₺0,00

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

İzmir’de demokratik dönüşüm arayışı: Barış ve eşit yurttaşlık nasıl kurulacak?

İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin ve Toplumun Demokratikleşmesi Konferansı, 12 Eylül darbesinin 46. yılında İzmir’de 25 konuşmacıyı bir araya getirdi. Tartışmalar, otoriter süreklilik ve barış sürecinden yerel demokrasiye, gençliğe, emek ve ekolojiye uzandı. Demokratik dönüşümün devlet kurumlarıyla birlikte gündelik toplumsal ilişkileri de değiştirmesi gerektiği öne çıktı.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü İnisiyatifi tarafından düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin ve Toplumun Demokratikleşmesi” Konferansı, 12 Eylül 2026 Cumartesi günü İzmir Barosu Av. Nevzat Erdemir Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.

Sabah başlayan ve akşama kadar devam eden konferansta açılışın ardından dört oturum yapıldı. Fiili akışta 25 ana konuşma yer aldı. Devletin ve toplumun birlikte demokratikleşmesi; 12 Eylül’ün siyasal ve iktisadi mirası, Kürt meselesinde demokratik çözüm, barışın toplumsallaşması, yerel katılım, kent hafızası, gençlik, emek, ekoloji ve eşit yurttaşlık üzerinden konuşuldu.

Konferansın 12 Eylül tarihinde yapılması bilinçli bir tercihti. Darbenin siyasal alanı, hukuku, çalışma hayatını ve toplumsal örgütlenmeyi yeniden biçimlendiren etkilerinin günümüzde nasıl sürdüğü, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bu sürekliliğin hangi toplumsal ve siyasal güçlerle aşılabileceği günün temel sorularından birini oluşturdu.

Silahsızlanma, çerçeve yasa ve toplumsal barış tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde yapılan konferans, demokratikleşmeyi yalnızca devlet kurumlarının yeniden düzenlenmesi olarak görmeyen bir çerçeve kurdu. Toplumun kendi içindeki hiyerarşiler, dışlama biçimleri ve iktidar ilişkileri de bu tartışmanın kapsamına alındı.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı sona erdi: İkinci yüzyılda demokratik dönüşüm çağrısı

İstanbul’da açılan tartışma İzmir’de genişledi

21 Mayıs’ta 29 kişinin çağrısıyla başlayan süreç, 13–14 Haziran’da İstanbul’da düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” ile ilk geniş buluşmasını gerçekleştirmişti. FİKİR’in konferansın ilk gününe ve ikinci gününe ilişkin haberlerinde, Cumhuriyetin kuruluş hikâyesinden Kürt meselesine; milliyetçilik ve hafızadan kadın özgürlüğüne, emek, ekoloji ve yerel demokrasiye uzanan geniş bir tartışma aktarılmıştı.

İstanbul’daki konferansın kapanışında bu buluşmanın tek seferlik bir toplantı olarak kalmaması, tartışmaların farklı kentlerde ve toplumsal alanlarda sürdürülmesi çağrısı yapılmıştı. İzmir, konferansın İstanbul dışında düzenlendiği ilk kent oldu.

Açılıştaki kısa süreç sunuşunu yapan Can Ercebe, İstanbul’da verilen bu sözün İzmir’de hayata geçirildiğini belirtti. İzmir toplantısı, ilk konferansın tartışmalarını tekrarlamak yerine yerel deneyimler, kent hafızası, gençlik, emek, ekoloji ve farklı toplumsal kesimlerin gündelik hayatları üzerinden genişletti.

İzmir çağrı metni, buluşmanın amacını “geçmiş hakkında ortak bir hükme varmak değil; nasıl bir Cumhuriyet ve nasıl bir toplum istediğimizi birlikte düşünmek” olarak tanımlıyordu. Konferans boyunca geçmişe ilişkin farklı okumalar arasında tam bir uzlaşma aranmadı. Geçmişten bugüne taşınan kurumların, toplumsal ilişkilerin ve siyasal alışkanlıkların nasıl değiştirilebileceği öne çıktı.

Otoriter süreklilik devletle toplum arasındaki ilişkide üretiliyor

Ferhat Kentel, açılış konuşmasında Türkiye’deki otoriterliği yalnızca güncel iktidar tercihlerine bağlamanın sorunun tarihsel kaynaklarını görünmez kılacağını söyledi. Devletin tekçi ve güvenlikçi diliyle farklı toplumsal kesimlerin travmaları, korkuları ve birbirlerine yönelik güvensizliklerinin birbirini beslediğini anlattı.

