₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Mevsimlik tarım işçiliği, göç, güvencesizlik, ayrımcılık ve şiddet

Türkiye’de tarımsal üretimin önemli bir bölümü, üretimin ihtiyaç duyduğu dönemlerde bir bölgeden başka bir bölgeye hareket eden mevsimlik tarım işçilerinin emeğiyle sürdürülmektedir. Fındık ve çay için Karadeniz’e, zeytin için Ege ve Marmara’ya, narenciye için Çukurova’ya, kayısı, sebze ve meyve hasadı için farklı üretim bölgelerine giden işçiler, yılın belirli dönemlerinde yaşadıkları yerlerden ayrılarak geçimlerini sağlamaya çalışmaktadır. Bu hareketlilik içinde Kürt işçilerden Suriyeli, Afgan ve Gürcü işçilere kadar farklı toplumsal kesimler yer almaktadır. Farklı kimliklere, vatandaşlıklara ve çalışma güzergâhlarına rağmen bu işçileri ortaklaştıran temel gerçek, emeklerini satarak geçinmeleri ve bu emeği çoğu zaman güvencesiz koşullarda sunmalarıdır.

Mevsimlik tarım işçiliğinin temel çelişkisi burada ortaya çıkmaktadır: Tarımsal üretim açısından vazgeçilmez olan emek, çalışma ve yaşam koşulları açısından geçici görülmektedir. İşçi hasat başladığında aranmakta, üretimin devamı için ihtiyaç duyulmakta; ancak ücret, sosyal güvenlik, barınma, sağlık, eğitim, ulaşım ve güvenlik söz konusu olduğunda aynı ölçüde güvenceye sahip olamamaktadır. İşçi bir üründen diğerine, bir kentten diğerine hareket ederken yalnızca çalışma yerini değiştirmemekte; her sezon yeniden benzer belirsizliklerle karşılaşmaktadır.

Bu nedenle mevsimlik tarım işçiliğini yalnızca düşük ücret sorunu olarak ele almak eksik kalır. Sorun aynı zamanda sınıfsal, ekonomik, toplumsal, ekolojik, sağlık, eğitim ve güvenlik boyutları olan bütünlüklü bir yaşam ve çalışma sorunudur. İşçinin kimliği, vatandaşlığı veya göç statüsü bu sorunların biçimini değiştirebilir; ancak temelinde emeğin düşük maliyetle ve sınırlı güvenceyle kullanılmasına dayanan ortak bir yapı bulunmaktadır.

Ücret, aracılık sistemi ve pazarlık gücü

Ekonomik güvencesizlik bu yapının en görünür tarafıdır. Mevsimlik işçinin yıl boyunca sürekli bir işi ve düzenli geliri bulunmamaktadır. Hasat dönemi kısa olduğu için çalışabildiği süre içinde mümkün olduğunca fazla gelir elde etmek zorundadır. Ücretin düşük olması kadar, ücretin kim tarafından ve nasıl belirlendiği de önemlidir. İşçi ile üretici arasındaki ilişkinin çoğu zaman tarım aracısı, elçi, dayıbaşı veya çavuş üzerinden kurulması, işçinin doğrudan pazarlık gücünü azaltmaktadır. İş bulma, ulaşım, çalışma yeri ve ücret gibi konularda aracılara bağımlılık, çalışma koşullarına itirazı güçleştirmektedir.

2025 yılında Çukurova’da yaşanan iş bırakma bu açıdan önemli bir örnektir. Adana, Mersin ve Hatay’da binlerce mevsimlik tarım işçisi günlük 900 TL ücretin geçimlerini karşılamadığını belirterek çalışmayı bıraktı ve 1.500 TL talep etti. Yaklaşık bir haftalık mücadelenin ardından 2025 sonu için 1.200 TL, 1 Ocak 2026’dan itibaren ise 1.500 TL günlük ücret öngören bir protokol imzalandı. Bu olay, işçinin üretim içindeki gerçek gücünü de göstermiştir. İşçi çalışmadığında hasat durmuş, ürünün tarladan kaldırılması aksanmış ve üretimin devamının doğrudan işçinin emeğine bağlı olduğu görünür hale gelmiştir. Ancak 2026 yılında ücretin yeniden 1.385 TL’ye çekildiğinin bildirilmesi, bir defalık kazanımın kalıcı bir toplu pazarlık mekanizmasına dönüşmediğinde geri alınabileceğini göstermiştir.

