Türkiye’de çatışmanın sona ermesine dönük adımlar yeni bir aşamaya gelmişken silahların susmasını hafife alacak değiliz. Yıllardır süren bu çatışmanın neye mal olduğunu hepimiz yaşayarak gördük. Ölümler, yıkımlar, zorunlu göçler ve toplumun üzerine çöken ağır güvensizlik hissi… Bunlar yalnızca geçmişin bilanço sayfalarında kalmadı; hafızamıza, gündelik hayatımıza ve yetişen kuşakların geleceğine kazındı.
Bu yüzden çatışmasızlık hali tek başına bile kritik bir eşiktir. Fakat tam da bu ağır faturayı bildiğimiz için meseleyi yalnızca silahların susmasına indirgeyemeyiz. Silahların susması kapıyı aralar; barış ise o kapıdan geçtikten sonra nasıl bir ülke kuracağımızla ilgilidir.
Barış imkânını ciddiye almak
“Pozitif kaygı” dediğim ihtiyaç tam buradan doğuyor. Buradaki kaygı, barış ihtimaline şüpheyle bakmak ya da sürece çelme takmak değil. Barış imkânını gerçekten ciddiye aldığımız için kaygılanmak zorundayız. Önümüzde önemli bir fırsat var; ancak siyasal imkânlar kendiliğinden demokratik sonuçlar doğurmuyor. Bir kapının açılması, oradan hangi yöne yürüyeceğimizi garanti etmiyor.
Bugün asıl düğüm burada atılıyor. Sürecin başlamış olması bize kenara çekilip olan biteni izleme lüksü vermiyor. Nasıl bir süreç istediğimize dair söz söyleme ve gidişata müdahil olma sorumluluğu yüklüyor.
İktidara güvenmemekle barış fikrinden vazgeçmeyi birbirine karıştırmamak gerek. Devletin güvenlikçi reflekslerini, iktidarın siyasal hesaplarını ve demokratikleşme konusundaki sınırlarını elbette göreceğiz. Bunları tartışmak, eleştirmek ve gerektiğinde karşı siyasal mücadeleyi büyütmek zorundayız. Ancak bu eleştirilerin bizi barış imkânının tamamen dışına itmesine de izin veremeyiz. Siyaset yalnızca doğru teşhisler koymak değildir; süreçlerin içine girip gidişatın yönünü değiştirecek toplumsal gücü yaratabilmektir.
Seyirci koltuğundan çıkmak
Sosyalist hareketin ve demokratik muhalefetin önüne burada açık bir görev düşüyor. Sürecin risklerini ve eksiklerini göstermek gerekli; fakat yalnızca eleştirerek siyaset yapamayız. Siyasette boşluk oluştuğu an başkaları doldurur. Kurmadığınız masada, taleplerinizi başkalarının çizdiği sınırlar içinde dile getirmek zorunda kalırsınız.
O yüzden “Bu süreç nereye gidiyor?” sorusuyla yetinmeyip “Biz bu sürecin nereye gitmesini istiyoruz?” sorusunu merkeze koymalıyız. İlk soruya cevap aramak önemlidir; ikincisi ise bizi sürecin öznesi yapar.
Barışın demokratikleşmesi, somut hukuki güvencelerin oluşturulması, Meclis’in gerçek bir siyasal karar zeminine dönüşmesi ve toplumun sürece karar sahibi olarak katılması temel meselelerimizdir. Bunlar sürecin dipnotları değil, barışın neye benzeyeceğini belirleyecek esas maddelerdir.
TBMM’de kurulan komisyonun çalışmaları ile kabul edilen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u da bu gözle okumalıyız. Mesele, bir düzenlemenin kabul edilmesiyle kapanmadı. Hukuki çerçevenin nasıl uygulanacağı, hangi güvencelerin hayat bulacağı ve toplumun bu süreci nasıl denetleyeceği belirleyici olacak. Türkiye tarihi, kâğıt üzerinde yazılan hükümlerin siyasal pratikte etkisiz bırakılabildiğinin örnekleriyle dolu. Hukuki güvence kadar, o güvenceyi yaşatacak toplumsal denetim de şart.