Kentel, işçi hareketinden Alevilerin eşitlik talebine, Kürtlerin kimlik ve hak mücadelesinden kadın ve LGBTİ+ hareketlerine, Ermeni ve Çerkes hafızasından gençlik, kent ve ekoloji mücadelelerine uzanan geniş bir toplumsal birikime dikkat çekti. Bu hareketlerin farklı dönemlerde Cumhuriyetin demokratikleşmesi talebini canlı tuttuğunu belirtti.

Güncel barış sürecinin yalnızca devlet ile Kürt siyasal hareketi arasındaki müzakereye veya silahların bırakılmasına indirgenemeyeceğini savunan Kentel, sürecin barış ve demokrasi yönünde ilerleyebilmesi için sivil toplumun ve farklı toplumsal mücadelelerin etkin katılımının gerekli olduğunu söyledi.

Türkan Aslan Ağaç ise 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı sonrasında oluşan çatışmasızlık durumunu yeni bir siyasal ihtimal olarak değerlendirdi. Bununla birlikte çatışmasızlık ile barış arasındaki ayrımın korunması gerektiğini belirtti. Çatışmasızlık silahlı çatışmanın geri çekilmesine işaret ederken barış, çatışmayı mümkün kılan siyasal ve toplumsal ilişkilerin değişmesini gerektiriyordu.

Bu yaklaşımda belirleyici sorular; kimin eşit yurttaş sayıldığı, kimin sözünün değer taşıdığı, hangi hafızaların kamusal hafızaya kabul edildiği ve kimlerin geleceğinin ülkenin ortak geleceği olarak görüldüğüydü. Bu alanlarda dönüşüm yaşanmadan kalıcı barışın kurulamayacağını savundu.

Aslan Ağaç’ın konuşmasında öne çıkan özneleşme kavramı, farklı toplumsal kesimlerin yalnızca görünür olması veya kendi haklarını talep etmesiyle sınırlı değildi. Özneleşme, insanların kendi hayatlarının ve ortak geleceğin kuruluşuna eşit biçimde katılması anlamına geliyordu.

Yeni toplumsal sözleşme de yalnızca yeni bir anayasa hazırlanması olarak tanımlanmadı. Devlet ile yurttaş arasındaki ilişki kadar toplumun kendi içindeki erkek egemenliğinin, sınıfsal eşitsizliğin, kimlik hiyerarşilerinin ve dışlama biçimlerinin değişmesi gerektiği belirtildi. Böylece Cumhuriyetin demokratikleşmesiyle toplumun demokratikleşmesi konferansın birbirinden ayrılamayan iki ana ekseni hâline geldi.

12 Eylül’ün siyasal ve ekonomik düzeni sürüyor

Akın Birdal’ın moderatörlüğünü yaptığı ilk oturum, “Birinci Yüzyıldan İkinci Yüzyıla Cumhuriyetin Otoriter Sürekliliği ve 12 Eylül” başlığını taşıdı. Birdal, silahların susmasının önemli olduğunu ancak eşit kimlik, insan hakları, adalet ve demokrasiyle tamamlanmayan bir çatışmasızlığın kalıcı çözüm oluşturamayacağını söyledi. Cumhuriyetin ilk yüzyılıyla, darbelerle ve otoriter yönetim biçimleriyle yüzleşmenin yeni yüzyıl açısından taşıdığı öneme dikkat çekti.

Aslıhan Aykaç, Türkiye’deki demokratik krizi küresel otoriterleşme ve temsil kriziyle birlikte değerlendirdi. 12 Eylül’ü Soğuk Savaş’ın ve neoliberal hegemonyanın içinde şekillenen daha uzun bir otoriter sürekliliğin aşaması olarak ele aldı.

Aykaç, seçimlerin yapılmasının tek başına demokratik bir siyasal düzen kurmaya yetmediğini söyledi. 19 Mart sonrasında yaşananları da seçim öncesi ve seçim sırasındaki müdahalelerin ardından seçim sonuçlarına yönelik yeni bir müdahale evresi olarak değerlendirdi. Demokratik kapasitenin ekonomik alanda, okulda, ailede, kentte ve yerel örgütlenmeler içinde gelişebileceğini savundu.