Hareket eden emeğe hareketli örgütlenme

Bu tablo sendikal örgütlenme açısından önemli bir boşluğa işaret etmektedir. Mevsimlik tarım işçisinin hareketli çalışma biçimi, büyük ölçüde sabit işyeri üzerinden şekillenmiş geleneksel sendikal örgütlenme anlayışıyla örtüşmemektedir. İşçi sezon boyunca farklı tarlalarda çalışmakta, sezon bitince başka bir bölgeye gitmekte, sonraki yıl yeniden aynı hareketliliğe başlamaktadır. Sendikaların artık sabit işyerini değil, hareket eden emeği esas alan bir örgütlenme modeli geliştirmesi bir tercih değil, zorunluluktur.

Bu model yalnızca Türkiyeli mevsimlik işçileri değil, mülteci ve göçmen işçileri de kapsamalıdır. Aynı tarlada, aynı üründe ve çoğu zaman benzer koşullarda çalışan işçilerin vatandaşlık, göç statüsü veya etnik kimlik üzerinden ayrıştırılması, ortak pazarlık gücünü zayıflatmakta ve ücretlerin aşağıya doğru baskılanmasını kolaylaştırmaktadır. Sendikal örgütlenmenin temel ölçütü işçinin vatandaşlığı değil, emeğini satarak geçinmesi ve çalışma hakkına sahip olması olmalıdır.

Bu nedenle sendikalar, işçinin bulunduğu yere göre değil, hareket güzergâhına, üretim takvimine ve çalışma dönemlerine göre örgütlenebilen bir yapı kurmalıdır. İşçi zeytin hasadında Ege ve Marmara’da, fındık ve çay döneminde Karadeniz’de, narenciye döneminde Çukurova’da veya başka bir ürünün hasadında farklı bir bölgede bulunabilir. Örgütlenme bu hareketliliği engel olarak görmek yerine örgütlenmenin temel unsuru haline getirmelidir. Bölgesel ve gezici örgütlenme ekipleri, sezonlar arasında işçilerle bağın korunması, çok dilli bilgilendirme ve hukuki destek, ücret ve çalışma koşullarının izlenmesi ile iş kazası, ücret gaspı, ayrımcılık veya şiddet durumlarında hızlı müdahale mekanizmaları bu modelin parçaları olmalıdır.

Böyle bir örgütlenme, yerli, mülteci ve göçmen işçilerin birbirinin rakibi olarak görülmesini de önleyebilir. Aynı işi yapan işçilerin ortak ücret, sosyal güvenlik, sağlık, güvenlik ve örgütlenme hakları etrafında birleşmesi, hem yerli işçinin ücretinin korunmasını hem de göçmen işçinin daha düşük ücretle ve daha ağır koşullarda çalıştırılmasının önüne geçilmesini sağlayacaktır. Bu nedenle sendikal örgütlenme yalnızca ekonomik hakların değil, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve emek piyasasındaki bölünmenin karşısında ortak bir sınıfsal zeminin de aracı olmalıdır.

Aynı tarlada ayrıştırılan işçiler

Mevsimlik işçiliğin toplumsal boyutunda ise yerli ve göçmen işçiler arasındaki ilişkiler özel önem taşımaktadır. Suriyeli, Afgan ve Gürcü işçiler farklı hukuki ve toplumsal koşullarda tarımsal üretime katılmaktadır. Dil sorunu, çalışma statüsü, kayıt dışılık, hukuki bilgi eksikliği ve işverene bağımlılık, bazı göçmen işçilerin pazarlık gücünü daha da zayıflatabilmektedir. Bu koşullar, “işimizi elimizden alıyorlar” veya “daha ucuza çalışıyorlar” biçimindeki söylemlerle birleştiğinde, emek piyasasındaki yapısal sorunların sorumluluğu işçilerin kimliğine yüklenmektedir. Oysa göçmen işçinin düşük ücretle çalıştırılması, yerli işçinin ücretini de baskılayabilmektedir. Bu nedenle yerli işçinin ücretini korumak ile göçmen işçinin sömürülmesini önlemek birbirinin karşıtı değildir. Her ikisi de aynı güvencesiz emek düzenine karşı ortak bir mücadeleyi gerektirmektedir.

