline geldi. Siegel’in anti-Siyonizm ile antisemitizm arasında kurduğu doğrudan bağ, metnin en tartışmalı bölümlerinden biri. Bu iddia, ABD’de liberal merkez ile sosyalist sol arasındaki ayrışmanın sertleştiği alanlardan birini yansıtıyor. Demokratik Sosyalistler içinde Filistin meselesi, yalnızca dış politika başlığı değil; kimlik, temsil, parti içi disiplin, seçim stratejisi ve Demokrat Parti ile ilişki tartışmalarının da parçası hâline gelmiş durumda.
Radikal söz ile iktidar pratiği arasındaki mesafe
Siegel’in yazısı, Amerikan soluna dışarıdan bakan muhafazakâr bir metin değil; daha çok liberal-sosyal demokrat gelenekten gelen bir iç eleştiri niteliği taşıyor. Irving Howe ve Michael Harrington referansları bu nedenle önemli. Harrington, ABD’de sosyalist siyasetin Demokrat Parti dışında kitlesel bir iktidar yolu bulamayacağını düşünmüş; Howe ise Yeni Sol’un kültürel radikalizmini, işçi sınıfı siyasetiyle bağ kuramadığı ölçüde eleştirmişti.
Bugünkü tartışma bu eski ayrımı yeni koşullarda yeniden üretiyor. DSA ve ona yakın adaylar, Demokrat Parti içinde mi kalacak, yoksa ondan bağımsız bir siyasal hat mı kuracak? Belediyelerde kazanılan mevziler, ulusal ölçekte bir sosyal politika programına dönüşebilecek mi? Filistin, polis, göç ve kimlik başlıkları, sağlık, konut, ücret ve sendika talepleriyle aynı siyasi zeminde buluşturulabilecek mi?
Trump’ın “komünist tehdit” söylemi bu sorulara yanıt vermiyor; fakat tartışmanın üzerini kalın bir korku diliyle örtmeye çalışıyor. Amerikan sağının amacı, sosyal hak taleplerini özgürlük karşıtı bir rejim tehdidi gibi göstermek. Buna karşılık Amerikan solunun önündeki sınav, kendi taleplerini yalnızca sembolik karşı çıkışlar üzerinden değil, geniş kesimlerin gündelik hayatına dokunan uygulanabilir politikalar üzerinden kurabilmek.
Yeni sosyalistler, eski Amerikan rüyası
ABD’de “sosyalizm” kelimesi bugün iki ayrı anlam taşıyor. Sağ için bu kelime, ulusal kimliğe, bireysel özgürlüğe ve Amerikan rüyasına yönelmiş bir tehdit. Genç sol seçmenler için ise giderek daha fazla konut, sağlık, eğitim, ücret ve gelecek güvencesi talebinin adı. Aradaki uçurum, yalnız ideolojik değil; kuşaksal, sınıfsal ve kültürel.
Siegel’in yazısı, Amerikan soluna dair sert ve yer yer tartışmalı hükümler içeriyor. Ancak metnin açtığı soru güncel önemini koruyor: ABD’de demokratik sosyalizm, seçim dönemlerinde yükselen bir protesto dili olmaktan çıkıp kalıcı bir toplumsal programa dönüşebilecek mi? Yoksa Trumpçı sağın komünizm korkusu ile liberal merkezin radikalizm endişesi arasında sıkışarak etkisini sınırlı alanlarda mı sürdürecek?
Bugünkü Amerikan tartışmasında “komünizm” suçlaması çoğu zaman gerçek bir program tarifinden çok, siyasal korku üretmenin aracı olarak işliyor. Buna rağmen solun kendi yanıtı yalnızca bu suçlamanın haksızlığını göstermekle sınırlı kalamaz. Konut krizinin, sağlık harcamalarının, güvencesiz çalışmanın ve genç kuşakların gelecek kaybının büyüdüğü bir ülkede, sosyalizm tartışmasının gerçek ağırlığı sloganlarda değil; insanların hayatını değiştirebilecek kamusal politikaların inandırıcılığında ölçülecek.
Trump’ın “komünist tehdit” söylemi neyi hedef alıyor?
Trump, Demokrat Parti içindeki ilerici ve demokratik sosyalist adayların ön seçim başarılarını Amerikan kimliğine yönelmiş bir tehdit gibi sunuyor. Bu söylem, göçmen karşıtlığı ve yaklaşan seçim hesaplarıyla birlikte kuruluyor.
ABD’de demokratik sosyalizm hangi başlıklarda karşılık buluyor?
Konut krizi, sağlık hizmetlerine erişim, eğitim maliyetleri, sendikal haklar, düşük ücretler ve bakım emeği, genç seçmenler arasında sosyalist ya da sosyal demokrat politikalara ilgiyi artıran başlıklar arasında yer alıyor.
Mamdani tartışması neden önemli?
Zohran Mamdani, sosyalist söylemin belediye yönetiminde nasıl sınanacağını gösteren güncel örneklerden biri. Konut, kiracı hakları, kamu hizmetleri ve çalışan aileler için destek politikaları, sağın “komünizm” diye hedef aldığı gündemin pratik karşılıklarını görünür kılıyor.