Funda Barbaros, 24 Ocak kararları ile 12 Eylül arasındaki ilişkiyi siyasal iktisat açısından inceledi. Neoliberalizmin devleti ortadan kaldırmadığını, devlet gücünü piyasa ve belirli çıkar grupları lehine yeniden yönlendirdiğini belirtti. Emek hareketinin bastırılması, sendikal örgütlülüğün zayıflatılması ve kamusal hakların daraltılmasıyla piyasa merkezli yeniden yapılanmanın aynı dönemin parçaları olduğunu anlattı.

Barbaros, ekonomik büyümenin hangi kesimlere nasıl dağıldığına bakılması gerektiğini söyledi. İnşaat ve rant merkezli büyüme, emeğin gelirden aldığı pay, servet yoğunlaşması, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve karbon adaletsizliği üzerinden neoliberal modelin toplumsal ve ekolojik sonuçlarına dikkat çekti. Bu nedenle demokratikleşmenin ekonomik bölüşümden ve ekolojik adaletten ayrı kurulamayacağını savundu.

Levent Köker ise 1908 ve 1921’in demokratik birikiminden tek parti dönemine, 1961 Anayasası’nın açtığı özgürlük alanlarından 1971 ve 1982 müdahalelerinin kurduğu vesayet mekanizmalarına uzanan anayasal sürekliliği değerlendirdi.

Köker, toplumun demokrasiye hazır olmadığı düşüncesinin devlet vesayetini meşrulaştıran temel anlatılardan biri olduğunu belirtti. 1961 Anayasası’nın hak ve özgürlükler bakımından açtığı alanlara rağmen milliyetçi devlet anlayışının korunduğunu, 12 Eylül düzeninin ise bu vesayet ve inkâr mekanizmalarını daha kalıcı hâle getirdiğini savundu.

Güncel sürecin bu tarihsel sürekliliği aşma imkânı taşıdığını belirten Köker, geniş idari yetkiler içeren hukuki düzenlemelerin toplum tarafından dikkatle izlenmesi gerektiğini söyledi. Demokratik Cumhuriyetin devlet gücünün hukukla sınırlandırılması, kurumların demokratik denetime açılması ve farklı kimliklerin varlığını tanıyan bir anayasal zeminin kurulmasıyla mümkün olabileceğini savundu.

Çatışmasızlıktan toplumsal barışa nasıl geçilecek?

Türkiye Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, Kürt meselesinde çatışmasızlığın korunmasının başlı başına tarihsel bir önem taşıdığını söyledi. Bununla birlikte silahların susmasının kendiliğinden toplumsal barış yaratmayacağına dikkat çekti.

Tahmaz, toplumun yalnızca karar vericilere çağrı yapmakla yetinemeyeceğini; sivil toplumun barışı toplumsallaştıracak bir siyasal irade oluşturması gerektiğini belirtti. Farklı kesimlerin kaygılarının konuşulması, geçmişte yaşanan kayıpların tanınması, kutuplaşmanın azaltılması ve eşit yurttaşlığın anayasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini savundu.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü İnisiyatifi de İstanbul konferansının ardından yayımladığı çerçeve yasa değerlendirmesinde, silahlı çatışmanın sona ermesini gerekli bir başlangıç olarak tanımlamış; bunun Kürt meselesinin çözümüyle özdeşleştirilemeyeceğini belirtmişti. Eşit yurttaşlık, anadil, yerel demokrasi, hak ve özgürlükler, toplumsal adalet ve Meclis denetimi daha kapsamlı barış sürecinin temel başlıkları arasında gösterilmişti.

İzmir’deki konuşmalar bu ayrımı sürdürdü. Bazı konuşmacılar mevcut çatışmasızlığı demokratik siyaset açısından tarihsel bir imkân olarak değerlendirirken bazıları sürecin güvenlik ve silahsızlanma sınırlarında kalması hâlinde yeni bir otoriter düzenlemeye dönüşebileceği uyarısında bulundu. Barışın hangi aktörlerle ve hangi hukuki güvencelerle kurulacağı konusunda tek bir model ortaya çıkmadı. Buna karşılık toplumun karar ve denetim süreçlerinin dışında kaldığı bir barışın kalıcı olamayacağı görüşü farklı konuşmaların kesişme noktasını oluşturdu.