Ayrımcılığın şiddete dönüştüğü yer

Kürt işçilerin durumu ise göçmen işçilerden farklı bir toplumsal ve siyasal bağlam taşımaktadır. Kürt işçi vatandaş olduğu halde başka bir bölgeye çalışmaya gittiğinde “dışarıdan gelen” veya “yabancı” olarak görülebilmekte, ekonomik eşitsizliğin üzerine etnik ayrımcılık ve dışlanma eklenebilmektedir. Bu durum bazı örneklerde doğrudan şiddete dönüşmektedir. 28 Ağustos 2025’te Niğde’nin Bor ilçesinde Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinden domates hasadı için gelen mevsimlik işçiler ile tarla sahibi ve yakınları arasında yaşanan olayda 19 yaşındaki Orhan İdilkurt silahla yaralandı. Dava süreci 2026’da da devam etti. Saldırının etnik niteliği konusunda farklı değerlendirmeler ve resmi açıklamalar bulunmakla birlikte, mevsimlik işçilerin ağır bir şiddet olayına maruz kaldığı ve olayın etnik ayrımcılık boyutunun kamuoyunda tartışıldığı açıktır.

2026 yılında Zonguldak’ın Alaplı ilçesinde Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden fındık hasadı için gelen işçilerle yerel bir aile arasında yaşanan gerilim ve aynı gün Düzce’de mevsimlik işçilere yönelik yaşanan saldırı da mevsimlik işçilerin çalışma dışındaki yaşam alanlarında karşılaştığı güvenlik sorunlarını yeniden gündeme getirdi. Alaplı’da 70’in üzerinde işçi ve ailesinin bulunduğu olayla ilgili farklı anlatımlar ortaya çıkarken, Zonguldak Valiliği olayı iki aile arasında yaşanan münferit bir anlaşmazlık olarak değerlendirdi ve adli soruşturmanın sürdüğünü açıkladı. Düzce’deki olayın da aynı gün yaşanmış olması, meseleyi tek tek olayların ötesinde, mevsimlik işçilerin gittikleri bölgelerde karşılaşabildikleri dışlanma ve şiddet riski açısından birlikte değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.

Burada bir ayrımı özellikle yapmak gerekir: Bir saldırının hukuken doğrudan ırkçı saikle gerçekleştiğinin ortaya konulması ile saldırı sırasında ırkçı, ayrımcı ve dışlayıcı bir dilin devreye girmesi aynı şey değildir. Hukuki süreç tamamlanmadan bir olayı bütünüyle etnik veya ırkçı saikle açıklamak doğru olmayabilir; ancak bu, olay sırasında kullanılan dilin ve işçilerin kimlikleri üzerinden kurulan dışlayıcı söylemin görmezden gelinmesini de gerektirmez. Alaplı’da bir kadının işçilere yönelik “memleketinizde iş yok mu lan, niye buraya geldiniz, aç köpekler” biçimindeki ağır, aşağılayıcı ve küfürlü ifadeleri bu açıdan önemlidir. Buradaki mesele yalnızca küfrün ağırlığı değildir. “Memleketinizde iş yok mu” ve “niye buraya geldiniz” sözleri, başka bir bölgeden gelen işçilerin bulundukları yere ait olmadığı, buraya gelmemeleri gerektiği ve dolayısıyla “yabancı” ya da “istenmeyen” oldukları fikrini taşımaktadır. Bu nedenle saldırının başlangıç nedeni ekonomik bir anlaşmazlık, gündelik bir gerilim ya da başka bir çatışma olsa dahi, karşısındaki kişinin Kürt, Suriyeli, Afgan veya başka bir kimliğe sahip olması üzerinden “dışarıdan gelen” olarak hedef gösterilmesi, çatışmayı ırkçı ve dışlayıcı bir zemine taşıyabilmektedir.

Dolayısıyla meseleye yalnızca “saldırının nedeni neydi?” sorusuyla yaklaşmak yeterli değildir. “Kim saldırıya uğradı, hangi kimlik üzerinden hedef gösterildi ve saldırı sırasında nasıl bir dil kullanıldı?” sorularını da sormak gerekir. Çünkü ekonomik ve toplumsal gerilimler, karşısındaki kişinin etnik kimliği, vatandaşlığı veya geldiği yer üzerinden “yabancılaştırılması” ile birleştiğinde farklı bir nitelik kazanabilmektedir. Konunun muhatabı Kürtler, Suriyeliler, Afganlar ya da başka dezavantajlı gruplar olduğunda, ekonomik ve toplumsal kırılganlıkların üzerine ayrımcılık, dışlanma ve ırkçı söylem eklendiğinde şiddetin boyutu ağırlaşabilmekte, hatta katlanarak büyüyebilmektedir. Bu nedenle tek tek olayların hukuki niteliği ile bu olayların ortaya çıktığı toplumsal zemini birbirinden ayırarak, ama birbirinden koparmadan değerlendirmek gerekmektedir.