Barışın toplumsal sahipleri
Türkiye’nin geçmişi önümüzde duruyor. Demokratikleşme tarihimiz, imkânların belirdiği ama kalıcı bir düzene dönüştürülemediği dönemlerle dolu. Kapılar açıldı, sonra tekrar kapandı. Eşit yurttaşlık fikri defalarca tartışıldı ama kalıcı bir ilkeye dönüşemedi.
Bu tecrübeyi unutmayacağız. Fakat geçmiş hayal kırıklıklarının bugünün imkânlarını ipotek altına almasına da izin veremeyiz. Yarım kalmış bir imkâna bakıp “Bugün de imkânsız” demek, siyasetin dönüştürücü gücünü baştan reddetmektir. İhtiyacımız olan, imkânı ve riski aynı anda görüp ikisine de müdahale etmektir.
Çünkü bu toplum çatışmayı tribünden izlemedi; bedelini doğrudan ödedi. Emekçiler, kadınlar, gençler, yerinden edilenler, yakınlarını kaybedenler ödedi. Dolayısıyla barışın inşası birkaç aktörün masa başı pazarlığına terk edilemez. Toplumsallaşmayan bir barış kalıcı olamaz. İnsanların kendi gelecekleri hakkında konuşabildiği, hukukun herkese eşit işlediği ve yurttaşların kendilerini bu ülkenin eşit sahibi hissettiği bir yapı kurulmadan çatışmayı üreten nedenler ortadan kalkmaz.
Sosyalist hareketin ve demokratik muhalefetin sorumluluğu burada beliriyor: Barışı savunurken o barışın içeriği için de mücadele etmek. Demokrasi, eşit yurttaşlık ve sosyal adalet taleplerini sürecin merkezine taşımak.
Pozitif kaygının siyaseti
Önümüzde ne kadar süreceğini ve nasıl sonuçlanacağını şimdiden kestiremediğimiz bir süreç var. Riskleri saklamadan göreceğiz. Ama riskleri görmek umudu terk etmek anlamına gelmez. Gerçek umut, o riskleri bilerek siyaset yapabilme cesaretidir.
Geçmişin tecrübesini unutmadan, iktidarın hesaplarını göz ardı etmeden, barış ihtimalinin karşısına geçmeden mücadele edeceğiz. Silahların susması önemlidir; Türkiye’nin asıl meselesi, susan silahların yerine ne koyacağımızdır. Oraya daha fazla demokrasi, eşit yurttaşlık, hukuk ve adalet koyabilirsek bu süreç ülkenin geleceği için yeni bir başlangıç olabilir.
Benim açımdan “pozitif kaygı” bu siyasal sorumlulukta anlam kazanıyor: Barıştan yana durmak ve o barışın nasıl bir Türkiye yaratacağını sormaktan vazgeçmemek.
Çünkü mesele, savaş bittikten sonra nasıl bir ülkede yaşayacağımızdır.
İzmir’de demokratik dönüşüm arayışı: Barış ve eşit yurttaşlık nasıl kurulacak?
“Pozitif kaygı” ne demek?
Barış ihtimalini desteklerken sürecin demokratik güvencelerini, toplumsal katılımını ve sonuçlarını sorgulama sorumluluğu.
Suat Turan demokratik muhalefete nasıl bir rol öneriyor?
Sürecin eksiklerini göstermekle yetinmeyip eşit yurttaşlık, hukuk ve sosyal adalet talepleri etrafında yön verici bir toplumsal güç oluşturmasını öneriyor.
Yazıya göre bir barış sürecini kalıcı kılan nedir?
Silahların susmasının yanı sıra hukuki güvencelerin uygulanması, toplumun karar süreçlerine katılması ve bu uygulamalar üzerinde denetim kurabilmesi.
Barış bir anlaşmadan fazlası: Agora Derneği’nden sivil toplum için dönüştürücü adalet çerçevesi