Demokrasi sandıkla bitmiyor

Vezan Karabulut’un yönettiği ikinci oturum, “Demokratik Dönüşümde Yerelin Gücü: Kentler, Hafıza ve Yeni Toplumsallıklar” başlığıyla yapıldı. Karabulut, kentlerin yalnızca fiziksel mekânlar olmadığını, sakinlerinin kimliklerini ve hafızalarını da taşıdığını söyledi. İzmir’in Rum, Ermeni, Yahudi ve Kürt hafızalarının kamusal görünürlüğünü büyük ölçüde kaybettiğine dikkat çekti. Kadifekale’deki kentsel dönüşüm ve yerinden edilme deneyimini bu hafıza kaybının güncel örneklerinden biri olarak değerlendirdi.

Arif Ali Cangı, Aliağa ve Bergama başta olmak üzere İzmir’in ekoloji mücadelelerinden hareketle çevre hakkıyla demokrasi arasındaki bağı kurdu. Bilgiye erişim, karar süreçlerine katılma ve adalete ulaşma haklarının çevresel demokrasinin temel unsurları olduğunu belirtti.

Cangı, yerel halkın itirazlarına ve yargı kararlarına rağmen sürdürülen enerji ve madencilik projelerinin merkeziyetçi yönetim anlayışını görünür kıldığını söyledi. Ekoloji mücadelelerinin yalnızca belirli bir çevre sorununa karşı çıkmadığını; yeni dayanışmalar, siyasal özneler ve demokratik katılım biçimleri de yarattığını anlattı. Enerji ve su politikalarında yerel iradenin güçlendirilmesini istedi.

Hayriye Özen, yerel ekoloji hareketlerinin daha önce siyasal süreçlerin dışında kalmış insanları harekete geçirerek demokratik kapasite yaratabildiğini söyledi. Özellikle kadınların ve küçük üreticilerin bu mücadelelerde bilgi üreten ve karar talep eden siyasal özneler hâline geldiğine dikkat çekti.

Bununla birlikte her yerel hareketin kendiliğinden çoğulcu ve kapsayıcı sayılamayacağını belirtti. Milliyetçi dil, yerel çıkarı mutlaklaştıran yaklaşımlar, farklı toplumsal kesimleri dışlayan tutumlar ve “siyasallaşmama” iddiası ekoloji hareketlerinin demokratik imkânlarını sınırlayabiliyordu. Böylece oturum, yereli merkeziyetçiliğin karşısındaki hazır ve sorunsuz bir demokrasi alanı olarak idealize etmedi.

İzmir Kent Konseyi Başkanı Özgür Topaç, çoğunlukçu yönetim anlayışı ile çoğulcu demokrasi arasındaki farkı kent kararları üzerinden anlattı. Kentlilerin seçim dönemlerinde oy veren veya karar alındıktan sonra bilgilendirilen kişiler olarak görülmesine itiraz etti. Katılımın, kararlar kesinleşmeden önce bilgiye erişmeyi ve kararın oluşumuna müdahale edebilmeyi içermesi gerektiğini söyledi.

Topaç, kent konseylerinin yerel bilgi ve ortak akıl açısından önemli bir kurumsal imkân sunduğunu; ancak bu yapıların belediyelerin etkisiz danışma organlarına dönüşmemesi gerektiğini belirtti. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve sürekli yurttaş katılımını yerel demokrasinin temel koşulları olarak sıraladı.

İzmir’in çoğul hafızası nasıl korunacak?

Mimar ve yazar Talat Ulusoy, yerel demokrasi tartışmasını İzmir’in tarihsel hafızasıyla buluşturdu. İzmirli düşünür Baha Tevfik’in millileşme yerine medenileşmeyi savunan yaklaşımını hatırlatan Ulusoy, kentin çokdilli, çokdinli ve üretken geçmişinin merkezileşme ve Türkleştirme politikalarıyla aşındığını söyledi.

Ulusoy, Yahudilere yönelik dil baskısından yerel yönetimlerin merkez karşısında güç kaybetmesine, 1922 yangınından Kültürpark’ın kuruluşuna uzanan geniş bir tarihsel çerçeve kurdu. Yangında hayatını kaybedenler ve enkazı kaldırırken çalışanlar için Kültürpark’ta bir anıt yapılmasını önerdi.

Bu yaklaşımda kent hafızası geçmişe duyulan nostaljinin ötesinde güncel bir demokrasi meselesiydi. Hangi toplulukların, dillerin ve kayıpların kamusal alanda görünür olacağı; kentsel dönüşümün yerinden ettiği insanların karar süreçlerine katılıp katılamayacağı ve ortak mekânların nasıl hatırlanacağı yerel demokrasinin sınırlarını belirliyordu.