Çalışma hakkı, güvenlik hakkından ayrı değil

Mevsimlik işçinin başka bir bölgeye gittiğinde yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve fiziksel güvenlik açısından da kırılgan hale gelebildiği açıktır. Bu nedenle işçinin çalışma hakkı, bulunduğu yerde güvenlik ve ayrımcılıktan korunma hakkından ayrı düşünülemez.

Sağlık ve iklim de emek sorunudur

Sağlık ve yaşam koşulları da aynı güvencesizlik içinde şekillenmektedir. Barınma, temiz su, tuvalet, elektrik, ulaşım, beslenme ve sağlık hizmetlerine erişim çoğu zaman işçinin kendi imkânlarıyla çözmeye çalıştığı sorunlara dönüşmektedir. 2025 yılında İznik’te zeytin hasadında çalışan işçilerin yemek sonrasında zehirlenme belirtileriyle hastaneye kaldırılması, işçinin sağlığının yalnızca tarladaki çalışma koşullarından değil, günlük yaşamının bütününden etkilendiğini gösteren somut bir örnektir.

Aşırı sıcaklar ve uzun çalışma süreleri de sağlık riskini artırmaktadır. 2026 yılında yayımlanan saha değerlendirmelerinde 40 dereceye yaklaşan sıcaklıklarda 11 saate varan çalışma sürelerinden söz edilmiştir. Bu koşullarda suya erişim, dinlenme ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi basit bir sosyal hizmet konusu değil, doğrudan iş sağlığı ve güvenliği meselesidir.

Ekolojik değişim de giderek emek sorununun parçası haline gelmektedir. Sıcaklık, kuraklık, su kaynaklarının azalması ve hasat dönemlerinin değişmesi, tarımsal üretimin zamanını ve yerini etkilediği gibi işçinin hareket güzergâhını da değiştirmektedir. İklim değiştikçe yalnızca ürünün zamanı ve yeri değil, emeğin hareket biçimi de değişmektedir. Önümüzdeki dönemde bu değişimin işçileri daha fazla bölge değiştirmeye ve daha ağır koşullarda çalışmaya zorlaması ihtimali dikkate alınmalıdır.

Eğitimden kopuş, kadınların çifte mesaisi

Mevsimlik işçiliğin toplumsal sonuçlarından biri de eğitim alanında ortaya çıkmaktadır. Ailelerin hasat dönemlerinde çocuklarıyla birlikte yer değiştirmesi, çocukların eğitim sürekliliğini bozmakta ve bazı durumlarda onları erken yaşta çalışma hayatına yaklaştırmaktadır. Böylece mevsimlik işçilik yalnızca bugünün geçim sorununu değil, sonraki kuşağın yaşam imkânlarını da belirlemektedir. Her hasat döneminde okuldan kopan çocuk, yoksulluğun ve güvencesizliğin kuşaktan kuşağa aktarılması riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Kadınlar açısından da mevsimlik tarım işçiliği çifte yük yaratmaktadır. Kadın işçi tarlada üretime katılırken çocukların bakımı, yemek, su ve barınma gibi işleri de çoğu zaman üstlenmektedir. Ücretlerdeki kadın-erkek farkı bu eşitsizliği daha da derinleştirmektedir. Dolayısıyla kadın emeği, hem üretimde hem de yeniden üretimde yeterince görünür ve güvenceli değildir.

Bütün bu sorunlar, mevsimlik tarım işçiliğinin sınıfsal karakterini ortaya koymaktadır. İşçi hangi kimliğe sahip olursa olsun emeğini satarak yaşamını sürdürmektedir; ancak sınıfsal eşitsizlik toplumsal kimliklerle kesiştiğinde farklı biçimler almaktadır. Kürt işçi etnik ayrımcılıkla, göçmen işçi statü ve yabancı düşmanlığıyla, kadın işçi cinsiyet eşitsizliğiyle, çocuk ise eğitimden kopma riskiyle karşılaşabilmektedir. Bu nedenle mesele, tek tek sorunların toplamından ibaret değil, sınıfsal ve toplumsal eşitsizliklerin aynı çalışma alanında birbirini güçlendirdiği bir yapı olarak ele alınmalıdır.