İkinci oturumun ortaya çıkardığı çerçevede yerel demokrasi, yalnızca yetkilerin merkezden belediyelere devredilmesi anlamına gelmiyordu. Kentte yaşayanların bilgiye, hafızaya, mekâna ve kararlara erişimi güvence altına alınmadıkça yerel yönetim de merkezi devletin dışlayıcı ilişkilerini yeniden üretebilirdi.

Gençler geleceğin değil bugünün özneleri

Can Ercebe’nin moderatörlüğündeki üçüncü oturum, gençlik kategorisinin kendi içindeki farklılıkları görünür kıldı. Ercebe, gençlerin kolektif hafızasının çoğu zaman yetişkinler tarafından ve gençler adına kurulduğunu belirtti. Gençleri sürekli geleceğe erteleyen siyasal dilin, onların bugünkü haklarını ve sözünü görünmezleştirdiğini söyledi.

Nehir Bilece, gençlerin barınma, eğitim, çalışma ve ifade özgürlüğü alanlarında karşılaştığı eşitsizliklerin tek bir gençlik deneyiminden söz etmeyi imkânsızlaştırdığını belirtti. Sınıf, toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve LGBTİ+ kimliğinin gençlerin hayatında katmanlı eşitsizlikler yarattığını söyledi.

Bilece, gençlerin topluma sonradan “dahil edilecek” bir dış unsur gibi görülmesine itiraz etti. Eşit yurttaşlık, anadil, demokratik katılım ve sosyal adalet güvencelerini gençlerin bugünkü hakları olarak değerlendirdi.

Gençlik Örgütleri Forumu Genel Koordinatörü Hasan Oğuzhan Aytaç, Türkiye örneklemine dayanan gençlik ve barış araştırmasının sonuçlarını aktardı. Araştırmanın gençler arasında barış ihtimaline yönelik güçlü bir beklenti bulunduğunu, buna karşılık kaygının ve karar süreçlerinden dışlanmışlık duygusunun da yaygın olduğunu gösterdiğini söyledi.

Aytaç, barışın sonuçlarını uzun süre yaşayacak gençlerin sürecin karar ve bilgi kanallarının dışında bırakılmasını eleştirdi. Yetişkinlerin iktidarı gönüllü olarak paylaşmadığına dikkat çekerek gençlik örgütlerinin siyaset kurumunu sürekli zorlaması gerektiğini savundu.

Hafıza ve Gençlik programının üçüncü dönem katılımcısı Jiyan Andiç, 19 Mart sonrasında Saraçhane’de yapılan protestolara katılan 26 kişiyle gerçekleştirdiği nitel araştırmadan hareketle muhalefetin hafızasını inceledi.

Andiç, devlet şiddetiyle yeni karşılaşan kesimlerin bu deneyimi Gezi ve Saraçhane üzerinden anlamlandırırken Kürtlerin ve Alevilerin daha önce yaşadığı şiddetle yeterince bağ kurmadığını belirtti. DEM Parti’nin zaman zaman Kürtlerin farklı deneyimlerinin yerine geçen homojen bir gösterene dönüştüğünü, bunun da Kürtlerin muhalefetin eşit siyasal özneleri olarak görülmesini sınırladığını savundu.

Buna karşılık protesto alanlarındaki karşılaşmaların çoğul bir hafıza kurmak için yeni imkânlar yaratabileceğini söyledi. Bu imkânın ortaya çıkması, muhalefetin kendi seçici hafızası ve Türklük merkezli kabulleriyle yüzleşmesine bağlıydı.

Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Rojda Berent, Kürt, kadın ve LGBTİ+ deneyimlerini bedensel özerklik, militarizm ve patriyarka arasındaki ilişki üzerinden anlattı. Savaşın ve militarizmin erkeklik rejimini güçlendirdiğini, kadınlar ve LGBTİ+’lar üzerindeki şiddeti derinleştirdiğini belirtti.

Berent’e göre barış, insanların bedenleri, kimlikleri ve yaşam biçimleri üzerinde söz sahibi olabilmesiyle anlam kazanıyordu. Nefret dili ve LGBTİ+ varoluşunu tehdit olarak gösteren siyasal düzenlemeler sürerken barışın herkes için kurulmuş sayılamayacağını söyledi. LGBTİ+’ların yalnızca şiddetin mağdurları olarak değil, dayanışma ve yeni toplumsallık biçimleri üreten bugünün özneleri olarak görülmesi gerektiğini savundu.

Forumda eşit yurttaşlığın gündelik sınırları konuşuldu

Berfin Özsoy’un yönettiği son oturum, farklı toplumsal deneyimlerin kısa konuşmalarla yan yana geldiği bir forum olarak düzenlendi. Özsoy, Hatay ve Van üzerinden anlattığı Arap, Kürt ve Ermeni aile hafızasından hareketle demokratikleşmeyi dilin ve kültürün kuşaklar arasında aktarılabilmesiyle ilişkilendirdi. Forumdaki süre düzenini konuşmacıların eşit söz hakkını koruyacak biçimde kurdu.

Fotoğraf: Gülse Bayar

Barış annesi Peyruze Kurt konuşmasını Kürtçe yaptı. Salonda yapılan Türkçe aktarım; zorunlu göç, köylerin yıkılması, tutuklamalar, dil ve kültür üzerindeki baskılar, eşit hak talebi ve ekolojik talana karşı ortak mücadele başlıklarını öne çıkardı. Çevirmen, aktarımın eksik kalmış olabileceğini belirttiği için Kurt’un görüşleri yalnızca bu Türkçe özetin sınırları içinde değerlendirildi.

Bahadır Altan, devletin ve Cumhuriyetin sınıfsal niteliğini kapitalizmle birlikte tartıştı. Otoriter sürekliliğin yalnızca bugünkü iktidarla açıklanamayacağını söyledi. Eski bir savaş pilotu olarak kendi deneyiminden hareketle askerî yöntemlerin Kürt meselesini çözemediğini ve inkâr siyasetinin yarattığı sonuçlarla yüzleşilmesi gerektiğini belirtti.

Altan, demokratikleşmenin ölçülerinden birini kurumların ve siyasal aktörlerin eleştiriye karşı tutumunda gördü. Çatışmasızlığın demokratik toplumun kurulması için önemli bir imkân yarattığını, ancak toplumu sürecin dışında bırakan bir yaklaşımın bu imkânı kalıcılaştırmayacağını savundu.

TJA’dan Ardıl Çeşme, uzun yıllara yayılan cezaevi deneyimini kadın ve Kürt özgürlük mücadelesiyle ilişkilendirdi. Demokrasinin devletten, kadın özgürlüğünün erkek egemen düzenden beklenen bir lütuf olmadığını söyledi. Kadın özgürlük mücadelesiyle toplumun demokratikleşmesini birbirinden ayrılmaz gördü. Toplumun özörgütlenmesinin siyasal alanı değiştirebileceğini ve devleti müzakereye zorlayabileceğini savundu.

Özen Sarıoğlan, barış ittifaklarının LGBTİ+’ları ve özellikle transları geride bırakmaması gerektiğini söyledi. Translar açısından barışı yaşam hakkı kadar barınma, çalışma, sokakta güvenle bulunma ve yoksulluktan kurtulma hakkıyla birlikte değerlendirdi. Hukukta ve siyasette güçlenen ayrımcı dilin transların kamusal varlığını ve gündelik hayatını doğrudan etkilediğini anlattı.

Elmas Köçkün, Romanların devlet politikalarının yanı sıra toplumdaki yerleşik önyargılarla da dışlandığını belirtti. Tarihsel ayrımcılığın eğitim, yoksulluk, istihdam ve kamusal görünürlük alanlarında sürdüğünü söyledi. Romanların sorunlarının bilinmemesinden çok görmezden gelindiğini, temel meselenin eşit yurttaşlık olduğunu savundu.

Hakan Yurdanur, demokrasi tartışmasının insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlandırılmasına itiraz etti. Hayvanların ve doğanın üzerinde sınırsız tasarruf hakkı bulunduğu düşüncesini sorguladı. Hayvanların ortak yaşamın siyasal özneleri olarak görülmesini, demokrasinin insan dışındaki canlıları da kapsayacak biçimde genişlemesini istedi.

Dev Maden-Sen’den Haluk Özsoy, 12 Eylül’ün çalışma hayatındaki sürekliliğini taşeronlaşma, güvencesizlik ve sendikal örgütlenmenin önündeki engeller üzerinden anlattı. İşçilerin sendika seçme ve toplu sözleşme hakkının uzun yetki itirazlarıyla etkisizleştirildiğini, işçi sınıfının yeni toplumsal sözleşmenin asli taraflarından biri olması gerektiğini söyledi.

Özsoy, ekoloji mücadelesindeki köylülerle geçimini madenlerden sağlayan işçilerin karşı karşıya getirilmesine dikkat çekti. Emek ve ekoloji mücadelelerinin birbirinin taleplerini tanıyan ortak bir zemin kurması gerektiğini savundu.

Mete Hüsünbeyi, kent hakkını vatandaşlık statüsünden bağımsız olarak kentte yaşayan herkesin kullanım ve katılım hakkı şeklinde tanımladı. Roman ve Dom mültecilerin, LGBTİ+ mültecilerin ve mülteci kadınların katmanlı dışlanma yaşadığını anlattı. Suriyelilerin birçok sektörde nitelikli fakat güvencesiz emek sunduğunu belirtti.

Hüsünbeyi, mültecilerin yardım ve güvenlik politikalarının konusu olarak görülmesine itiraz etti. Mültecilerin emek, kent, demokrasi ve barış mücadelelerinin öznesi olma hakkının tanınması gerektiğini savundu.

Yalçın Yanık, sosyalist hareketin yoksul mahallelerden ve varoşlardan geri çekilmesini eleştirdi. Afro-Türklerin tarihsel hafıza kaybıyla Basmane ve Işıkkent’te çalışan Afrikalı ve Suriyeli işçilerin güvencesizliğini aynı sınıfsal süreklilik içinde değerlendirdi. Kimlik mücadeleleriyle sınıf siyasetinin birbirinden koparılmaması ve göçmen işçilerin de örgütlenme süreçlerinin eşit tarafları olarak görülmesi gerektiğini söyledi.

Nazmi Kalyoncu, farklı siyasal ve toplumsal mahallelerin birbirlerini peşin kabuller üzerinden değerlendirmesinin ortak bir demokrasi dili kurulmasını engellediğini belirtti. Demokratlığın, kişinin kendi çevresinde savunduğu ilkeler kadar baskı altındaki başka bir kesimin hakkı karşısında aldığı tutumla da ölçüleceğini söyledi.

Kalyoncu, sivil toplum kuruluşlarının siyasal kamplaşmanın uzantılarına dönüşmesine itiraz etti. Sivil toplumun farklı toplulukları karşılaştıran, birbirini dinlemelerini sağlayan ve insanların kendi mahallelerinden çıkmasına yardımcı olan bir zemin kurması gerektiğini savundu.

Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Mustafa Aslan, Alevilerin maruz kaldığı inkâr ve asimilasyonu anlatırken ezilen toplulukların da birbirlerini ötekileştirebildiğine dikkat çekti. Çatışmanın sona ermesine katkı sunacak yasal düzenlemeleri önemli bulmakla birlikte toplumsal barış için farklı kesimlerin birbirleriyle ve kendi geçmişleriyle yüzleşmesi gerektiğini söyledi. Ayrımcı dilin terk edilmesini; özür, empati ve birlikte mücadele üzerinden ortak bir gelecek kurulmasını istedi.

Forum, farklı hak mücadelelerini birbiri ardına sıralamakla sınırlı kalmadı. Bir topluluğun özgürlüğünün başka bir topluluğun mücadelesinden bağımsız olup olmadığı ve dışlanan kesimlerin kendi aralarındaki ilişkilerde eşitsizliği yeniden üretip üretmediği de tartışmanın parçası oldu.

Salondan gelen itirazlar ortak hafızanın eksiklerini gösterdi

Programdaki konuşmaların ardından söz alan Zaruhi Kervancıoğlu, Cumhuriyetin Kürtler ve Türkler tarafından birlikte kurulduğu anlatısında Ermenilerin yokluğuna itiraz etti. Kendi aile hafızasından hareketle kaybedilen aile geçmişini, mezarları ve kökleri bilme hakkını gündeme getirdi. Yeni bir Cumhuriyet kurulacaksa Ermenilerin de bu ortaklığın eşit haklara sahip özneleri arasında yer alması gerektiğini söyledi.

Adını belirtmeyen bir başka katılımcı ise barışın toplumsallaşabilmesi için hem devletin hem de Kürt siyasal hareketinin toplumla açık ve özeleştirel bir ilişki kurması gerektiğini savundu. PKK’nin yüceltildiği veya bütünüyle şeytanlaştırıldığı iki yaklaşımın da toplumdaki güvensizliği aşmaya yetmeyeceğini belirtti.

Bu müdahaleler, ortak gelecek arayışının yalnızca farklı hafızaları yan yana getirmekle tamamlanamayacağını gösterdi. Ermenilerin kurucu anlatıdaki yeri, devlet şiddetiyle toplumsal dışlama arasındaki bağ ve siyasal hareketlerin özeleştiri sorumluluğu konferansın çözülmemiş meseleleri arasında kaldı.

Tartışma İzmir’in mahallelerine taşınabilir

Kapanışta Türkan Aslan Ağaç, barışın tamamlanmış bir durum olarak görülmemesi gerektiğini belirtti. Mevcut çatışmasızlığı demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum yönünde aralanmış bir imkân olarak değerlendirdi. Bu imkânın kalıcılaşmasını, farklı siyasal ve toplumsal mahallelerin sınırlarını aşan örgütlü mücadeleyle ilişkilendirdi.

Ferhat Kentel, gün boyunca söz alan farklı toplumsal mücadelelerin birbirini dinlemesinin önemine dikkat çekti. İzmir’deki tartışmaların kent merkezindeki konferansla sınırlı kalmamasını; Bornova, Basmane ve Kadifekale gibi farklı yerlerde, o bölgelerde yaşayan ve çalışanlarla birlikte sürdürülmesini önerdi. Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü buluşmalarının başka kentlerde de devam etmesinin hedeflendiğini söyledi.

Kentel, konferanstan iki yayın çalışması çıkabileceğini de dile getirdi. Konuşmacıların yaklaşık ikişer sayfalık metinlerinden basılı veya dijital bir kitapçık hazırlanması ve İzmir buluşmasında ortaya çıkan sözün bir sonuç bildirisine dönüştürülmesi önerildi. Bunlar konferansta alınmış kesin kararlar değil, tartışmayı kalıcılaştırmak ve kamuoyuna taşımak amacıyla ortaya konulan çalışma önerileriydi.

İzmir buluşması üzerinde bütünüyle uzlaşılmış bir demokrasi modeli üretmedi. Bunun yerine dönüşümün sınanacağı alanları belirginleştirdi: barışın hukuki ve toplumsal güvenceleri, kent kararlarına sürekli katılım, gençlerin bugünkü siyasal sözü, emek ve ekoloji arasındaki bağ ile dışarıda bırakılan toplulukların eşit kurucu statüsü.

Kapanışta önerilen yerel buluşmalar, konuşmacı metinlerinden hazırlanacak yayın ve sonuç bildirisi, bu tartışmanın devam edip etmeyeceğini gösterecek ilk çalışmalar olarak öne çıktı. İzmir’den sonra yanıt bekleyen soru, konferansta yan yana gelen sözlerin karar süreçlerinde ve gündelik hayatta nasıl süreklilik kazanacağı oldu.

İkinci yüzyılda ortak gelecek arayışı: “Toplumun sözünü büyütmek istiyoruz”

İstanbul’da başlayan arayış İzmir’de neden genişledi?

İstanbul konferansı Cumhuriyetin kuruluşu, anayasal düzen, Kürt meselesi, milliyetçilik ve demokratikleşmenin tarihsel çerçevesini tartışmıştı. İzmir buluşması bu çerçeveyi kent hafızası, yerel katılım, gençlik, ekoloji, emek, göç ve farklı toplumsal kesimlerin gündelik deneyimleriyle genişletti.

Çatışmasızlık ile demokratik barış arasında ne fark var?

Konferansta çatışmasızlık, silahlı çatışmanın sona ermesi veya geri çekilmesi olarak değerlendirildi. Demokratik barışın ise eşit yurttaşlık, hukuk güvencesi, anadil, toplumsal adalet, yüzleşme ve toplumun karar süreçlerine katılımını gerektirdiği vurgulandı.

İzmir buluşmasından sonra hangi çalışmalar gündemde?

Bornova, Basmane ve Kadifekale gibi farklı yerlerde yerel toplantılar yapılması, buluşmaların başka kentlere taşınması, konuşmacı metinlerinden bir yayın hazırlanması ve sonuç bildirisi oluşturulması önerildi. Bu başlıklar kesinleşmiş kararlar değil, konferansın kapanışında dile getirilen çalışma önerileri.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda ilk gün: Geçmişin muhasebesinden demokratik ortak geleceğe

“Barış istemiyorum”: Peter Tosh ve Equal Rights

Fikir Gazetesi'ne Destek Ol

Bağımsız haberciliği sürdürebilmek için
Aylık küçük bir katkıyla yanımızda olabilirsin.

Destek Ol →