Geçici önlemler değil, kalıcı haklar

Bu tablo karşısında kamu politikalarının yalnızca geçici barınma alanları oluşturmak veya belirli dönemlerde sağlık ve eğitim hizmeti götürmekle sınırlı kalması yeterli değildir. Ücretin güvence altına alınması, çalışma sürelerinin denetlenmesi, aracılık sisteminin şeffaflaştırılması, sosyal güvenliğin sağlanması, güvenli ulaşım ve barınma koşullarının oluşturulması, iş sağlığı ve güvenliğinin uygulanması ve ayrımcılık ile şiddete karşı etkin koruma mekanizmalarının kurulması birlikte ele alınmalıdır.

Sendikalar açısından ise daha temel bir dönüşüm gerekmektedir. Mevsimlik, hareketli emeğe yönelik örgütlenme modeli geliştirmek artık bir tercih değil, zorunluluktur. Bu model Türkiyeli, mülteci ve göçmen işçileri birlikte kapsamalı; işçinin bulunduğu tek bir işyerine değil, hareket güzergâhına ve üretim takvimine dayanmalıdır. İşçi başka bir bölgeye gittiğinde örgütlenmesi sona ermemeli, hakları ve sendikal bağı da onunla birlikte hareket etmelidir.

Tarımın geleceği, emeğin geleceğidir

Önümüzdeki dönemde tarımsal üretimin iklim, su, pazar ve işgücü koşullarındaki değişim nedeniyle mevsimlik hareketliliğin daha da önem kazanması beklenmektedir. Bu nedenle hedef, mevsimlik işçiliği yalnızca yönetmek değil, hareket eden emeğin haklarını güvence altına almak olmalıdır.

Mevsimlik işçi; zeytinlikte, fındık bahçesinde, çaylıkta, narenciye bahçesinde veya sebze tarlasında yalnızca hasat döneminde ortaya çıkan geçici bir işgücü değildir. O, tarımsal üretimi ayakta tutan ve bu nedenle ücret, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, barınma, güvenlik, ayrımcılıktan korunma ve örgütlenme hakkına sahip bir emekçidir.

İşçi hareket ediyorsa hakkı da onunla birlikte hareket etmelidir. Tarımın geleceği yalnızca toprağın ve ürünün geleceği değildir; o geleceği kuran emeğin geleceğidir. Mevsimlik işçinin hakkını, güvenliğini ve örgütlenme gücünü güvence altına almak, aynı zamanda Türkiye’de tarımsal üretimin, toplumsal barışın ve birlikte yaşamın geleceğini güvence altına almak anlamına gelmektedir.

İşçiler, öğrenciler ve yerli hareketleri halk ayaklanmasıyla Bolivya’yı durdurdu

Mevsimlik tarım işçiliği neden güvencesizdir?

İşçiler kısa hasat dönemlerinde farklı kentlere hareket ediyor; ücret, ulaşım ve iş bulma ilişkileri çoğunlukla aracılar üzerinden kuruluyor. Sosyal güvenlik, düzenli gelir, barınma, sağlık ve eğitim hizmetleri ise bu hareketliliği takip edecek biçimde örgütlenmiyor.

Hareket eden emeğe uygun sendikal örgütlenme nasıl kurulabilir?

Örgütlenmenin tek bir işyerine değil, ürün takvimine ve işçilerin izlediği güzergâhlara dayanması gerekir. Gezici örgütlenme ekipleri, çok dilli bilgilendirme, hukuki destek ve sezonlar arasında sürdürülen üyelik bağı bu modelin temel araçları olabilir.

Ayrımcılık mevsimlik tarım işçilerinin çalışma koşullarını nasıl etkiliyor?

Sınıfsal güvencesizlik; etnik kimlik, göç statüsü ve toplumsal cinsiyetle birleştiğinde daha ağır sonuçlar doğuruyor. Kürt işçiler dışlanma ve şiddetle, göçmen işçiler statü ve yabancı düşmanlığıyla, kadınlar ise düşük ücret ve bakım yüküyle karşılaşabiliyor.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı sona erdi: İkinci yüzyılda demokratik dönüşüm çağrısı

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →